Pazar, Temmuz 10, 2005

Yirmi İkinci Söz / İkinci Makam: 2

BİRİNCİ LEM’A

Tevhid iki kısımdır. Meselâ, nasıl ki bir çarşıya ve bir şehre büyük bir zâtın mütenevvi malları gelse, iki çeşitle onun malı olduğu bilinir:


Biri, icmâlî, âmiyânedir ki, “Bu kadar azîm mal, ondan başka kimsenin haddi değil ki sahip olabilsin.” Fakat böyle âmî bir adamın nezaretinde çok hırsızlık olabilir. Parçalarına çok adamlar sahip çıkabilir.


İkinci çeşit odur ki, her denk üzerinde yazıyı okur, herbir top üstünde turrayı tanır, herbir ilân üstünde mührünü bilir bir surette “Herşey o zâtındır” der. İşte, şu halde herbir şey o zâtı mânen gösterir.


Aynen öyle de, tevhid dahi iki çeşittir.


Biri tevhid-i âmî ve zahirîdir ki, “Cenâb-ı Hak birdir; şeriki, naziri yoktur. Bu kâinat onundur.”


İkincisi tevhid-i hakikîdir ki, herşey üstünde sikke-i kudretini ve hâtem-i rububiyetini ve nakş-ı kalemini görmekle, doğrudan doğruya herşeyden Onun nuruna karşı bir pencere açıp, Onun birliğine ve herşey Onun dest-i kudretinden çıktığına ve ulûhiyetinde ve rububiyetinde ve mülkünde hiçbir vecihle hiçbir şeriki ve muini olmadığına, şuhuda yakın bir yakinle tasdik edip iman getirmektir ve bir nevi huzur-u daimî elde etmektir. Biz dahi, şu Sözde, o halis ve âli tevhid-i hakikîyi gösterecek şuaları zikredeceğiz.

lem’a parıltı
tevhid birleme, Allah’a bir olarak inanma
mütenevvi çeşitli
icmâlî kısaca, özet olarak
âmiyâne sıradan ve bilgisiz insanların yaptığı gibi
azîm büyük
âmî sıradan ve bilgisiz kimse
nezaret gözetim
turra mühür, damga
mânen anlam itibarıyla
zahirî yüzeysel
şerik ortak
nazir benzer
sikke damga, mühür
hâtem damga, mühür
rububiyet Allah’ın herşeyi kuşatan egemenlik ve terbiyesi
nakış işleme
nur ışık
dest el
ulûhiyet tanrılık, ibadet edilmeye lâyık olma
vecih yüz, yön
hiçbir vecihle hiçbir şekilde, asla
muîn yardımcı
şuhud tanık olma, gözle görme
yakîn kesin olarak bilme
tasdik etmek doğrulamak, onaylamak
huzur-u daimî sürekli olarak Allah’ın huzurunda olduğunu bilme hali
hâlis saf, katıksız
âli yüksek
şua ışın



“Birleme” anlamına gelen tevhid, yalnız başına kullanıldığı zaman, Allah’a ortaksız ve benzersiz şekilde, bir olarak inanmayı ifade eder. İmandan söz edildiği zaman kastedilen de budur. Yoksa, Allah’a inanmakla birlikte, Onun mülkünü ve egemenliğini başka varlıklar ve sebepler arasında bölüştüren, Allah’ın yanı sıra onları da yaratılışta etki ve yetki sahibi sayan bir kimse, Allah’a iman etmiş sayılmaz. Onun için, tevhid veya iman dendiğinde aynı şeyin kastedilmiş olduğunu söyleyebiliriz.

Bu bölümün başında yer alan karşılaştırma, bir bakıma, taklidî ve tahkikî imanın karşılaştırılmasıdır. Bunlardan birincisi taklit yoluyla, ikincisi ise araştırma sonucu elde edilen imanı ifade etmektedir. Eskiden beri İslâm bilginleri bu iki tür iman arasındaki fark üzerinde durmuşlar ve tahkikî imanın üstünlüğünde ittifak etmişlerdir. Taklidî imana gelince, bunun geçerli bir iman olmadığı görüşünde olan bilginler de vardır. Bütün eserleriyle tahkikî imanı ders veren Bediüzzaman ise, taklidî imanın geçersiz olduğu görüşünde değildir; ancak, özellikle zamanımızın manevî sarsıntıları karşısında taklidî imanın savunmasız kalarak yenik düşebileceğini söylemekte ve tahkikî imanı kazanmanın önemini vurgulamaktadır. Taklidî bir imanın sonucu olan zahirî, yani yüzeysel bir tevhid ile, tahkikî bir imanın sonucu olan hakikî tevhid arasındaki farka eserlerinin çeşitli yerlerinde değinen Bediüzzaman, tevhid-i hakikînin açıklaması için, incelemekte olduğumuz Yirmi İkinci Söz ile Otuz İkinci Sözün İkinci ve Üçüncü Mevkıflarına gönderme yapar.
[1]

Burada, her iki tür tevhid arasındaki fark yine bir temsil aracılığıyla açıklanıyor. Bu temsilde, dünyamız bir çarşıya veya bir şehre benzetilmiştir. Dünya üzerinde sergilenen İlâhî sanat eserleri ile bu âlemden gelip geçen varlıklar ise, bu çarşıya veya bu şehre gönderilen çeşitli mallardır. Mallar çokluk ve çeşitliliğiyle öyle bir zenginlik sergilemektedir ki, bunlara bakan herhangi bir kimse, “Bu kadar zenginlik ancak o zâtın olabilir” diyerek, bütün bu malların o memleket sahibinden glediği sonucuna varabilir. Ancak bu, ciddî bir araştırma ve bilgiye dayanmayan, bilinçli şekilde kanıtlanmamış, yüzeysel bir hükümdür. Böyle birisine bu mallar tümüyle değil de parça parça gösterilerek “Bu filâna, şu bir başkasına, öteki de daha başkasına aittir” denecek olsa, kandırılma olasılığı vardır.

Bu dünya üzerinde durup da etrafına şöyle bir göz gezdiren herhangi bir kimse, temsildeki sıradan kişinin vardığı sonuca kolaylıkla varabilir. Göklere bakar; yıldızların, güneşin, gezegenlerin ihtişamını görür. Yere bakar; dağları, denizleri, binlerce tür mahlûkatı görür. Bütün bunları yaratan ve dizginleyen zâtın Yer ve Gökler Rabbinden başkası olamayacağını düşünür. Herhangi bir saldırı veya sarsıntı söz konusu değilse, böyle bir iman, varlığını devam ettirmekte zorlanmaz. Lâkin insanların imanları, özellikle zamanımızda, kendi haline terk edilmiyor. Allah’ın mülkü, egemenliği, kudret ve hikmet eserleri, birtakım sebeplere, doğa yasalarına, kurumlara, kişilere yakıştırılıyor. Bu telkinlerin sonucu olarak, bir de bakmışsınız, Allah’ın yerküre üzerindeki egemenliği fay hatlarına, canlılar âlemindeki eserleri tabiata ve tesadüfe, göklerdeki iradesi astroloji burçlarına, toplum hayatındaki egemenliği birtakım insanlara veya kurumlara kaptırılmıştır. Hergün nice örnekleriyle karşılaştığımız bu tür telkinlere hedef olan kimsenin imanı eğer taklit seviyesinde ise ve zahirî bir tevhidden öteye geçemiyorsa, işi pek zor demektir. Böyle bir kimse, bir yandan diliyle “Allah’ın ortağı ve benzeri yok; bütün kâinat Onundur” dese bile, diğer yandan Allah’ın yarattıklarından bir kısmını Onun eserlerine ve egemenliğine ortak koşar da, bununla imanını ne hale getirdiğinden haberi bile olmaz! İşte bu durum, metinde, “Böyle âmî bir adamın nezaretinde çok hırsızlık olabilir; parçalarına çok adamlar sahip çıkabilir” sözüyle işaret edilmiştir.

Tahkikî imanın sonucu olan hakikî tevhid ise, böyle sarsıntılar ve vesveseler karşısında hiçbir zaaf göstermez. Tehlike nereden gelirse gelsin ve ne kadar büyük olursa olsun, karşısında, daima aşılmaz bir kale bulur. Bu kalenin herhangi bir gediği veya zayıf bir noktası bulunmaz. Çünkü bu tür tevhidde icmal değil, tafsil vardır. Bu, kâinata yüzeysel bir bakışla özetlenivermiş bir kanaat değildir; herbir varlığı, herbir olayı en ince ayrıntısına kadar kuşatan gözlemlerin sonucu olan, bilgiye dayanan, bilinçli bir imandır. Bu tür tevhidde, herhangi bir varlıktan veya olaydan Yaratıcıya ulaşmak için bir sebepler zinciri izlemeye gerek duyulmaz. Herşey ve her hadise doğrudan doğruya bir tevhid delilidir. Bu anlamda en küçük birşey ile koca bir kâinat arasında hiç mi hiç fark görülmez. Tevhid-i hakikî, kâinatın gösterdiği sonuca ulaşmak için zerrenin içinde de doğrudan bir yol bulur. İnançsızlık cereyanlarının ise böyle bir tevhid karşısında sığınabileceği hiçbir yer yoktur; ne zerre içine girip kurtulabilir, ne göklerin derinliklerinde saklanabilir. Zira tevhid-i hakikînin nuru, varlık âleminin hiçbir yerinde karanlık bir nokta bırakmamıştır. Bu nurun aydınlığında kâinata bakan insan, karşısındaki herşeyde İlâhî isimlerin tecellîlerini görmekte, herşeyi doğrudan doğruya Yer ve Gökler Rabbinin bir eseri olarak bulmaktadır. Bu durumu, Bediüzzaman, “her yerde kuyu kazıp su çıkarmaya ehil olanların, uzak yerlerden su getirmek zorunda kalmaksızın, zahmetsizce, her yerde suyu bulmalarına” benzetir.[2]

Burada anlatılan tevhid-i hakikî, aslında, Risale-i Nur’un Kur’ân’dan aldığı tevhid yöntemidir. Zira, Kur’ân’ın herbir âyeti, vurduğu yerden su çıkaran Hz. Mûsâ’nın asâsı gibi, herşeyde Allah’ın varlık ve birliğine deliller çıkarmakta, ibretler göstermektedir.[3] İncelemekte olduğumuz Yirmi İkinci Söz, bu yöntemi kavramak ve bir meleke haline getirmek hususunda son derece önemli pratik dersler içermektedir. Bu derslerin sonucunu, tevhid-i hakikî tanımı içinde, Bediüzzaman şöyle özetliyor:

- Herşey üzerinde, o şeyin, Allah’ın kudretiyle yaratılmış olduğunu açıkça gösteren delilleri görmek, bunu adeta o varlık üzerine vurulmuş bir damga gibi okumak.

- Herşey üzerinde, “Bu varlık Âlemlerin Rabbine aittir ve Onun terbiyesi altında yaratılıp yaşatılmaktadır” şeklinde yazılmış bir mührü okurcasına, Allah’ın rububiyetinin, yani herşeyi kuşatan malikiyet ve terbiyesinin eserlerini görmek.

- Herbir varlık üzerinde İlâhî sanatın inceliklerini görüp tanımak ve tıpkı bir sanat eserinden sanatkâra intikal eder gibi, “Bu çizgiler Onun kaleminden çıkmıştır” diyebilmek.

Böylece, kâinattaki herhangi bir varlık veya herhangi bir hadise saydam bir pencere halini alır; oradan bakan kimse, kendisini Allah’ın nuru karşısında bulur. Artık onun bu pencereden gözlemlediği hakikat, tek bir varlığı değil, bütün varlık âlemini ilgilendirmektedir. Çünkü o tek varlık ve ya o cüz’î hadise, bize, sadece kendisinin İlâhî bir sanat eseri olduğunu anlatmakla kalmaz; bunun yanı sıra şunları da açıkça gösterir:

- Yaratan birdir. Çünkü herşey o tek bir Yaratıcının özelliklerini bize anlatmaktadır.

- Yaratılan ne varsa hepsi Onun kudret eseridir.

- Ondan başka ibadete lâyık bir tanrı bulunmadığı gibi, Onun bütün varlıkları her halleriyle kuşatan egemenliğinde, tedbir ve terbiyesinde, saltanatında, fiillerinde hiçbir ortağı ve yardımcısı da yoktur.


İşte bu, özetle, doğru bir imanın tanımıdır. Risale-i Nur’un tevhid-i hakikî dersleri ise, insanı, herhangi bir varlıktan bu dersi işitebilecek bir hale getirmeyi amaçlamaktadır ki, böyle bir duruma gelen kimse, huzur-u daimîyi elde etme, yani, her an, her yerde, her halinde Allah’ın huzurunda olduğunun bilinci içinde yaşama imkânına erişmiş demektir. Artık o insanın önünde herşey dile gelir, bir vahdâniyet tanığı olur. Bir çiçek, bir kelebek, bir kuş, bir ağaç, bir dağ yamacı, bir bulut, bir dere, bir damla su, bir avuç toprak, bir nefes hava, bir toz zerresi, bir ışık parıltısı, bir gök gürültüsü, bir şimşek, bir yıldız, bir gezegen, bir mikrop, bir hücre, bir bahar, bir gündoğumu, bir ölüm, bir diriliş, bir rızık, bir yavru, bir anne, bir hastalık, bir şifa—olmuş veya olacak, büyük veya küçük, canlı veya cansız neyle karşılaşacak olsa, insan kendisini bir dost meclisinde bulur. Onların herbirinden Rabbinin övgüsünü dinler. Onların herbirinde Rabbinin sanatını seyreder. “Nerede olsanız O sizinledir”
[4] âyetini, karşılaştığı herşeyden tek tek işitir. Gördüklerini ve işittiklerini anlamakta hiç zorlanmaz insan. O zaten bunları anlamak için yaratılmış ve “şu âlemdeki mevcudatın herbirinin kendine mahsus bir dille Hâlıkının vahdâniyetine ve Sâniinin rububiyetine dair manevî sözlerini fehmetmek [anlamak]”[5] gibi bir görevle bu dünyaya gönderilmiştir. Onun içindir ki, tahkikî ve tafsilli bir imanı kazanmak için verilmiş olan yeteneklerini seferber eden bir insan, etrafındaki âleme baktığı zaman, her tarafı Rabbinin mühürleriyle damgalanmış bir kâinat bulur. Bir başka eserinde, Bediüzzaman, insanın bu durumunu şöyle tasvir eder:

“Sonra görüyor ki, bir Vâhid-i Ehad, şu kâinat sarayında taklit edilmez sikkeleriyle, Ona mahsus hâtemleriyle, Ona münhasır turralarıyla, Ona has fermanlarıyla, bütün mevcudata damga-i vahdet koyuyor ve tevhidin âyâtını nakşediyor. Ve âfâk-ı âlemin aktârında [kâinatın her yerinde, âlemin bütün ufuklarında] vahdâniyetin bayrağını dikiyor ve rububiyetini ilân ediyor. O da, ona mukabil, tasdik ile, iman ile, tevhid ile, iz’ân [kesin bir inanç ve anlayış] ile, şehadet ile, ubudiyet [kulluk] ile mukabele eder.”[6]

Bu tasvirler, Birinci Makamla ilgili açıklamalarda da işaret ettiğimiz gibi, tümüyle Kur’ân’ın öğretisi ışığında bakılan bir manzarayı resmetmektedir. Çünkü Kur’ân, bize yaşadığımız hayatın, bir parçası olduğumuz kâinatın kendisini, hergün iç içe olduğumuz varlıkları birer vahdâniyet tanığı olarak gösterir. Bunlar insanın zihnini meşgul ederek onu Rabbine yönelmekten alıkoyacak engeller değil, tam tersine, ona Rabbini hatırlatan, her an ve her yerde Rabbinin huzurunda bulunduğunu bildiren marifetullah vesileleridir. Onun içindir ki, Bediüzzaman, Risale-i Nur’un Kur’ân’dan alarak insanlara sunduğu tevhid derslerinin, kâinat kadar bir huzur mertebesi kazandırma kapasitesine sahip olduğunu söyler:
“Hem kâinatı baştan başa aynalar hükmünde tecelliyat-ı Esmâya mazhariyetlerini [İlâhî isimlerin parıltılarını ayna gibi yansıtmalarını] öyle gösteriyor ki, gafletin imkânı olmuyor. Hiçbir şey huzura mâni olmuyor. … Kâinat kadar geniş bir mertebe-i huzuru kazandırdığını ve geniş ve küllî ve daimî, kâinat vüs’atinde [genişliğinde] bir ubudiyet [kulluk] dairesini açtığını gördüm.”[7]

Mesnevî-i Nuriye’nin, Yirmi İkinci Söz ile aynı mealde olan “Lem’alar” başlıklı bölümünde de, tevhid-i zahirî ile tevhid-i hakikînin farkı anlatılır; bu arada, tevhid-i hakikînin kazandırdığı huzur-u daimî bilinci, üzerinde çalışılarak bir beceri halini alacak “huzurî bir tevhid melekesi” olarak nitelenir:

“Tevhid iki çeşit olur:

“Birisi âmiyâne tevhiddir ki, ‘Allah'ın şeriki yok ve bu kâinat Onun mülküdür’ der. Bu kısım tevhid sahiplerinin fikirce gaflet ve dalâlete düşmeleri korkusu vardır.

“İkincisi hakikî tevhiddir ki, ‘Allah birdir, mülk Onundur, vücut Onundur, herşey Onundur’ der; lâyetezelzel bir itikada sahiptirler. Bu kısım tevhid sahipleri, herşeyin üstünde Cenab-ı Hakkın sikkesini görür ve herşeyin cephesinde bulunan mührünü, damgasını okur. Ve bu sayede huzurî bir tevhid melekesi mâliki olurlar ki, dalâlet ve evhamın taarruzundan kurtulurlar.”
[8]

İşte, takip edecek olan lem’alar, “şuhuda yakın bir yakîn ile,” yani, gözüyle görmüşçesine bir kesinlikle tahkikî imanı kazandıran ve sürekli olarak Rabbinin huzurunda bulunma bilincini yaşatan esaslar üzerinde duracaktır.


[1] 26. Mektup, 4. Mebhas, 2. Mesele, s. 502-503.
[2] 26. Mektup, 4. Mebhas, 2. Mesele, c. 2, s. 503.
[3] A.g.e.
[4] Hadîd Sûresi, 57:4.
[5] 11. Söz, a.g.e., s. 48.
[6] 23. Söz, s. 142.
[7] Kastamonu Lâhikası, a.g.e., c. 2, s. 1660.
[8] Mesnevî-i Nuriye, Lem’alar, a.g.e., c. 2, s. 1279.

Hiç yorum yok: