Pazar, Temmuz 10, 2005

Yirmi İkinci Söz / İkinci Makam: 3

BİRİNCİ LEM'A / devam

Birinci nükte içinde bir ihtar: Ey esbab-perest gafil! Esbab bir perdedir; çünkü izzet ve azamet öyle ister.

nükte: ince anlam, ince anlamlı söz
ihtar: hatırlatma
esbab: sebepler, vasıtalar
esbab-perest: Yaratıcının gücünü sebeplerde arayan kimse
gafil: habersiz, duyarsız
izzet: üstünlük, şereflilik
azamet: ululuk


“Sebeb” sözcüğünün çoğulu olan “esbab,” varlıkların ve olayların meydana gelişinde vasıta olan şeylere denir. Meselâ, bulut, yağmurun bir sebebidir; yağmur, ışık, toprak gibi vasıtalar da bir bitkinin yeşermesinde rol oynayan sebeplerdir. Biz bu âlemde herşeyin sebeplere bağlı olarak cereyan ettiğini görürüz. Gerçekte herşey doğrudan doğruya Allah’ın yaratmasıyla vücuda gelmekte ise de, bütün bunlar birtakım sebeplerin sonucu olarak ortaya çıkar. Sebepler ve sonuçlar arasındaki ilişki o kadar güçlü bir yasa olarak işlemektedir ki, iman gözüyle bakmayan kimse, olayların her zaman bu şekilde cereyan ettiğini gördüğü için, sonuçları tümüyle sebeplere bağlayabilir. Oysa sebeplerin yaratılması da, tıpkı sonuçların yaratılması gibi, İlâhî kudretin eseridir. Bununla beraber, sebeplerin varlığı da bazı önemli hikmetlerin sonucudur ki, Bediüzzaman, “izzet ve azametin izharını” bu hikmetlerin başında saymakta ve eserlerinin pek çok yerinde bu hakikate işaret etmektedir.[1] Özetle:

Yüce Allah bu dünyayı bir imtihan yeri olarak düzenlemiş ve burada iyilik ve kötülükleri, güzellik ve çirkinlikleri, yararlı ve zararlı şeyleri bir arada var etmiştir. Âhirette ise birbirine zıt olan bu şeyler birbirinden ayrılacak, sebepler ortadan kalkacak, herkes sonsuz kudret sahibi Rabbinin işlerini açıkça görecektir. Ancak iyiliklerle kötülüklerin karışık bir halde yer aldığı bu dünyada, insanın hoşuna gitmeyen pek çok şey vardır. Eğer insan hoşlanmadığı şeylerin de doğrudan doğruya İlâhî irade ve kudretin sonucu olarak yaratılmakta olduğunu açıkça görecek olsa, bu hadiselerin asıl hikmetini kavrayamadığı için, cahillik edip Rabbinin takdirinde kusur aramaya başlar. Ayrıca, beşerî bakış açısı, bu dünya hayatının ufak tefek, önemsiz, çirkin ve pis işlerine, yine hikmetini kavrayamadığı için, İlâhî kudretin doğrudan doğruya karışmasını yakıştıramaz. Bu nedenlerden doğacak şikâyet ve itirazların İlâhî kudrete yönelmesi ise kulun imanını tehlikeye sokar. Onun için, Yüce Allah, sonsuz hikmetinin ve rahmetinin bir eseri olarak, işlerine sebepleri perde yapmıştır.

Bu, izzetin gereğidir; çünkü Allah azizdir; değersizliği ve güçsüzlüğü hatıra getirecek her türlü noksan sıfattan sonsuz derecede yücedir ve sonsuz kudret ve üstünlük sahibidir.

Bu, aynı zamanda azametin de gereğidir; çünkü Yüce Allah, herşeyi her haliyle kuşatan, en dehşetli varlıkları en küçük bir zerreyle beraber hükmüne boyun eğdiren ve bütün âlemlerde sonsuz kudretinin eserlerini gösteren bir ululuk sahibidir.

O, göklerin ve yerin tedbirini görmekle, yıldızlara zerreler gibi manevra yaptırmak, kullarına güneşi bir soba yapmak, bir çiçeğin duasına bulutlarla cevap vermek, nokta kadar çekirdekten dağ büyüklüğünde ağaç çıkarmak gibi icraatıyla, sebepler perdesi üzerinde izzet ve azametini gösterir.

Aynı sebepler, insanın haşmetli ve heybetli faaliyetler olarak hayretle seyrettiği işlerde Yer ve Gökler Rabbinin ululuğunu gösterirken; basit, küçük ve çirkin görünen işlerde de İlâhî kudretin önünde bir perde olur, insanın ilk bakışta Yer ve Gökler Rabbinin büyüklüğüne, hikmetine, rahmetine yakıştıramayacağı şeyler hakkında nazarları kendilerine çeker, tenkit ve şikâyetlere hedef olurlar. Böylece, insan, Âlemlerin Rabbinin şânına yakıştıramadığı önemsiz veya çirkin işlerde, yahut hastalıklar, ölümler, felâketler gibi, içyüzünü kavrayamadığı için hoş karşılamadığı hadiselerde, karşısında doğrudan doğruya İlâhî kudreti değil de, onun perdesi olan sebepleri görür. Bu noktada gaflet, yani sebeplerin ardında iş gören İlâhî kudretten habersiz davranmak, insan hakkında bir nimet hükmüne geçer. Zira dış görünüşü itibarıyla çirkin ve kötü olan işlerin ardındaki hikmetleri görebilmek pek az kimseye nasip olan bir lütuftur ki, bunun güzel bir örneği, Kehf Sûresinin 60-82’nci âyetlerinde, Hz. Mûsâ ile Hızır’ın kıssasında anlatılmıştır.



Fakat iş gören kudret-i Samedâniyedir. Çünkü tevhid ve celâl öyle ister ve istiklâli iktiza eder.

kudret: güç
Samed: hiçbir şeye muhtaç olmayan, daim ve bâki olan, herkes her ihtiyacı için Ona muhtaç
muhtaç olan; Allah
kudret-i Samedâniye: samed olan Allah’ın sonsuz gücü
tevhid: Allah’a hiçbir ortak koşmaksızın bir olarak inanmak
celâl: Allah’ın sonsuz büyüklük ve yüceliği
istiklâl: tek başına olma hali, bağımsızlık
iktiza etmek: gerektirmek


Etrafımızdaki âlemde işler her ne kadar birtakım sebeplerin sonucu olarak ortaya çıkıyor görünse de, gerçekte bu sebeplerden hiçbiri, sebep oldukları sonuçları vücuda getirecek bir güce sahip değildir. Birinci Makamın Birinci Burhanında bu duruma “Bir dirhem kadar kuvveti olmayan, bir çekirdek küçüklüğünde birşey, binler batman yükü kaldırıyor. Zerre kadar şuuru olmayan, gayet hakîmâne işler görüyor” cümleleriyle işaret edilmiştir. Söz konusu Birinci Burhanda örnek olarak verilen ağaç sonucu, çekirdek de onun sebebini temsil etmektedir. Dev gibi bir ağacı hiç yoktan ortaya çıkaracak ve ona can bağışlayacak bir güce elbette ki çekirdek sahip değildir. Kaldı ki, çekirdeğin kendisi de başka sebeplerin bir sonucu olarak vücuda gelmiştir. Ayrıca, ağacın yaratılışında rol oynayan çekirdekten başka sebepler de vardır: toprak, hava, su, ışık gibi. Bu sebeplerin de hiçbiri, bir ağacı yoktan yaratabilecek ve ona can bağşılayacak güce sahip değildir. Bu gözlemler, Birinci Makamın temsilî hikâyesindeki aklı başında arkadaşın vardığı sonuca bizi getiriyor:

“Demek bütün bunlar kendi kendilerine işlemiyorlar. Onları işlettiren gizli bir kudret sahibi vardır.”

Burada, Birinci Lem’ada ise, “gizli bir kudret sahibi” sözüyle işaret edilen adres verilmekte ve “İş gören kudret-i Samedâniyedir” denerek durum açıklanmaktadır.

“Kudret-i Samedâniye” deyimi, Risale-i Nur’un dili kadar, tefekkür üslûbu hakkında da bize ipucu veriyor. Bu deyim ile kastedilen, açıkça anlaşılacağı gibi, Allah’ın sonsuz kudretidir. Ancak yalın ve çıplak bir sözcük yerine Allah’ın “samediyet” sıfatına işaret eden bir tamlama ile bu anlamın dile getirilmesi, önümüze bir tefekkür ufku açmaktadır. Okuyucu için, bu, Rabbini daha ayrıntılı bir şekilde tanıma çağrısıdır. Böyle kavramlarla âşinâlık peyda eden bir okuyucu, bir bakışta pek çok şeyi bir arada görmek, bir hadiseyi birçok yönüyle incelemek ve kavramak gibi bir meleke geliştirmiş olur. Risale-i Nur’un derslerindeki olağanüstü kavram zenginliği, okuyucudan bu kavramlarla tanışmak için bir fedakârlık istese de, bunun karşılığında, ona orijinal ve kapsamlı bir bakış açısı kazandırmakta ve iman ve marifetullah konusunda hızlı bir gelişme imkânı sunmaktadır. Nitekim burada da “İş gören kudret-i Samedâniyedir” ifadesiyle, sebepler perdesi ardında iş gören İlâhî kudretin sınırsızlık, sonsuzluk, süreklilik ve kuşatıcılık gibi özelliklerine işaret edilmiştir. Çünkü “samed” sözcüğünde “kimseye muhtaç olmayan, ancak herkesin her ihtiyacı için kendisine başvurulan, son bulmayan, sürekli olan” gibi anlamlar vardır ki, bu konuya Dördüncü Lem’ada tekrar temas edilecektir. Gerçekten de, âlemdeki hangi varlığa bakacak olsak, onu yaratabilecek bir kudret sahibinin bu özelliklere sahip olması gerektiğini görebiliriz. Bir başka deyişle, gözümüzü çevirdiğimiz herhangi bir varlık, var oluşunun diliyle, bize, kendisini var edenin bu özelliklere sahip bir Yaratıcı olduğunu bir çırpıda anlatıverir. Tefekkür konusunda eğitimli bir zihinde bu gibi anlamları çağrıştırmak için, “kudret-i Samedâniye” gibi iki kelimelik bir terkip kâfidir.

Bu bahsin başında önemine işaret ederek üzerinde durduğumuz tevhid, yani Allah’a ortaksız ve benzersiz şekilde, bir olarak iman etmek demek, sebeplerin vasıtasıyla olup biten bütün hadiselerin İlâhî kudretle var olduğunu kesin olarak bilmek ve buna hiç kuşkusuz şekilde inanmak demektir. Böyle yapmayıp da kâinattaki varlıkları ve olayları sebeplerin bizzat kendisine mal etmek ise, tümüyle Allah’ın mülkü olan varlık âlemini Allah’ın bir kısım kulları arasında paylaştırmak anlamına gelir ki, buna Allah’ın celâli, yani büyüklüğü, ululuğu, yüceliği asla müsaade etmez. Zira O, zâtında, sıfatlarında, fiillerinde sonsuz büyüklük sahibidir. Bu büyüklük, bizim tanımlayabileceğimiz, algılayabileceğimiz, ölçebileceğimiz bir büyüklük değildir; çünkü hiçbir benzeri yoktur. Onun büyüklüğü, biz yaratılmışların yüzeysel büyüklükleri gibi, sadece büyük işlerle meşgul olup küçük işleri başkalarına bırakan bir büyüklük değildir; küçüğüyle, büyüğüyle herşeyi her haliyle kuşatan ve bir zerreyi bile hükmünden ve nazarından hariç bırakmayan bir büyüklüktür. Bir önceki cümlede geçen “azamet” sözcüğü de yine Allah’ın büyüklüğüne işaret etmektedir; ancak bu, Yüce Allah’ın fiillerinde ve eserlerinde ortaya çıkan bir ululuktur. Celâl sözcüğünün dile getirdiği anlamda ise, Onun zâtı ve sıfatları itibarıyla sonsuz büyüklüğüne vurgu vardır. Öyle bir büyüklük, “istiklâli,” yani hiçbir ortağı ve benzeri olmaksızın kendi başına olmayı gerektiren bir ululuktur.


[1] Örnek olarak bkz. a.g.e., c. 2, s. 1162, 1258 (İşârâtü’l-İ’câz); c. 2, s. 1364 (Mesnevî-i Nuriye); c. 1, s. 236 (29. Söz); c. 1, s. 813 (30. Lem’a).

Hiç yorum yok: