Pazartesi, Temmuz 25, 2005

Yirmi İkinci Söz / İkinci Makam: 6

İKİNCİ LEM’A / 1

BAK ŞU KÂİNAT BOSTANINA. Şu zeminin bağına, şu
semânın yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne dikkat et.


Göreceksin ki,

- bir Sâni-i Zülcelâlin, bir Fâtır-ı Zülcemâlin,

- o serilmiş ve serpilmiş masnuattan herbir masnu üstünde, Hâlık-ı Külli Şeye mahsus bir sikkesi;

- ve herbir mahlûku üstünde, Sâni-i Külli Şeye has bir hâtemi;

- ve kalem-i kudretin birer menşûru olan sahâif-i leyl ve nehar, yaz ve baharda yazılan tabakat-ı mevcudat üstünde, taklit kabul etmez bir turra-i garrâsı vardır.

bostan: bahçe; sebze bahçesi; ağaçlı, yeşillikli, çiçekli bahçe
Sâni: sanatlı bir şekilde yaratan
Sâni-i Zülcelâl: herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan, sonsuz büyüklük sahibi
Fâtır: yoktan yaratan
Fâtır-ı Zülcemal: yoktan yaratan sonsuz güzellik sahibi
masnû: sanatlı bir şekilde yaratılmış olan şey
masnuat: masnûlar
Hâlık: Yaratıcı
Hâlık-ı Külli Şey: herşeyin yaratıcısı
sikke: mühür, damga
Sâni-i Külli Şey: herşeyi sanatlı şekilde yaratan
mahlûk: yaratık
hâtem: mühür, damga
kalem-i kudret: kudret kalemi
menşur: yayılmış, yayınlanmış
sahâif: sayfalar
leyl: gece
nehar: gündüz
tabakat: tabakalar, sınıflar
mevcudat: varlıklar
turra: mühür, damga
garrâ: parlak, görkemli



BİRİNCİ LEM’ADA tanımlanan tevhid-i hakikînin burada uygulamasına geçmiş bulunuyoruz. İkinci Lem’a, aynı zamanda, Birinci Makamın İkinci Burhanını da açıklamakta ve içinde yaşadığımız dünyayı dikkatli bir şekilde inceleyen bir gözlemcinin vardığı sonuçları ilkeler düzeyinde ele almaktadır. Buna, bir bakıma, kâinatı bir kitap gibi okumak da diyebiliriz. Kâinat kitabının alfabesini sökmek ise, onda geçerli olan kanunları tanımakla başlıyor. Bu kanunlar, birer mühür halinde, kâinattaki herbir varlığın ve cereyan eden herbir olayın üzerinde Yer ve Gökler Rabbinin isimlerini bize okutacak, yahut bir ülkede dolaşan geçerli paraların üzerindeki damga gibi, o memleketin kime ait olduğunu ve orada kimin hükmünün geçtiğini herkese ilk bakışta gösterecektir.

Kâinatı bir kitap gibi, yeryüzünü bir bağ gibi gözümüzün önüne getirecçek kuşatıcı bir bakışla etrafımıza bakıyoruz. Bu güzel dünyanın zeminine serilmiş rengârenk halıları, onu bir tavan halinde örten gökyüzünü dikkatle inceliyoruz. Bu bakış, bize, âlemdeki her varlığı bir “mahlûk” ve “masnû” olarak gösteriyor. Yani, onlar rasgele var olmuş şeyler değil, yaratılmış ve sanatlı bir şekilde yapılmış, anlamlı ve düzenli varlıklardır.

Bir önceki Lem’ada şahit olduğumuz Risale-i Nur tefekkürünün kavram zenginliği burada da karşımıza çıkıyor. Müellif, göklerdeki ve yerdeki bütün bu sanat eserlerinin sahibinden söz ederken sadece Onun adını verip geçmiyor; dört kelimelik iki tamlama içinde Onun çeşitli sıfatlarına işarette bulunuyor. Bu tanım ve tamlamalar, daha önce de değindiğimiz gibi, zaman içinde okuyucunun hayal gücüne, kavrayışına, anlayışına, sezgisine, ilim ve irfanına pek büyük bir genişlik kazandıracaktır. Gerçi bu tanımlarda kullanılan kavramların bir iki sözcükle ifade edilemeyecek kadar derin ve geniş anlamları vardır ve bu dizinin kitaplarında söz konusu kavramlar uygun yerlerde ayrıntılı bir şekilde ele alınacaktır. Ancak incelemekte olduğmuuz metinde asıl konuyu bu kavramlar teşkil etmediği için, bunların üzerinde uzun uzadıya durmak yerine, genel bir ifadeyle işaret ettikleri anlamlara değinip geçeceğiz. Şunu da dikkatten uzak tutmamak gerekir ki, Risale-i Nur talebesinin bu kavramlara olan âşinâlığı, kelimelerin sözlük karşılığından çok, onların kullanıldığı muhteva içinde gelişecek ve derinleşecektir.

Sâni-i Zülcelâl ve Fâtır-ı Zülcemal sözcüklerinde, Yüce Allah’ın hem yaratıcılığı, hem de mahlûklar üzerinde tecellî eden bazı özellikleri vurgulanmıştır. Fâtır ismi Onun hiç yoktan yaratışını dile getirirken, Sâni ismi ile de Onun yaratışındaki sanata dikkat çekilmektedir. Zülcemal takısı güzellik üzerine, Zülcelâl takısı da ululuk üzerine vurgu yapmaktadır. Bu sözcüklerin eşleştirilmesinde de ilginç bir yol izlenmiştir. Güzellik kavramı sanat yerine “yoktan yaratış” ile, ululuk kavramı da yoktan yaratış yerine “sanat” ile bir arada kullanılmış; böylece, bir yandan herşeyi hiç yoktan yaratan sonsuz kudretin herbir mahlûk üzerinde ayrı ayrı eserini gösteren sanatının güzelliği dile getirilirken, bir yandan da, herbir şeyi inceden inceye sanatlı bir şekilde yaratan o Sâniin herşeyi sonsuz gücüne boyun eğdiren ululuk ve yüceliğine işaret edilmiştir.

Aynı durumla, cümlenin devamındaki şu ifadelerde bir kere daha karşılaşıyoruz:

- herbir masnû üstünde Hâlık-ı Külli Şeye ait bir sikke,

- herbir mahlûk üstünde Sâni-i Külli Şeye has bir hâtem.

Gerek masnû, gerekse mahlûk sözcükleri, bütün varlıkları ifade eden kelimeler olmakla birlikte, birincisinde onların sanatlı yapılışlarına, ikincisinde ise yaratılışlarına işaret edilmiştir. Fakat onların yoktan yaratılışları da, sanatlı bir şekilde yapılışları da o kadar iç içe geçmiş ve birbirinden ayrılması mümkün olmayan fiillerdir ki, bunlardan birincisinde Hâlık isminin, ikincisinde Sâni isminin vurduğu mühürlerin okunuşuna dikkat çekilmektedir. Bundan başka, her iki isim de “külli şey” takısıyla beraber anılmıştır. Yani, görülen şey tek bir varlık da olsa, tevhid-i hakikînin bakış açısı, o tek varlık üzerinde, bütün varlıkları sanatlı bir şekilde yaratan Yer ve Gökler Rabbinin mührünü açıkça göstermektedir.

Herbir şey tek tek Onun mühürlerini üzerinde sergilediği gibi, çeşitli ölçeklerdeki varlık sınıf ve tabakalarında da Onun taklit kabul etmez mühürleri okunur. Bu mühürlere odaklanmış bir göz için artık kâinat bir kitap demektir. Gece ve gündüz, yaz ve bahar gibi zaman ve mekân dilimleri parlak ve süslü birer sayfa olur; mütefekkir mü’min, Allah’ın sonsuz kudretiyle yazılmış bu sayfalarda Onun eserlerini görür, mühürlerini okur, güzel isimlerinin parıltılarını doyasıya seyreder.


Şimdi o sikkelerden, o hâtemlerden, o turralardan, nümune olarak birkaçını zikredeceğiz.

Meselâ, hesapsız sikkelerinden, hayat üzerinde koyduğu çok sikkelerinden şu sikkeye bak ki:


“Birşeyden herşey yapar; hem herşeyden birtek şey yapar.”

sikke: mühür, damga
hâtem: mühür, damga
turra: mühür, damga


KÂİNATI bir kitap halinde okutan en önemli anahtarlardan biri de, olaylara bir bütün halinde bakabilmek ve aralarındaki benzerlik ve ilişkilere dikkat etmektir. Mütefekkir bir mü’min, kâinata bu gözle baktığında, başkalarının birbirinden bağımsız olaylar olarak görüp geçtiği hadiseler arasındaki ilişkileri görmeye, gafil nazarlardan saklı kalmış kanunları birer birer keşfetmeye başlar. Bu kanunlar ise, taklidi imkânsız birer mühür gibi, kapsamına aldıkları varlık ve olayların hikmetli ve kudretli tek bir Yaratıcıya ait işler olduğunu açıkça göstermektedir.

İşte, Risale-i Nur’un tahkikî iman dersleri ışığında canlılar âlemine dikkatle bakan bir mü’min, hayatın bütün seviyelerinde hükmünü icra eden bir kanunla karşılaşıyor:

“Birşeyden herşey, herşeyi birşey yapmak.”

Bu kanun o kadar esaslı bir şekilde canlılar âlemini kuşatmıştır ki, hayat üzerinde apaçık bir İlâhî mühür olarak kendisini göstermektedir.


Çünkü, nutfe suyundan ve hem içilen basit bir sudan, hesapsız âzâ ve cihâzât-ı hayvaniyeyi yapar. İşte, birşeyi herşey yapmak, elbette bir Kadîr-i Mutlakın işidir.

Hem yenilen hadsiz taamlardan, o taam ise hayvanî olsun, nebatî olsun, o müteaddit maddeleri, has bir cisme kemâl-i intizamla çeviren ve ondan mahsus bir cilt nesceden ve ondan basit cihazları yapan, elbette bir Kadîr-i Külli Şeydir ve Alîm-i Mutlaktır.

nutfe: döl suyu
âzâ: organlar
cihâzât-ı hayvaniye: hayvan bedeninin organları
Kadîr-i Mutlak: sınırsız güç sahibi
taam: yiyecek
nebatî: bitkisel
müteaddit: çeşitli, birçok
has: özel
kemal-i intizam: kusursuz düzenlilik
mahsus: özel
cilt: deri
nescetmek: dokumak
cihaz: organ
Kadîr-i Külli Şey: gücü herşeye yeten
Alîm-i Mutlak: bilgisi herşeyi kuşatan

CANLILAR DÜNYASININ tamamını kuşatan bu kanun, hergün tanık olduğumuz ve hattâ kendi vücudumuzda da bizim haberimiz bile olmadan sürüp giden bir muhteşem mucizeyi gözler önüne seriyor ve bu mucizenin Yaratıcısına dikkatleri çekiyor. İki yönlü bir mucize şeklinde cereyan eden bu kanunun birinci şıkkında döl suyu veya tohum gibi tek bir maddeden bütün bir bedenin inşası, diğer tarafında da, canlı bedenine giren çeşitli besinlerin orada tek bir bedene dönüşmesi vardır. Hayatın diğer harika halleri gibi bu hadise de sessiz sadasız cereyan ettiği, bize bir rahatsızlık vermediği ve bizden bir ücret istemediği için, böyle bir mucizenin farkına varmak da insanların çoğu için pek kolay olmuyor.

Bir canlı bedeninin başlangıcı, tek bir döllenmiş hücreden ibarettir. O canlının başından ayağına, tüyünden tırnağına kadar bütün organları ve bütün vücut sistemleri o tek hücreden yapılır. Bedenin her tarafına yayılmış damarlar, irili ufaklı yüzlerce kemik, her organın kendisine has özellikler taşıyan dokuları, solunum sisteminden savuinma sistemine kadar birbiri içine geçmiş olağanüstü sistemler, duyu organları, gözler, kulaklar, eller, ayaklar, kaslar, sinirler, deriler, en ince ayrıntısına kadar, o tek hücreden yapılır. O birtek hücrenin içine, Yüce Yaratan, aslında “herşeyin” programını genetik kodlar halinde yerleştirmiştir. Hücre “Bölün ve çoğal” emrini aldığında, program işlemeye başlar. Bir hücre iki olur; iki dörde çıkar; dört sekize katlanır. Derken, esrarengiz bir noktadan itibaren, hücreler farklılaşmaya başlar. Nasıl başlar, bu farklılaşmayı hangi şey tetikler, bilinmez. Ama çoğalan her hücre, içine yerleştirilmiş olan programın, kendisiyle ilgili bölümünü açar, okur ve gereğini yapar. Orada, o genetik kodlarda, herşey birşeyin içindedir; o herşeyin içinden, her hücre, kendisinin o andaki işiyle ilgili “birşeyi” alır ve uygular.

Yaratılan canlı bedeninin yaşayışı ve rızıklandırılması da böyledir. Yeryüzünün hesapsız nimetleri, akıllara durgunluk veren bir zenginlik içinde, bütün canlıların önüne serilmiştir. Her canlı, bu büyük sofradan kendisine ayrılan bir nasiple beslenir. O nasibin içinde yer alan çeşit çeşit yiyecekler vücuda girdiğinde, küçücük erzak paketlerine ayrılarak hücrelere dağıtılır. Herbir hücreinn içinde, kendisine gelen erzak paketini tanıyacak ve onu kullanılabilir hale dönüştürecek sistemler yaratılmıştır. Öyle ki, canlının yediklerinde bir değişme olduğu zaman, bu sistemler de değişir ve alınan yeni besin cinsine göre tekrar düzenlenir. Böylece, canlı bedenindeki herbir hücre, dışarıdaki herşeye göre ayarlanabilir bir vaziyette çalışırken, o hücreye giren herşey de tek birşeye dönüşür.

Yine aynı harikulâde sistem sayesindedir ki, birbirinden farklı canlılar aynı şeylerden beslendikleri halde, onların aldıkları besinler, kusursuz bir düzenle işleyen sistemler sayesinde, herbirinde yarı bir yapıya kavuşur. Aynı suyu da içse, aynı havayı da solusa, aynı ekmeği de yese, ne bir insan bir kediye benzer, ne bir karınca serçeye. Bir damla su, yahut bir lokma yiyecek, milyonlarca tür canlının herbirinde, o canlının kendisine özgü bir yapıya dönüşür. Ve Yüce Yaratan, bu gezegenin havasından, suyundan, milyonlarca farklı canlı türünün sayısız bireylerini yaratır ve yaşatır.

Dünyaya ibret gözüyle bakan bir kimse, bu hadise üzerinde sonsuz bir ilim ve kudretin apaçık eserini görecektir. Çünkü cereyan eden işlerde kusursuz bir düzenlilik vardır; düzenlilik de bilginin kanıtıdır. Kusursuz düzenin uygulanması ve her yerde eserini göstermesi ise, herşeye hükmünü geçiren bir kudreti göstermektedir. Bir başka deyişle, tahkikî iman sahibi bir mü’minin ibret ve tefekkür dolu bakışı, incelediği her canlının ve o canlıyla ilişkili herşeyin, kısacası, hayat denen mucizenin üzerinde, bilgisi herşeyi kapsayan ve gücü herşeye yeten bir Yaratıcının mührünü bulacaktır.

“Birşeyden herşeyi yapmak, herşeyi birşey yapmak” şeklinde formülleştirilen ve ilmi ve kudreti sonsuz tek bir Yaratıcının varlığını apaçık gösteren bu hakikate, Risale-i Nur’un daha başka yerlerinde de temas edilmiştir. Bkz. Onuncu Sözün Birinci İşareti (c. 1, s. 25); Mesnevî-i Nuriye, Lem’alar (c. 2, s. 1279); Nurun İlk Kapısı, On Dördüncü Ders (c. 2, s. 1397); Barla Lâhikası (c. 2, s. 1549).

Hiç yorum yok: