Salı, Ağustos 23, 2005

"Barla Modeli"nden

BAHARLARDAN BİR BAHAR
Ümit Şimşek

Barla'dan Eğirdir Gölüne bakış. (Fotoğraf: Ümit Şimşek)


Rüya mı bu, rüyet mi Kemal, anlamadım ben,
Hayretteyim esmâ vü müsemmâ arasında.

Kemal Edip Kürkçüoğlu


“Bir zaman iki adam Cennet gibi güzel bir memlekete gidiyorlar.”

Baharın en güzel şekilde yaşandığı Anadolu köşelerinden birinde, bir bahar mevsiminin ilk günlerinde, bu satırlarla başladı Risale-i Nur’un macerası. Başlangıçta, bir söyleyen vardı sadece, bir de yazan.

Bir de dağlar.

Ve bağlar.

Ve bahar.

O kadar.

Önce, dağların ve bağların nasıl canlandığını gördü yazdıran. Her karışı renklere bürünüyordu toprağın; her zerresinden boy boy hayat fışkırıyordu. Badem ağaçları mıydı bahçeleri dolduran, yoksa gelinlerden bir alay mı?

Bir haykırış koptu seyredenin ciğerlerinden:

“Bak Allah’ın rahmet eserlerine!”

Dağlar birer birer tekrarladı bu haykırışı.

“Bak Allah’ın rahmet eserlerine!”

Yemyeşil halılar serilmiş ovalara; halılar rengârenk desenlerle süslenmiş.

Bak Allah’ın rahmet eserlerine!

Çiçekler üstünde, çiçekten kanatlarla kelebekler. Arılar iş başında. Kendilerini tâ uzaklardan kokularıyla çağıran kucaklara atılmış böceklerin sayısını bilen yok.

Bak Allah’ın rahmet eserlerine!

Daha dün kayıklarla fındık kabukları gibi oynayan göl, mavinin en tatlı tonlarına girip girip çıkıyor. Bir huzur, bir tebessüm, bir hayat müjdesi oynaşıyor parıltılarda.

Bak Allah’ın rahmet eserlerine!

Çayırda bir o yana, bir bu yana koşturup duruyor kuzucuk tarif edilmez bir hayat neş’esiyle. Dizlerine onu taşıyacak derman ne zaman geldi de koşturmaya başladı? Oysa daha dün bu dünyadan haberi bile yoktu.

Bak Allah’ın rahmet eserlerine!

O gün, Barla’da yeryüzünün dirilişini doya doya seyretti, bakmasını ve okumasını bilen bir çift göz.

Bir kâinat kitabına baktı hayranlıkla, bir de Kur’ân’a.

Aynı âyeti okudu ikisinde birden:

“Bak Allah’ın rahmet eserlerine, ölümünün ardından yeryüzünü nasıl diriltiyor.”

Bir daha okudu. Doyamadı.

Bir daha okudu. Sükûn bulmadı.

Bir daha okudu. Sonra bir daha. Sonra bir daha.

Her okuyuşunda dağlar cevap verdi. Barla’nın taşında, toprağında, bu âyet o gün tam kırk defa yankılandı.

“Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine, ölümünün ardından yeryüzünü nasıl diriltiyor. İşte bunu yapan, ölüleri diriltendir; Onun gücü herşeye yeter.”

Eve döndüğünde artık okuma değil, okunanları kâğıda dökme vaktiydi.

“Yaz kardeşim,” dedi. “Haşir Bahsi.”

Sonra, bir kitaptan okurcasına döküldü kelimeler ve cümleler:

Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz. Bir harf kâtipsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur? Ve bu kadar çok servet—ki her saatte bir şimendifer, gaipten gelir gibi, kıymettar, musannâ [sanatlı bir şekilde yapılmış] mallarla dolu gelir, burada dökülüyor, gidiyor—nasıl sahipsiz olur?

Yazılanlar, cennet gibi bir memlekete gelen bir misafirin gözlemleriydi. Bir hikâye şeklinde başladı Haşir Bahsi. Fakat hayal gibi de gözükse, her satırı yaşanmıştı bu hikâyenin. Her saat başı gaipten gelip değerli mallarını dökerek giden şimendifer mi?

Seneye işarettir. Evet, bahar, mahzen-i erzak bir vagondur, gaipten gelir.
Cennet gibi bir memleket, içinde yaşadığımız dünyadan başkası değildi. Fakat biz bu dünyadaki cenneti göremiyorduk. Hikâyenin kahramanındaki bakış açısı, bize, bir parçası olduğumuz evreni gerçek yüzüyle tanıtmaya başladı.

Bu gidişata, icraata bak: Nasıl en fakir, en zayıftan tut, tâ herkese mükemmel, mükellef erzak veriliyor. . . . Demek şu saltanat sahibinin pek büyük bir keremi, pek geniş bir merhameti var.
Bak: Had ve hesaba gelmeyen şu sergilerde olan misilsiz mücevherat, şu sofralarda olan emsalsiz mat’ûmât [yiyecekler] gösteriyorlar ki, bu yerlerin padişahının hadsiz bir sehâveti [cömertliği], hesapsız, dolu hazineleri vardır.

Şu baharın şu güzel gününde, şu güzel çiçekli olan şu yeşil sahrâya gidip bir seyran ederiz. İşte, bak, ahali de bu tarafa geliyorlar. Bak, bir sihir var: O binalar birden harap oldular. Başka bir şekil aldı. Bak, bir mucize var: O harap olan binalar, birden burada yapıldı. Âdetâ bu hâli bir çöl, bir medenî şehir oldu. Bak, sinema perdeleri gibi her saat başka bir âlem gösterir, başka bir şekil alır.

Daha sonrası ise, bütün bu harikulâdelikleri gölgede bırakan bir haberdi:

Hazırlanınız; başka, daimî bir memlekete gideceksiniz. Öyle bir memleket ki, bu memleket ona nisbeten bir zindan hükmündedir. Padişahımızın makarr-ı saltanatına [saltanat merkezine] gidip merhametine, ihsanlarına mazhar olacaksınız.

Hikâyedeki kahramanın gözüyle bu dünyaya bakmayı ve bu güzel memleketin sayfalarını birer kitap gibi okumayı öğrenenlerin önünde, rububiyet, kerem, rahmet, hikmet, adalet gibi birçok kavram birer birer açılmaya ve renk renk güzelliklerini sergilemeye başlıyordu. Bu kavramların arkasında ise, Yer ve Gökler Rabbinin isimleri birer güneş gibi doğuyor ve herbiri bir âlemi aydınlatıyordu.

Bahar mevsiminde, cennet hurileri tarzında bütün ağaçları sündüs-misal libaslarla [sırmalı ipek kumaşlar gibi elbiseler] giydirip, çiçek ve meyvelerin murassaâtıyla [süslemeleriyle] süslendirip hizmetkâr ederek onların lâtif elleri olan dallarıyla, çeşit çeşit, en tatlı, en musannâ meyveleri bize takdim etmek; hem zehirli bir sineğin eliyle şifalı, en tatlı balı bize yedirmek; hem en güzel ve yumuşak bir libası elsiz bir böceğin eliyle bize giydirmek; hep rahmetin büyük bir hazinesini küçük bir çekirdek içinde
bizim için saklamak, ne kadar cemîl bir kerem, ne kadar lâtif bir rahmet eseri olduğu bedaheten anlaşılır.

O kereme lâyık ve o rahmete şayeste bir dâr-ı saadet olacaktır. Yoksa, gündüzü ışığıyla dolduran güneşin vücudunu inkâr etmek gibi, bu görünen rahmetin vücudunu inkâr etmek lâzım gelir. Çünkü, bir daha dönmemek üzere zeval ise, şefkati musibete, muhabbeti hırkate [yanmaya] ve nimeti nikmete [cezaya] ve aklı meş’um bir âlete ve lezzeti eleme kalb ettirmekle, hakikat-i rahmetin intıfâsı [sönmesi] lâzım gelir.

Hiç mümkün müdür ki, o Rahmân-ı Rahîmin kendini tanıttırmasına mukabil, iman ile tanımakla; ve sevdirmesine mukabil, ibadetle sevmek ve sevdirmekle; ve rahmetine mukabil, şükür ile hürmet etmekle mukabele eden mü’minlere bir dâr-ı mükâfatı, bir saadet-i ebediyeyi vermesin?

n

1926 YILININ BAHARINDA Barla’da telif edilen eser, dört formalık bir kitap halinde İstanbul’da basıldı. Bu kitap vücuda geldiğinde, henüz ortada Risale-i Nur Külliyatı adıyla anılacak binlerce sayfalık eserler yoktu. Fakat yazılan, yazılacak olanların haberini kendi içinde taşıyordu—tıpkı bir ırmağın kaynağından haber getiren bir dere gibi. Eserin konusu farklı, yaklaşımı farklı, üslûbu farklıydı. Son derece güçlü bir mantığı vardı yazılanların; fakat o ne bir ders kitabı, ne bir felsefî eserdi. Bu güçlü mantık, büyüleyici bir üslûpla sarılıp sarmalanmıştı. Okuyanı kendisine çeken ve tekrar tekrar okumaya çağıran gizemli bir dildi bu. Cümleler zihinden içeri bir defa yol bulduktan sonra, insanın derinliklerinde karıştırmadık âlem bırakmıyor, küllenmiş duyguları bulup çıkarıyor, daha önce tadılmamış veya tadılıp da farkına varılmamış hazları uyandırıyordu. Bu satırların tasvir ettiği âleme giren yolcu, kendisini gerçekten de cennet gibi bir memleketin tam ortasında buluyor ve bir daha da oradan çıkmak istemiyordu.

Bu eseri daha başkaları izledi. Yazılanların hepsi insanı ve insanın içinde yaşadığı âlemi merkeze alıyor, onların etrafında inanç konularını örüyordu. Kâinat ve Kur’ân beraber okunuyordu bu satırlarda; hepsinde de o cennet gibi memleketin çeşit çeşit tasvirleri vardı:

İşte o saray şu âlemdir ki, tavanı, tebessüm eden yıldızlarla tenvir edilmiş gökyüzüdür. Tabanı ise, şarktan garba gûnâgûn [çeşit çeşit] çiçeklerle süslendirilmiş yeryüzüdür. O melik ise, ezel-ebed sultanı olan bir Zât-ı Mukaddestir ki, yedi kat semavat ve arzı ve içlerinde olan herşey, kendilerine mahsus lisanlarla o Zâtı takdis edip tesbih ediyorlar. Hem öyle bir Melik-i Kadîr ki, semavat ve arzı altı günde yaratarak, Arş-ı Rububiyetinde durup, gece ve gündüzü, siyah ve beyaz iki hat gibi birbiri arkası sıra döndürüp kâinat sayfasında âyâtını yazan ve güneş, ay, yıldızlar emrine musahhar, haşmet ve kudret sahibidir.

Yazılan satırlar, yaşanan âlemle iç içeydi. Her an görülen, her zaman bizimle beraber olan, her yerde hayatımızın bir parçası olan varlıklar ve olaylardı bu satırların konusu. İnsan da bu varlıkların, bu kâinatın bir parçasıydı ve yeri, yaratılmış olanların en yüksek mevkiinde idi:

Hayatın bir kelime-i mektubedir, kalem-i kudretle yazılmış hikmetnümâ bir sözdür. Görünüp ve işitilip Esmâ-ı Hüsnâya delâlet eder.

Hayatının saadet içindeki kemali ise, senin hayatının aynasında temessül eden Şems-i Ezelînin envârını hissedip sevmektir. Zîşuur olarak Ona şevk göstermektir. Onun muhabbetiyle kendinden geçmektir. Kalbin gözbebeğinde aks-i nurunu yerleştirmektir. İşte bu sırdandır ki, seni âlâ-yı illiyyîne [yücelerin yücesine] çıkaran bir hadis-i kudsînin meal-i şerifi olan, “Ben göklere ve yere sığmam, lâkin mü’min kulumun kalbine sığarım” denilmiştir.

Yazılan diğer eserler, Haşir Risalesi gibi matbaa yüzü göremedi. Onlar tıpkı birer mektup gibi tek tek yazılıp öylece isteyenlere ulaştırılıyordu. Görünürde de bu eserlerin geniş bir okuyucu kitlesine ulaşmasını sağlayacak hiçbir imkân yoktu. Tam tersine, şartlar, yazılanların orada, yazıldığı yerde kalmasını sağlayacak bir şekilde bir araya gelmişti. Müellifin bulunduğu yer, o günün ulaşım şartları içinde kuş uçmaz, kervan geçmez bir beldeydi; zaten bu nedenle, yalnız başına kalır da öylece unutulup gider düşüncesiyle oraya sürgün gönderilmişti. Yanına yaklaşabilenler, bir iki dakikalık da olsa bir sohbetine katılabilenler ise sınırlı sayıda kişilerdi; onlar da bu yüzden çeşitli sıkıntılara uğratılıyordu.

Fakat yeryüzünün bir köşesinde bir çiçek açtığı zaman, hemen o dakikada, çok uzak olmayan bir yerde böcekler uçar. Böceklerin adresi nasıl ele geçirdiğine kimse akıl erdiremez. Belki bir kısmında koku, bir kısmında ışık rol oynuyordur bu hadiselerin. Ama yapılan laboratuar deneylerinde, koku, ışık, zaman bildirecek ayrıntılar gibi düşünülebilen bütün ipuçları yok edildiği halde, belli bir çiçeğin açtığı dakikada, o çiçeğe ait böceklerin de, ondan bütünüyle habersiz bulundukları yerden, ona doğru uçuşa geçtikleri görülmüştür. Bu tabiat kanununa uygun bir şekilde, Risale-i Nur’ların telif edilmeye başlamasıyla hemen hemen aynı anda, bu eserlere doğru karşı konulmaz bir yöneliş ortaya çıktı. Önce civar köylerdeki, sonra git gide uzak belde ve şehirlerdeki insanlar, yeni yazılan eserleri gün gün takip etmeye başladılar. Artık bundan sonrası, telif edilen her yeni risaleye ulaşmak ve onu başkalarına ulaştırmak için, sonu gelmeyen bir yarıştı. Bu çapta bir ilgi, olağan şartlar altında, serbestçe yayılan ve geniş şekilde tanıtımı yapılan eserler için makul karşılanabilirdi belki; ama o günün imkânsızlıklarına, bir de “eserlerin yayılmaması için” uygulanan takip, baskı ve ceza yöntemleri eklendiğinde, ortaya, görmezlikten gelinemeyecek bir sonuç çıkmaktadır:

Bu çiçekler açtığı anda ona doğru uçuşa geçen böcekler, kendilerini sadece bir çiçeğin değil, pek çok tehlikenin de kucağına göz göre göre atmakta idiler.
(Bu yazı, Risale-i Nur Külliyatının ilk olarak telif edilmeye başladığı Barla günlerini anlatan ve Risale-i Nur hizmetinin doğuşunu inceleyen Barla Modeli adlı kitaptan alınmıştır. Bu kitap hakkında bilgiyi Morötesi blogunda (http://morotesi.blogspot.com) bulabilirsiniz.)

Hiç yorum yok: