Pazartesi, Ağustos 15, 2005

Yirmi İkinci Söz / İkinci Makam: 8

ÜÇÜNCÜ LEM’A / 1


Bak şu kâinat-ı seyyâlede, şu mevcudat-ı seyyârede cevelân eden zîhayatlara: Göreceksin ki, bütün zîhayatlardan herbir zîhayat üstünde, Hayy-ı Kayyûmun koyduğu çok hâtemleri vardır. O hâtemlerden bir hâtemi şudur ki:

O zîhayat, meselâ şu insan, adeta kâinatın bir misal-i musaggarı, şecere-i hilkatin bir semeresi ve şu âlemin bir çekirdeği gibi ki envâ-ı âlemin ekser nümunelerini camidir. Güya o zîhayat, bütün kâinattan gayet hassas mizanlarla süzülmüş bir katredir. Demek, şu zîhayatı halk etmek ve ona Rab olmak, bütün kâinatı kabza-i tasarrufunda tutmak lâzım gelir.

seyyâle akıp giden
seyyâre gezen
mevcudat varlıklar
cevelân etmek dolaşmak
zîhayat canlı
Hayy ezelî hayat sahibi olan ve bütün canlılara hayat veren Allah
Kayyûm varlığı kendisinden olan, bütün varlıkları yaratan ve varlıklarını devam ettiren Allah
hâtem mühür, damga
misal-i musaggar küçültülmüş nümune
şecere ağaç
hilkat yaratılış, yaratıklar
şecere-i hilkat kâinat ağacı
semere meyve
envâ neviler, türler
ekser çoğunluk, pek çok
câmi toplayan
hassas duyarlı
mizan ölçü
katre damla
halk etmek yaratmak
kabza-i tasarruf avucunun içinde tutarcasına dilediği gibi kullanma ve yönetme


YÜCE ALLAH, “hayat” dediğimiz esrarengiz varlığın üzerine nasıl kendisini tanıtan mühürler vurmuşsa, hayat verdiği herbir canlı varlığın üzerine de ayrı ayrı pek çok mühürler vurmuştur. Sürekli faaliyet içinde kaynayıp duran bu hareketli kâinatta dolaşan canlı varlıklar, böylece, gözün gördüğü her yerde, kendilerini var eden ve kendilerine can veren Rablerinin mühürlerini teşhir ederler. Onun için, canlılarla dolup taşan bu kâinatın her köşesi, aynı zamanda, Âlemlerin Rabbinden haberler taşıyan mühürlerle dolu bir marifet bahçesi demektir. Birinci Lem’ada geçtiği gibi herşey üzerinde Onun sikkesini okumasını öğrenen tevhid-i hakikî sahibi bir mü’min, dünyanın neresinde olsa, kendisini böyle bir marifet bahçesinde bulur; oradaki herhangi bir canlı, tek başına bir vahdâniyet tanığı olur ve ona Rabbini anlatır. Hattâ, herbir canlı, bu konuda bütün kâinatın anlattığı şeyi bildirecek bir potansiyele sahiptir; çünkü onda kâinat özetlenmiştir.

Risale-i Nur Müellifi, “Bak,” diyor bahsin girişinde. “Bak şu kâinat-ı seyyâlede, şu mevcudat-ı seyyârede cevelân eden zîhayatlara.” Bir marifet bahçesinin tam ortasında da olsa, insan, bakmadıkça, görmek niyetiyle bakmadıkça, etrafındakilerden bir nasip alması beklenemez. Bütün bir kâinatın verdiği tevhid dersini tek bir varlıktan işitebilmek için, önce, onun kâinat içindeki yerini ve kâinat ile ilişkisini bilmek ve dikkate almak gerekecektir ki, bu özelliğe daha önce Birinci Makamın Üçüncü Burhanında temas edilmiş ve bir miktar açıklama da yapılmıştı. Bu açıklamaların ışığında varlıkları tüm kâinat ile bir bütünlük içinde görmek hiç de zor olmaz. Zira bu kâinatta yer alan varlıklar, kurulmuş olan bir binaya sonradan gelişigüzel yerleştirilmiş eşyalar değildir. Onlardan herbiri, tıpkı bir bedenin organları, dokuları, hücreleri gibi, kâinatla bir bütün halinde planlanıp yaratılmış ve olması gereken yere yerleştirilmiştir. Bir defa, hepsinin yapıtaşları aynıdır; uzayın derinliklerindeki bir meteor ile okyanusun dibindeki bir balığın vücudunu meydana getiren parçacıklar arasında hiçbir fark yoktur. Bu varlıkların hepsi de aynı kanunlara uyar, aynı kuvvetler ve etkileşmelerle varlığını ve dış âlemle ilişkilerini devam ettirir. Hepsi aynı unsurlardan yararlanır ve benzer yerlerden hizmet alır—bir güneşle ısınırlar, aynı yıldızlarla yön bulurlar, bir su ile sulanır, bir havayı solurlar. Daha da ötesi, bütün bu varlıklar birbirleriyle öylesine karmaşık ilişkiler içindedirler ki, onlardan herhangi bir tanesinin eksikliği yahut bozulması—şimdiye kadar pek çok tecrübeyle ortaya çıktığı gibi—bu dünyanın düzeni için ciddî bir tehlike teşkil etmektedir. Gözümüzün önündeki varlık ister bir karınca olsun, ister balina, isterse bir canlı bedeninderki hücrelerden bir hücre, onun yapılışına, tâbi olduğu kanunlara ve büyük âlemle ilişkilerine dikkat eden bir insan, o tek varlıkta bütün bir kâinatın nümunesini görmekte zorlanmayacaktır.

Bu durum, ağaç-meyve ilişkisiyle de temsil edilebilir ki, Risale-i Nur’un pek çok yerinde bu temsile başvurulmaktadır. Gerçekten de, bu âlemin yaratılışından itibaren geçirdiği aşamalar, bir ağacın tâbi olduğu kanuna uygun bir seyir izlemiş ve tıpkı ağacın filizlenip boy atmasına, çiçek açıp meyve vermesine benzer şekilde gelişerek hayata elverişli hal almış, en sonunda da canlı türleri şeklindeki meyvelerini vermeye başlamıştır. Ağacın meyvesini gören kimse o ağacın böyle bir amaç için var olduğu sonucuna rahatlıkla varabilir; aynı şekilde, bu dünyayı şenlendiren hayat kalabalığına bakan kimse de, kâinat ağacının bu meyveleri vermek izere gelişmiş olduğunu açıkça görecektir. Tabii, bütün meyveler ağacın çekirdeğini sakladığı gibi, canlılar da, bir başka açıdan bakıldığında, içinde bütün bir âlemin özetini saklayan birer çekirdek olarak görülebilir. “Bütün kâinattan hasas mizanlarla süzülmüş bir katre” tanımı bu durumu çok güzel bir şekilde dile getirmektedir. Zira herbir canlıda bütün bir âlem özetlenmiş olduğu halde onlar birbirinin aynı değildir; herbiri, son derece ince ve duyarlı farklılıklarla birbirinden ayrılan formüllere sahiptir ve bu sayede böylesine muhteşem bir tür zenginliği içinde yeryüzünü şenlendirmişlerdir—tıpkı içlerinde bütün bir vücudun programını taşıdıkları halde bu programın belirli yerlerini uygulamakla görevlendirildikleri için birbirinden farklılaşan beden hücreleri gibi. O hücrelerden sinir hücresi de, kas hücresi de, kemik veya saç hücresi de aynı vücuda aittir, aynı vücutla birlikte planlanmış ve aynı vücudu özetleyecek şekilde yaratılmıştır. Herhangi bir hücrenin içindeki genetik kodlardan bütün bedenin formülünü çıkarabilecek mahir bir kimyager gibi, bu dünyadaki bir canlıyı göz önüne alan bir Risale-i Nur talebesi de, onda, ait olduğu kâinatın programını bulur, onun dilinden bütün bir âlemin anlattığı şeyi dinleyebilir.

Bütün bunlardan çıkarılacak ilk ve en açık sonuç ise, bir canlıya hükmetmek ile bütün bir kâinata hükmetmek, bir canlı yaratmak ile bir kâinat yaratmak, bir canlıyı terbiye ederek yaratılış amacına ulaştırmak ile bütün bir kâinatı terbiye etmek, yani bir canlıya rab olmakla bütün bir kâinata rab olmak arasında hiç mi hiç bir fark bulunmadığıdır: tıpkı bir hücre yaratmakla onun ait olduğu bedeni yaratmak arasında bir fark bulunmadığı gibi.

Hiç yorum yok: