Pazar, Eylül 11, 2005

Yirmi İkinci Söz / İkinci Makam: 11


DÖRDÜNCÜ LEM’A / 1


Bak, şu semâvâtın denizinde yüzen ve şu zeminin yüzünde serpilen rengârenk mevcudata ve çeşit çeşit masnuata dikkat et. Göreceksin ki, herbiri üstünde Şems-i Ezelînin taklit kabul etmez turraları vardır. Nasıl hayatta sikkeleri, zîhayatta hâtemleri görünüyor ve bir ikisini gördük. İhyâ üstünde dahi öyle turraları vardır. Temsil, derin mânâları fehme yakınlaştırdığından, bir temsille şu hakikati göstereceğiz.

semâvât gökler
zemin yeryüzü
mevcudat varlıklar
masnuat masnûlar, birer sanat eseri halinde yaratılmış varlıklar
şems güneş
Şems-i Ezelî varlığının başlangıcı olmayan ve isimlerinin tecellîleri bütün varlıkları kaplayan Allah
turra damga, mühür
sikke damga, mühür
hâtem damga, mühür
zîhayat canlı
ihyâ hayat verme, canlandırma
fehim anlayış



DAHA ÖNCE olduğu gibi, bu Lem’ada da bakışlarımız göklerin ve yerin harikulâde sanat eserlerine yönlendiriliyor. İkinci ve Üçüncü Lem’alarda sırasıyla hayatın ve canlıların üzerindeki tevhid mühürlerinden örnekler gördükten sonra, bu defa, canlılar âleminde hükmeden “ihyâ,” yani can verme fiiline odaklanacak ve onun üzerindeki mühürleri okumaya çalışacağız.

İman ilimleri söz konusu olduğunda, bu dünyanın ölçüleriyle tartılamayacak derin kavramlar karşısındayız demektir. Burada ele alınacak olan kavramları kanıtlamak ve açıklamak üzere, Risale-i Nur Müellifi yine temsil yöntemine başvurmaktadır ki, bu konuya Birinci Makamın başında değinilmişti. Şimdiki temsilimiz, Risale-i Nur’un birçok yerinde başvurulan güneş temsilidir; bu temsildeki “nuraniyet” ve “tecellî” hakikati, Allah’ın birliği ve Onun sınırsız isim ve sıfatları ile herşeyi kuşatan fiilleri hakkında bize ışık tutacaktır. Zira, kendisine benzetme yapılan güneş, birliğiyle ve ışık ve ısısının kuşatıcılığıyla, hergün üzerimize doğan ve gerçekliğinden asla şüphe edilmeyecek bir varlıktır. Ancak o maddî bir varlıktır ve sonradan var olmuş, yaratılmıştır. Benzetmenin daha öteye gitmemesi ve amacından sapmaması için, Bediüzzaman, bu temsile başvurduğu diğer yerlerde olduğu gibi burada da “Şems-i Ezelî” deyimini kullanmakta ve Yüce Allah’ın varlığının bir başlangıcı olmadığını, Onun kendi yarattığı varlıklara benzemek gibi kusurlardan uzak olduğunu vurgulamaktadır.




Meselâ, güneş, seyyarelerden tut, tâ katrelere kadar, tâ camın küçük parçalarına kadar ve karın parlak zerreciklerine kadar, şu güneşin misaliyesinden ve in’ikâsından bir turrası, güneşe mahsus bir eser-i nuranîsi görünüyor. Şayet o hadsiz şeylerde görünen güneşçiklerini, güneşin cilve-i in’ikâsı ve tecellî-i aksi olduğunu kabul etmezsen, o vakit herbir katrede ve ziyaya maruz herbir cam parçasında ve ışığa mukabil her şeffaf bir zerrecikte, tabiî, hakikî bir güneşin vücudunu bil’asâle kabul etmek gibi gayet derece bir divanelikle, nihayetsiz bir belâhete düşmekliğin lâzım gelir.

seyyare gezegen
katre damla
zerre çok küçük parça, molekül, atom
misaliye (buradaki anlamı) görüntüsel, görüntüler âlemine ait
in’ikâs yansıma
turra mühür, damga
mahsus özgü
nuranî nurlu, ışıklı, parlak
cilve tecellî, güzel bir şekilde belirme
tecellî görünme, belirme, yansıma
akis yansıma
ziya ışık
maruz karşı karşıya kalan
şeffaf saydam
bil’asâle doğrudan doğruya
divanelik delilik
belâhet ahmaklık, budalalık


TEMSİL, Risale-i Nur’un daha başka yerlerinde de açıklanan “nuraniyet” hakikatine işaret etmek suretiyle, bir yandan Yaratıcının varlık ve birliğini dile getirirken, diğer yandan da “asıl” ile “tecellî” arasındaki farkı ortaya koymaktadır.

Bu hakikat, “Güneş bir tek zat iken, nuraniyet vasıtasıyla her parlak şeyin yanında bulunuyor” temsiliyle gösterilmiştir ki,[1] gün ışığı altında parlayan herşey bu hakikati dile getirir: gezegenler, su damlaları, hattâ cam parçacıkları ve kar zerrecikleri gibi. Şu kadar var ki, parlayan herşey, kendi çapınca güneşe bir ayna olmakta, kabiliyeti ne kadarına elveriyorsa o kadar gün ışığını yansıtmaktadır. Bir çiy damlası da, bir gezegen de aynı güneşten ışık alır; ancak biri örümcek ağını, diğeri de gece semâsını süsler. Ne olursa olsun, her parlak şey, bize, ışığını yansıttığı güneşten haberler taşımaktadır. Onda güneşin bir yansıması vardır ki, doğrudan doğruya güneşten gelen parlak bir iz olarak, adeta o parlayan şeyin üzerine basılmış bir damga gibi, bu ışığın ve bu görüntünün güneşe ait olduğunu bildirir.

Burada, “asıl” ile “yansıma” arasındaki farkı iyice ayırt etmek gerekiyor. Yine güneş temsili üzerinden, Bediüzzaman bu farka eserlerinin çeşitli yerlerinde işaret etmiştir. Mesnevî-i Nuriye’deki bir Remizde, bu farklar üç madde halinde özetlenir:

1. Bir güneşin pek çok yansıması olabilir; güneşin bir oluşu, onun yansımalarını sınırlamaz. Yansımaların çokluğu da güneşin birliğine engel değildir.

2. Bildirmek başka, içermek başka şeydir. Bir damla, güneşin varlığından haber verir, ancak güneşi içine alamaz.

3. Birşeyin niteliklerini anlamak ile o niteliklere bizzat sahip olmak da farklı şeylerdir. Bir saydam zerre, yansıttığı ışıkla güneşin özelliklerini anlatır; ancak dile getirdiği özellikler o zerrenin kendisinde değil, onun anlattığı güneştedir.[2]

Bütün gezegenlerin ve yeryüzündeki her parlak şeyin üzerinde bir güneş yansıması gören insan, eğer bütün bu yansımaların tek bir güneşten geldiğini kabul etmeyecek olursa, onları neyle izah edecektir?

Bunun tek bir yolu varsı, o da, gökteki tek bir güneşin yerine, yansımalarda görünen sayısız güneşlerin bizzat varlığını kabul etmekten ibarettir. Zira gün ışığı altındaki herbir parlak şeyde bir güneşçik görünmektedir. Bu durumda, insan kendisini iki şık arasında bir seçim yapmak zorunda bulur:

Görünen şey ya bir yansımadır, ya da gerçek bir güneş…

Ancak bu şıklardan ikincisini seçmek, insanlardan en beyinsizinin bile bilinçli bir şekilde yapabileceği bir iş değildir.



Öyle de, Şems-i Ezelînin tecelliyât-ı nuraniyesinden ihyâ, yani “hayat vermek” Cihetinde, herbir zîhayat üstünde öyle bir turrası vardır ki, faraza bütün esbab toplansa ve birer fâil-i muhtar kesilseler, yine o turrayı taklit edemezler. Zira, herbiri birer mucize-i kudret olan zîhayatlar, herbiri o Şems-i Ezelînin şuaları hükmünde olan esmâsının nokta-i mihrakiyesi suretindedir.

tecelliyat tecellîler, görünmeler, yansımalar
tecelliyat-ı nuraniye nurlu yansımalar
ihyâ canlandırma, hayat verme
zîhayat canlı
turra mühür, damga
faraza varsayalım ki
esbab sebepler, vasıtalar
fâil iş yapan, eylemi gerçekleştiren
fâil-i muhtar kendi iradesiyle hareket eden, dilediğini yapan kimse
mucize-i kudret Allah’ın sonsuz kudretinin eseri olan ve benzeri yapılamayan şey
şua ışın
esmâ isimler, Allah’ın güzel isimleri
nokta-i mihrakiye odak noktası


GÜNEŞ TEMSİLİNDE olduğu gibi, bu âlemdeki varlıklar üzerinde de tek bir kaynaktan gelen yansımalar görünür. Bunlar, Âlemlerin Rabbine ait isimlerin, yani ünvanların—ki temsilde güneşin şuaları olarak ifade edilmiştir—yansımalarıdır. Özellikle canlılar üzerinde bu yansımalar göz kamaştırıcı bir hal almakta ve hiçbir şekilde taklit edilmesine imkân olmayan mühürlere dönüşmektedir. Her canlı varlık üzerinde görülen bu mühürlerden biri, belki de en esrarlısı, “ihyâ,” yani hayat vermekle ilgili olanıdır.

Hayat, gerçekten, kâinatın en esrarengiz hakikatidir ki, 30. Lem’anın 5. Nüktesi bu konu üzerinde ayrıntılı bir şekilde durmaktadır.[3] Biz bu âlemde, sayısız canlılar arasında yaşarız; onlardan bir kısmının canlanışına da bizzat tanık olmuşuzdur. Fakat cansız maddelerden yapılan bir bedenin nasıl canlandığına veya toprağın altına cansız giren bir tohumun oradan nasıl canlı çıktığına akıl erdiremeyiz. Bilim de, felsefe de bu konuda tam bir âcizliğe düşmekte ve hayatın nasıl ortaya çıktığına dair hiçbir açıklama getirememektedir.[4]

Fakat birşeye inanmak başka, akıl erdirememek başka şeydir. Ne kadar akıl erdiremesek de, hayatın varlığına inanmamak aklımızın köşesinden geçmiyor; çünkü o gözümüzün önünde yaratılıp duruyor ve bu dünyanın her tarafı canlılarla kaynıyor. İşte bu apaçık manzara, büyük küçük herbir canlı üzerine vurulmuş öyle bir damgayı apaçık gösteriyor ki, bir canlının yaratılışında rol oynayan su, hava, ışık gibi her türlü sebep bir araya gelse, bu sebeplerin bilinç ve iradeleri de olsa, yine o damganın bir benzerini yapamazlar, en küçük bir varlığa can veremezler.

Üstelik canlıların hayata kavuşturulması, tek bir fiilden ve tek bir ismin tecellîsinden ibaret bir iş de değildir. Yüce Yaratan, hayat verdiği herbir kulunu, güzel isimlerinin bir odak noktası haline getirmiştir. Ancak bütün bu tecellîler öylesine birlik ve bütünlük içinde ortaya çıkar ki, sanki ortada tek bir tecellî, tek bir yaratma var gibidir. Risale-i Nur Müellifi, bu durumu, gün ışığının içindeki renklere benzetir: Güneşten bize gelen, beyaz bir ışık olarak görünür. Oysa onun içinde tüm renkler barınmakta, yahut renklerin hepsi, tek bir ışık teşkil edecek şekilde parlamaktadır:

“Kâinatta tecellî eden isimler, devâir-i mütedahile [iç içe geçmiş daireler] gibi ve ziyadaki elvân-ı seb'a [ışığın yedi rengi] gibi birbiri içine giriyor, birbirine yardım ediyor, birbirinin eserini tekmil ediyor, tezyin ediyor [tamamlıyor ve süslüyor].

“Meselâ, Muhyî ismi birşeye tecellî ettiği vakit ve hayat verdiği dakikada, Hakîm ismi dahi tecellî ediyor, o zîhayatın yuvası olan cesedini hikmetle tanzim ediyor. Aynı halde Kerîm ismi dahi tecellî ediyor, yuvasını tezyin eder. Aynı anda Rahîm isminin dahi tecellîsi görünüyor; o cesedin şefkatle havâicini ihzar eder [ihtiyaçlarını hazırlar]. Aynı zamanda Rezzak ismi tecellîsi görünüyor; o zîhayatın bekasına lâzım maddî ve mânevî rızkını ummadığı tarzda veriyor, ve hâkezâ...”[5]

Temsil, böylece, etrafımızdaki sayısız canlılardan herbirini, İlâhî isimlerin rengârenk şualarının netleştiği birer odak noktası olarak gösteriyor. Yeri, göğü, her karış toprağı, her damla suyu milyonlarca tür canlının hesaba gelmez bireyleriyle kaynayıp duran bu âlem, bu temsille, gerçekten pek göz alıcı bir manzaraya bürünüyor ve seyrine doyulmaz bir hal alıyor.

Risalelerin önümüze açtığı irfan bahçelerindeki tefekkür gezimizde, böylece, “ehadiyet” bahsine gelmiş bulunuyoruz.

[1] 16. Söz, Risale-i Nur Külliyatı, c. 1, s. 73; 32. Söz, 2. Mevkıf, 2. Maksat, s. 277, 280.
[2] Mesnevî-i Nuriye, Katrenin Zeyli, Risale-i Nur Külliyatı, c. 2, s. s. 1308. Ayrıca bkz. s. 1312, 1319-20 (Hubab); s. 1328 (Habbe).
[3] Risale-i Nur Külliyatı, c. 1, s. 812.
[4] Bu konuda daha geniş bilgi için, Hayat Meydan Okuyor adlı kitabımızın aynı adı taşıyan bölümüne bakılabilir.
[5] 26. Mektup, 4. Mebhas, 4. Mesele, Risale-i Nur Külliyatı, c. 1, s. 505.

Hiç yorum yok: