Pazar, Ekim 02, 2005

Yirmi İkinci Söz / İkinci Makam: 13

DÖRDÜNCÜ LEM'A / 3

Zira, o şeyin zerrelerine, hususan tohum olsalar, öyle bir vaziyet verilmiş ki, o zerre, cüz’ü olduğu zîhayata bakar, onun nizamına göre vaziyet alır. Belki o zîhayatın bütün nev’ine bakar gibi, o nev’in devamına yarayacak her yerde zer’ etmek ve nev’inin bayrağını dikmek için kanatçıklarla kanatlanmak gibi bir keyfiyet alır. Belki o zîhayat, alâkadar ve muhtaç olduğu bütün mevcudata karşı muamelâtını ve münasebât-ı rızkıyesini devam ettirecek bir vaziyet tutuyor. İşte, eğer o zerre, bir Kadîr-i Mutlakın memuru olmazsa ve nisbeti o Kadîr-i Mutlaktan kesilse, o vakit o zerreye herşeyi görür bir göz, herşeye muhit bir şuur vermek lâzımdır.


Elhasıl: Nasıl şu katrelerde ve camın zerreciklerinde olan güneşçikler ve çeşit çeşit renkler, güneşin cilve-i aksine ve in’ikâsının tecellîsine verilmezse, birtek güneşe mukabil nihayetsiz güneşleri kabul etmek lâzım gelir; muhal ender muhal bir hurafeyi kabul etmek iktiza eder. Aynen bunun gibi, eğer herşey Kadîr-i Mutlaka verilmezse, birtek Allah’a mukabil, nihayetsiz, belki zerrât-ı kâinat adedince ilâhları kabul etmek gibi, yüz derece muhal içindeki bir muhali mevcut kabul etmek gibi bir divanelik hezeyanına düşmek lâzım gelir.

cüz’ parça
zîhayat canlı
nizam düzen
vaziyet durum
zer’ etmek ekmek
keyfiyet hal, durum, nitelik
belki aslında, gerçekte
alâkadar ilgili
mevcudat varlıklar
muamelât muameleler, işlemler, davranışlar
münasebât ilişkiler
münasebât-ı rızkiye beslenme ilişkileri
Kadîr-i Mutlak sınırsız güç sahibi
nisbet ilgi, ilişki
muhit kuşatıcı
şuur bilinç
katre damla
cilve-i akis yansıma ile ortaya çıkan güzel görüntü
in’ikâs yansıma
tecellî görünme, belirme, yansıma
mukabil karşı
muhal imkânsız
muhal ender muhal imkânsızlık içindeki imkânsızlık
zerrât-ı kâinat kâinatın parçacıkları
divanelik delilik
hezeyan saçmalama, sayıklama


BİR ÇİÇEĞİN veya bir sineğin tanrılık sıfatlarına sahip olabileceğini varsaymak hurafe olarak yeter; ancak Yüce Yaratıcının varlığına gözünü kapayanın hali bundan da kötüdür. O, herbir canlının herbir hücresine, hattâ herbir zerresine bu sıfatları ister istemez yakıştırmak zorundadır. Çünkü bir canlı vücudu nasıl büyük âlemin bir parçası ise ve onunla tam bir bütünlük içinde yaratılmışsa, o canlı vücudunun organları, dokuları ve hücreleri de o vücutla bir bütünlük içinde düzenlenmiştir. Birinci Makamın başında da geçtiği gibi, bu âlemdeki varlıkların bir yönden bakıldığında saray, bir başka yönden bakıldığında bir şehir, memleket veya âlem olarak görünmesi bu yüzdendir. Bu konuda özellikle tohum ve çekirdeklerin durumu hayret vericidir; çünkü onlardan herbiri (1) ait olduğu canlının, (2) o canlının ait olduğu türün, (3) o canlı ve türün ait olduğu âlemin durumunu, bütün bunlarla son derece karmaşık ilişkilerini ve besin zincirindeki yerini ve işlevlerini en ince ayrıntısına kadar dikkate alan bir düzenin eseri olarak yaratılmıştır.

Bir başka yerde, Risale-i Nur Müellifi, tohumların bu durumunu pek hoş bir üslûpla dile getirir. Bunu yaparken de, etrafımızda olup bitenlere hangi gözle bakmamız gerektiğine dair güzel bir ders verir:

“Fâtır-ı Hakîm [varlıkları hiç yoktan ve sonsuz hikmetiyle Yaratan], onların mânevî dualarını kabul edip ki, bir taifenin tohumlarına kıldan kanatçıklar verir; her tarafa uçup gidiyorlar, taifeleri namına esmâ-i İlâhiyeyi [İlâhî isimleri] okutturuyorlar (ekser dikenli nebâtat ve bir kısım sarı çiçeklerin tohumları gibi). Ve bir kısmına da, insana lâzım veya hoşuna gidecek güzel et veriyor, insanı ona hizmetkâr edip her tarafa ekiyor. Bazı taifelerine de, hazmolmayacak sert bir kemik üstünde hayvanlar yutacak bir et veriyor ki, hayvanlar onu çok taraflara dağıtıyorlar. Bazılara da çengelcikleri verip her temas edene yapışıyor; başka yerlere giderek taifesinin bayrağını dikerler, Sâni-i Zülcelâlin [sonsuz büyüklük sahibi Yaratıcının] antika sanatını teşhir ediyorlar. Ve bir kısmına da—acı düvelek denilen nebâtat gibi—saçmalı tüfek gibi bir kuvvet verir ki, vakti geldiği zaman onun meyvesi olan hıyarcık düşer, saçmalar gibi birkaç metre yerlere tohumcuklarını atar, zer' eder, Fâtır-ı Zülcelâlin zikir ve tesbihini kesretli lisanlarla söylettirmeye çalışırlar. Ve hâkezâ, kıyas et.

“Fâtır-ı Hakîm ve Kadîr-i Alîm, kemâl-i intizamla, herşeyi güzel yaratmış, güzel teçhiz etmiş, güzel gayelere tevcih etmiş, güzel vazifelerle tavzif etmiş, güzel tesbihat yaptırıyor, güzel ibadet ettiriyor.

“Ey insan! İnsan isen, şu güzel işlere tabiatı, tesadüfü, abesiyeti, dalâleti karıştırma, çirkin etme, çirkin yapma, çirkin olma.”[1]

Bir tohumun şu hali, onun herşeye gücü yeten ve herşeyi bilen bir Yaratıcı tarafından var edildiğini açıkça gösterirken, insan eğer o Yaratıcıyı kabul etmeyecek olursa, bu defa o tohumun, hattâ canlı vücudundaki zerrelerin, herşeyi görecek bir göze ve herşeyi kapsayacak bilince sahip olduğunu iddia etmek zorunda kalmayacak mıdır?

Bu, tıpkı gökteki güneşin varlığını inkâr eden bir adamın haline benzer. Tek bir güneşin varlığını kabul etmeyen adam, buna karşılık, gün ışığını yansıtan yağmur damlaları ve cam parçaları gibi parlak şeyler sayısınca küçük güneşlerin gerçekten var olduğuna inanmak ve o parçacıkların üzerindeki birer yansımadan başka birşey olmayan o güneş görüntülerinin herbirine gerçek birer güneş gözüyle bakmak zorundadır. Nitekim bugün kâinatı ve hayatı Allah’ın eseri olarak görmemekte direnen teoriler, aynen bu örnekteki gibi, Yüce Allah’ın sıfatlarını maddede, maddenin çeşitli bileşiklerinde, yahut tesadüf ve tabiat gibi kavramlarda aramaktadırlar. Bir canlının akıllara durgunluk veren bir özelliğini anlatırken bunu Allah’ın düzenlemiş olduğuna dair bir ifadeye asla yer vermeyenler, buna karşılık, “Hayvan böyle bir yetenek geliştirmiştir” veya “Evrim bunu böyle düzenlemiştir” gibi iddialarla, “kâinatın zerreleri sayısınca tanrılar” icad etmek zorunda kalmaktadırlar.

[1] 24. Söz, 4. Dal, a.g.e., s. 156.

Hiç yorum yok: