Pazar, Kasım 06, 2005

Yirmi İkinci Söz / İkinci Makam: 16

DÖRDÜNCÜ LEM'A / 6

ÜÇÜNCÜ PENCERE: Zerrelerden mürekkep bir parça toprak, herbir çiçekli ve meyveli nebâtâtın neşvünemâsına menşe olabilir bir kâseyi o zerreciklerden doldursan, bütün dünyadaki her nevi çiçek ve meyveli nebâtâtın tohumcukları ki, o
tohumcuklar hayvânâtın nutfeleri gibi, ayrı ayrı şeyler değil—nutfeler bir su olduğu gibi, o tohumlar da karbon, azot, müvellidülmâ, müvellidülhumuzadan mürekkep—mahiyetçe birbirinin misli, keyfiyetçe birbirinden ayrı, yalnız kader kalemiyle, sırf mânevî olarak aslının programı tevdi edilmiş. İşte, o tohumları nöbetle o kâseye koysak, herbiri harika cihâzâtıyla, eşkâl ve vaziyetiyle zuhur edeceğini, vuku bulmuş gibi inanırsın.


mürekkep terkip edilmiş, bileşik, meydana gelen
nebâtat bitkiler
neşvünemâ büyüyüp gelişme
menşe kaynak
hayvânat hayvanlar
nutfe dölsuyu
müvellidülmâ hidrojen
müvellidülhumuza oksijen
mahiyet nitelik
keyfiyet hal, durum, nitelik
misil benzer
tevdi etmek vermek, bırakmak
cihâzat cihazlar, organlar
eşkâl şekiller, biçimler
zuhur etmek belirmek



BİTKİLERİN İÇİNDE cereyan eden mucizelerin bir tarafında ışık, hava, su, toprak gibi dış unsurlar varsa, diğer tarafında da bitkinin içindeki olağanüstü sistemler vardır. Bu sistemler, görünürde birbirine çok benzeyen, hattâ aynı hammaddeden yapılan tohum ve çekirdeklerin üzerinde kurulmuştur. Başlangıcı birbirine böylesine benzeyen bitkilerin ulaştığı sonuç ise, menekşe ile incir ağacı, buğday ile ceviz ağacı gibi, aralarında dağlar kadar fark bulunan yüz binlerce türdür. Birbirine bu kadar benzer şekilde toprağa girenlerin oradan böylesine farklı şekillerde çıkması, gözlerimizin önünde cereyan eden bir mucizeden başka nedir?

Bu işin toprakla fazla bir alışverişinin olmadığını, insanlık on yedinci yüzyıldan beri biliyor. O tarihte Hollandalı hekim Jean Baptiste van Helmont, fırında kuruttuğu 90 kg toprağa 2,5 kg ağırlığında bir söğüt fidanı dikmiş, beş sene sonra bu fidanın 76 kiloyu aşan bir ağaca dönüştüğünü, topraktan ise topu topu 60 gramlık bir kısmın eksildiğini gözlemişti. Biz bir ağaca baktığımız zaman, aynen bunun gibi, birkaç gram toprak kullanarak havadan, sudan, ışıktan yüzlerce kilo ağaç, yaprak, çiçek ve meyve çıkaran bir mucize seyretmekteyizdir. Bu mucizenin mekanizmasında ise, az önce adları geçen hidrojen, oksijen, karbon ve azot adlı dört element üzerine kurulmuş genetik kodlar vardır. Bunları barındıran tohum veya çekirdekleri birer kitap olarak da düşünebiliriz. Kitaplar nasıl birbirine benzer kâğıt, karton ve mürekkep kullanılarak meydana getirildikleri halde birbirinden çok farklı şeyler anlatırlarsa, tohum ve çekirdekler de, dölsuyunda olduğu gibi, birbirlerinin aynı malzeme ile ve birbirine benzer şekilde yapılırlar; ancak onlarda yazılı olan şey, çok farklı bitkilerin, çiçeklerin, ağaçların programlarıdır.

Belki de onları bilgisayar disklerine benzetmek daha gerçekçi olacaktır; çünkü toz kadar bir tohumda yazılan şeylerin içinde, düzinelerce kitaba sığmayan bilgiler vardır. Ancak bilgisayar benzetmesi de bu konuda hayli yetersiz kalacaktır. Çünkü tohumdaki bilgilerden çıkan şeyde hayat vardır. Oysa tohum da, tohumda yazılanlar da, tohumun kullandığı malzemeler de tümüyle cansız maddelerden ibarettir. Yüz binlerce bitkiden hangisinin tohumunu bir saksı toprağın içine atsak, bir süre sonra ondan hayatın fışkırdığını ve dalların mimarîsiyle, yaprak ve çiçeklerin işlemesiyle, meyvelerin renk ve tatlarıyla akılları hayrette bırakan bir sanatın çeşit çeşit eserlerini sergilediğini görürüz. Buna dair bilgimiz o kadar kesindir ki, toprağa bir tohum attığımız zaman, o tohumdan neyin çıkacağını peşin peşin biliyoruzdur. Gerçi o bir kâse toprağın içinde olup bitenler aklın alacağı birşey değildir; ama bu mucizeye binlerce defa tanık olmamız, bizde tohumun geleceği ile ilgili hiçbir şüphe bırakmamıştır.


Eğer o zerreler, herbir şeyin herbir hal ve vaziyetini bilen ve herşeye, ona lâyık vücudu ve vücudun levâzımâtını vermeye kadîr ve kudretine nisbeten herşey kemâl-i suhuletle musahhar olan bir Zâtın memuru ve emirber bir vazifedarı
olmazlarsa; o toprağın herbir zerresinde, ya bütün çiçekli ve meyvedarların adedince mânevî fabrikalar ve matbaalar, içinde bulunması lâzım gelir ki, o cihazatları ve eşkâlleri birbirinden uzak ve birbirinden ayrı mevcudat-ı muhtelifeye menşe olabilsin, veya bütün o mevcudata muhit bir ilim ve bütün onların teşkilâtına muktedir olacak bir kudret vermek lâzımdır—tâ bütün onların teşkilâtına medar olsun. Demek, Cenâb-ı Haktan nisbet kesilse, toprağın zerrâtı adedince ilâhlar kabul edilmesi lâzım gelir. Bu ise, bin defa muhal içinde muhal bir hurafedir.


levâzımat gerekli olan şeyler
kadîr gücü yeten
kemâl-i suhulet tam bir kolaylık
musahhar boyun eğmiş, uysal
emirber emir altında
vazifedar görevli
meyvedar meyveli
cihazat cihazlar, organlar
eşkâl şekiller, biçimler
mevcudat-ı muhtelife çeşitli varlıklar
menşe kaynak
muhît kuşatıcı
teşkilât örgütlenme
muktedir gücü yeten
medar dayanak noktası; sebep, vesile
nisbet ilgi, ilişki
zerrat zerreler
muhal imkânsız


BİR TOHUM veya çekirdeğin başından geçecek olan hadiseler hakkındaki bilgimiz, gözlemlerimize dayanır. Biz bu işlerin hep böyle olduğunu görür ve aynı koşullar tekrarlanınca aynı sonuçların da tekrarlanacağını düşünürüz. Bir bahçe düzenlemek için bu kadar bilgi yeterli olabilir; ancak bir tohumdan bir ağacı çıkarabilmek, yani o ağacın programını tohumun içine yazmak için bundan çok daha fazlası gereklidir. Zira bir yandan ışık ve atmosfer gibi dış etkenlerin özelliklerini, diğer yandan da ortaya çıkacak ağacın dış dünya ile ilişkilerini en derin ayrıntılarına varıncaya kadar kuşatan bir bilginin eseri, tohumun içinde mevcuttur. Besbelli, on binlerce sayfalık bilgiyi bir tohum içine yazan, herşeyin mevcut halini bildiği gibi, gelecekteki durumunu da bilmektedir.

Fakat tohumu ağaç yapmak için sadece bilgi de yetmez. Çünkü bilgi ile açıklanabilecek olan, tohumdaki genetik programdan ibarettir. Bu program işlemeye başladığında, sanki toprağın içinde ve üstünde görünmez kalıplar kurulmuştur. Kökler, dallar, yapraklar, çiçekler, meyveler hep bu kalıplara göre büyük, gereken şekli alınca dururlar. Bu, tek bir bitki için, hattâ bir bitkinin tek bir yaprağı için bile, milyarlarca hücreyi kapsayan çok geniş bir operasyon demektir. Bir yaprağın belli bir şekli almasına kadar, kimi yerde hücreler çoğalmaya devam ederken, kimi yerde duracak; yaprağın biçim ve desenleri, hep yerinde ve zamanında durmasını bilen hücreler sayesinde belirecektir. Oysa tohumda veya ağacın herhangi bir yerinde, hücrelerin bu durumundan haberdar olacak ve herbirine gereken zamanda gereken emirleri verebilecek bir merkez yahut mekanizma yoktur. Bu iş için, ağacın tümünü birden, bütün hücreleriyle ve geçmiş ve geleceğiyle beraber gören bir ilim ve bütün hücrelere birden emrini dinletecek bir kudret gerekir ki, bunlar ağacın veya toprağın kendisinden beklenebilecek şeyler değildir. Böyle bir ilme ve kudrete sahip olan tek bir Yaratıcıyı kabul etmeyen adam, olsa olsa, toprağa giren ve topraktan çıkan şeylere bakacak, sonra da “Buraya hangi tohum girse ona uygun bir yapıyla oradan çıkıyor” diyerek, herbir ağacı ve bitkiye uygun kalıpların bir avuç toprakta bulunduğu sonucuna varacaktır. (Modern bilimde böyle sonuçlara varılmıyorsa, bunun nedeni, modern bilimin böyle soruları sormayışıdır!)

Burada da, bir önceki Pencerede olduğu gibi, bir teshir fiili karşımızda apaçık beliriyor ki, yerde ve gökte, bitkilerle ilgili ne varsa bu fiilin muhatabıdır. Fail ise, ilim ve kudreti sonsuz bir Yaratıcıdır ki, herşey Onun emrini dinler, her iş Onun dilediği gibi olur. Bu sıfatların eseri apaçık göründüğüne göre, sahibi de mutlaka olmalıdır: İlmin eseri varsa, sahibi de vardır; kudretin eseri varsa, sahibi de vardır. Önemli olan, bu sıfatların kime yakıştığını doğru bir şekilde belirleyebilmektir:

Tek bir Yaratıcıya mı, yoksa cansız ve bilinçsiz toprağın zerrelerine mi?

Hiç yorum yok: