Salı, Mart 07, 2006

Yirmi İkinci Söz / İkinci Makam: 23

ALTINCI LEM’A / 1


Hâlık-ı Zülcelâlin nasıl ki mahlûkatının herbir ferdinin başında ve masnuâtının herbir cüz’ünün cephesinde ehadiyetinin sikkesini koymuştur. (Nasıl ki, geçmiş Lem’alarda bir kısmını gördün.) Öyle de, herbir nev’in üstünde çok sikke-i ehadiyet, herbir küll üstünde müteaddit hâtem-i vâhidiyet, tâ mecmu-u âlem üstünde mütenevvi turra-i vahdet, gayet parlak bir surette koymuştur.

Hâlık-ı Zülcelâl sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi olan Yaratıcı
mahlûkat mahlûklar, yaratıklar
masnuat masnûlar, birer sanat eseri halinde yaratılmış varlıklar
cüz parça
ehadiyet Allah’ın ehad oluşu, herşeydeki birlik tecellîsi
nevi tür
küll bütün, parçalardan (cüzlerden) meydana gelen bütün
müteaddit çeşitli
hâtem-i vâhidiyet birlik damgası
mecmu-u âlem âlemin tümü
mütenevvi türlü, çeşit çeşit
vahdet birlik

BU LEM’ADA incelenen manzara, Birinci Makamın Altıncı Burhanında çizilen kâinat tablosudur. Orada da işaret edildiği gibi, bu tabloya bakış açımız, Risale-i Nur tefekkürünün en önemli özelliklerinden birini teşkil etmektedir. Bu bakış açısında,

(1) ayrıntıları kaybetmeden varlıkları bir bütün olarak görebilmek,

(2) bu işlemi çeşitli ölçeklerde tekrarlayabilmek esastır.

Ayrıntıları için Altıncı Burhana başvurabileceğiniz bu yöntemde, herhangi bir varlık yahut varlıklar topluluğu, bir ölçekte bir bütün teşkil ederken, daha yukarı düzeydeki bir başka bütünün de parçası olarak incelenmekte; her iki halde de parçalar ve bütünler arasındaki ilişkiler, önümüze pek çok birlik delilleri sermektedir. Bunun sonucu olarak, bir topluluğun bireylerinde veya bir vücudun parçalarında okuduğumuz mühürler (meselâ ehadiyet mührü), topluluklarda veya vücudun bütününde de karşımıza çıkmakta, toplulukların üzerindeki mühürler de (meselâ vâhidiyet mührü) o topluluğun bireyleri üzerinde ayrıca gözlenebilmektedir. Aynı durum, zerreden âlemlere kadar bütün varlık tabakaları için söz konusudur. Bundan önceki Lem’alarda, daha ziyade bireyler ve cüzler üzerindeki mühürler ele alınmıştı. Bu defa aynı mühürleri, daha başka birlik mühürleriyle beraber, türler ve topluluklar üzerinde inceliyoruz. Özetle:

1. Herhangi bir varlık üzerine nasıl Yer ve Gökler Rabbinin bir ehadiyet damgası vurulmuşsa, o varlığın ait olduğu türün üzerinde de, aynı damga, daha geniş bir ölçekte okunur. O varlık da, o topluluk da her haliyle ilân eder ki, onu yaratan ve yaşatan, bütün âlemlerin yaratıcısıdır. Bu hakikat, 20. Mektubun 2. Makamının 10. Kelimesindeki “tecellî-i ehadiyet” maddesinde şöyle özetlenmiştir:

“Sâni-i Zülcelâl, cisim ve cismanî olmadığı için, zaman ve mekân Onu kayıt altına alamaz. Ve kevn ve mekân, Onun şuhuduna ve huzuruna [herşeyi görmesine ve her yerde hazır bulunmasına] müdahale edemez. Ve vesâit ve ecram [vasıtalar ve cisimler], Onun fiiline perde çekemez. Teveccühünde tecezzî ve inkısam olmaz [varlıklara yönelişinde bölünme söz konusu olmaz]. Birşey birşeye mâni olmaz. Hadsiz ef'âli, bir fiil gibi yapar. Onun içindir ki, bir çekirdekte koca bir ağacı mânen derc ettiği gibi, bir âlemi birtek fertte derc edebilir. Bütün âlem, birtek fert gibi dest-i kudretinde çevrilir. Şu sırrı başka Sözlerde izah ettiğimiz gibi, deriz ki:

“Nasıl ki nuraniyet itibarıyla bir derece kayıtsız olan güneşin timsali herbir cilâlı, parlak şeyde temessül eder. Binlerle, milyonlarla aynalar nuruna mukabil gelse, birtek ayna gibi, inkısam etmeden, bizzat herbirinde cilve-i misaliyesi bulunur. Eğer aynanın istidadı olsa, güneş, azametiyle onda âsârını gösterebilir. Birşey birşeye mâni olamaz. Binler, bir gibi ve binler yere bir yer gibi kolay girer. Herbir yer, binler yer kadar o güneşin cilvesine mazhar olur.”[1]

2. Varlık mertebeleri, kendi cüzlerine küll olmak itibarıyla, pek çok vâhidiyet mühürlerini de üzerlerinde taşırlar ve kendilerini var edenin ve üzerlerinde tasarruf edenin bir olduğunu gösterirler. Gerçekte, onların üzerinde eserini gösteren İlâhî isim ve fiillerin herbiri birer vâhidiyet damgası demektir; çünkü o isimler ve fiiller, o varlıklarla beraber bütün bir âlemi kuşatan isim ve fiillerin tâ kendileridir. Bediüzzaman, eserlerinin birçok yerinde çeşitli açılardan ele aldığı bu durumu, 2. Şuanın 3. Makamının başında şöyle açıklar:

“Evet, bu kâinat bin birlikler perdeleri içinde sarılı bir gül goncası gibidir. Belki esmâ ve ef'âl-i umumiye-i İlâhiyenin adedince vahdetleri giymiş birtek insan-ı ekberdir [İlâhî isim ve fiillerin sayısınca birliklere bürünmüş büyük bir insandır]. Belki, envâ-ı mahlûkat sayısınca dallarına vahdetler, birlikler asılmış bir şecere-i tûbâ-i hilkattir.

“Evet, kâinatın idaresi bir ve tedbiri bir ve saltanatı bir ve sikkesi bir, bir, bir, bir, tâ bin bir bir birler kadar...

“Hem bu kâinatı çeviren isimler ve fiiller bir iken, herbiri kâinatı veya ekserisini ihata eder. Yani, içinde işleyen hikmeti bir ve inayeti bir ve tanzimatı bir ve iaşesi bir ve muhtaçlarının imdatlarına koşan rahmet bir ve o rahmetin bir şerbetçisi olan yağmur bir—ve hâkeza, bir, bir, bir, tâ binler bir birler...

“Hem bu kâinatın sobası olan güneş bir, lâmbası olan kamer bir, aşçısı olan ateş bir, levazımat deposu ve hazineli direği olan dağ bir, sakacı ve sucusu bir ve bağları sulayan süngeri bir—ve hâkeza, bir, bir, bir, tâ bin bir birler kadar...

“İşte, âlemin bu kadar birlikleri ve vahdetleri güneş gibi zâhir birtek Vâhid-i Ehade işaret ve delâlet eden bir hüccet-i bâhiredir.

“Hem kâinat unsurlarının ve nevilerinin herbirisi bir olmasıyla beraber, zeminin yüzünü ihata etmesi ve birbirinin içine girmesi ve münasebettarâne ve belki muavenetkârâne birleşmesi, elbette mâlik ve sâhip ve sânilerinin bir olmasına bir alâmet-i zâhiredir.”[2]

Zerreden yıldızlara kadar küçük büyük her varlıkta ve varlık âleminin tümünde böylece birlik damgalarının vurulmuş olduğu, 20. Mektubun 2. Makamında, 4. Kelimenin sonunda şu ifadelerle özetlenir:

“Sâni-i Zülcelâl, âlem-i ekberin heyet-i mecmuasında bir sikke-i kübrâsı [büyük âlemin tümünde büyük bir mührü] olduğu gibi, bütün eczasında ve envâında dahi birer sikke-i vahdet koymuştur. Âlem-i asgar [küçük âlem] olan insanın cisminde ve yüzünde birer hâtem-i vahdâniyet bastığı gibi, herbir âzâsında dahi birer mühr-ü vahdeti vardır. Evet, o Kadîr-i Zülcelâl herşeyde, külliyatta ve cüz’iyatta, yıldızlarda ve zerrelerde birer sikke-i vahdet koymuştur ki, Ona şehadet eder; ve birer mühr-ü vahdâniyet basmıştır ki, Ona delâlet eder.”[3]
[1] Risale-i Nur Külliyatı, s. 462.
[2] A.g.e., s. 858.
[3] A.g.e., s. 455.

Hiç yorum yok: