Pazar, Temmuz 23, 2006

Ayetler ve İbretler / 48

Kıyamet çok yakın
Ümit Şimşek


[Bu program hergün 7:50, 16:40 ve 3:00'de Dost TV'de yayınlanmaktadır]

Onlar o günü uzak görüyor.
Biz ise yakın görüyoruz.
Meâric Sûresi, 70:6-7

KUR’ÂN’IN en çok tekrarladığı uyarılarından biri, kıyametin yakın oluşu ile ilgilidir. Âyetler, o büyük günden, her an geliverecekmiş gibi söz eder. Biz de o gün hiç gelmeyecekmiş gibi yaşarız.

Kıyamet gününü Kur’ân’ın gösterdiği şekilde çok yakın görmek, bizim baktığımız yerden pek kolay olmuyorsa, bunun sebebi, bakış açımızın darlığından başka birşey değildir. Kâinat içinde çok küçük bir yere, zaman çizgisinde de çok dar bir aralığa sıkışmış durumda iken, ancak burnumuzun dibinde olanı görebiliyoruz; onun ötesinde kalan şeyler ise, ne kadar yakınımızda olursa olsun, bize pek uzak görünüyor. Yahut hiç görünmüyor.

Fakat bizim bu günümüz ve bu ânımız sabit kalmadığı gibi, bu bakış açımız da sabit kalacak değildir. Zaten bu dünyada hiçbir şey sabit değildir; zaman ise hiç sabit değildir. Çeşitli varlık mertebelerinde, zaman denen şey çok farklı şekillerde algılanır.

Bir milyar sene, bizim gözümüze sonsuzluk gibi görünebilir. Fakat orta çapta bir yıldız için, bir milyar sene, bir ömrün onda biri demektir.

Diğer yandan, bir saniye sürecek bir mutluluk için hiçbirimiz yatırım yapmayız. Fakat bu bir saniye içinde, atom-altı parçacıklardan milyarlarca nesil gelip geçebilir. Onlar için bir kâinat ömrü anlamına gelen şey bize bir nefes alma imkânı bile vermiyor. Bizim tüm insanlık tarihimiz ise, yıldızların takviminde zamandan bile sayılmıyor.

Daha bu dünyada, maddî âlemde iken zaman bu kadar farklı şekillerde algılanırsa, kabir ve âhiret âlemleri için neler söyleyebiliriz?

Bu konuda söyleyebileceğimiz tek bir şey varsa, o da, oralarda zamanın buradaki gibi işlemediğinden ibarettir, o kadar.

Bir mezarlık, bize, ölülerin yüzlerce senedir yattığı bir yer olarak görünür. Daha da kıyamete kadar kaç asır bekleyeceklerini Allah bilir!

Acaba öyle mi?

Yoksa, uykuya daldığında vaktin nasıl geçtiğini anlamayan adamlar gibi, toprağın altına girenler de ertesi sabah kendilerini haşir meydanında mı buluyorlar?

Belki de o arada asırlar, yahut çağlar, yahut milyarlarca yıl geçmiştir.

Belki de kâinat yıkılmış, yeni baştan kurulmuştur.

Ama uyuyanlar bunu nereden bilecek? Bir saat ile milyarlarca sene arasını nasıl ayırt edecek?

Yalnız şurası kesindir:

O günün geleceğini ummayanlar, haşir sabahında gözlerini açtıkları vakit, arkada bıraktıkları dünya hayatını pek de öyle uzun uzadıya yaşanmış bir hayat olarak görmeyecekler:


O günü gördüklerinde, sanırlar ki, dünyada ya bir gece kalmışlardır, ya da bir kuşluk vakti.[1]

Kıyametin bize pek uzak görünmesinin bir nedeni de, kendimizi bu dünyada bâki tevehhüm etmemizdir. Onun için, birisi kalkıp da bize “Kıyamete yüz sene var” dese rahatsız oluruz; “Bin sene var” diyecek olsa rahatlarız. Fakat biz bugün ölecek olsak, kıyametin yarın kopması ile bin sene sonra kopması arasında bizim için ne fark kalır?

Bugün ölme ihtimalimiz ise hiç de uzak sayılacak bir ihtimal değildir. Bu ihtimal, önümüzdeki yıllar içinde hepimizin başına gelmiş olacaktır. Dün bu saatlerde İstanbul şehrinde nefes alıp verenlerden 130 kadarı bugün toprağın üstünden altına intikal etmiş bulunuyor. Onların da hiç değilse bir kısmı, ölümü bu kadar kendilerine yakın bilmiyordu.

Bu dar âlemin sınırlarından kurtulduktan sonra, elbette ki kıyamet ve âhiret bize o kadar uzak görünmeyecektir. Onun için, kıyamet tarihini, kendimiz hakkında, ölüm tarihimiz olarak düşünürsek, Kur’ân’ın bakış açısına biraz daha yaklaşmış oluruz.

Bu konuda insanların en gerçekçi olanları, hiç kuşku yok ki, Sahâbîler idi. Kur’ân’ın ve Allah Resulünün uyarıları onlara öyle bir duyarlılık kazandırmıştı ki, kuvvetli bir rüzgâr estiği zaman, onlar “Kıyamet kopuyor” zannıyla Mescid-i Nebevîye sığınıyorlardı.

Onların hali bugünün insanına gülünç geliyor. Çünkü bugün yaşayanlar, o zamandan bu yana geçen asırlar içinde kıyametin hâlâ kopmamış olduğunu görüyorlar.

Acaba onların bulunduğu yerden bizim duyarsızlığımız nasıl görünüyor dersiniz?

Yoksa onlar da bize baktıkları zaman, atom-altı parçacıkların saniye içinde gelip geçiveren nesillerini görüyor olmasınlar?

[1] Nâziât Sûresi, 79:46.


Kitap hakkında bilgi için:
http://morotesi.blogspot.com

1 yorum:

Müslümet dedi ki...

Ölüm, sonsuzluk yurdunun kapısı değil midir?
Kıyamet, o dehşet içinde Rahmet değil midir?
Ebede yolculukta, yol üzerindeki engellerin kaldırılması değil midir?
Mahşer, dostlarla toplaşmanın ilk adresi değil midir?
Buyursun gelsin baş göz üstüne.

Ah!.. bir de yüzümüzün karası olmasaydı!..