Cumartesi, Eylül 16, 2006

Ayetler ve İbretler / 57

İnsan, beyan ve Kur’ân
Ümit Şimşek


[Bu program hafta içi hergün 7:50, 16:40 ve 3:00'de Dost TV'de yayınlanmaktadır]

Rahmân,
Kur’ân’ı öğretti.
İnsanı yarattı,
Ona beyânı öğretti.
Rahmân Sûresi, 55:1-4
KONUŞMA ve anlama yeteneği, insanın en akıl almaz özelliği ve Rabbinin ona en büyük bir lütfudur.

İnsan konuşur. Hem de pek kolay konuşur.

Üstelik konuşulanı da anlar.

Fakat nasıl konuştuğunu, nasıl anladığını anlayamaz.

Bilim dünyası bu konuda tam bir acz içindedir. Herşeye bir kulp takmaya çalışan ve canlılar dünyasındaki mucizeleri tesadüfe mal etmek için sayısız senaryoların altına imza atan evrimciler bile, sıra “konuşma” denen mucizeye geldiğinde, insanın nasıl olup da böyle bir yetenek kazandığına akıl erdiremediklerini itiraf etmektedirler.

“Beyan” dediğimiz hadisenin iki yönü vardır ve iki yönü de birbirinden göz kamaştırıcı birer mucizedir:

Anlatmak ve anlatılanı anlamak. Yahut, en geniş anlamıyla, konuşmak ve konuşulanı anlamak.
Bunlardan biri kusursuz bir şekilde işleyecek bile olsa, diğeri olmaksızın bir işe yaramaz. Nitekim bazı konuşma bozukluklarında, hasta, konuşsa bile konuşulanı anlamamakta, hattâ kendi konuştuğunu bile anlamamakta, ağzından çıkan sözler de anlamsız bir kelime yığınına dönmektedir.

Beyan mucizesinin başlangıcı, duygu ve düşünce dünyamızın derinliklerine uzanır. Duygu ve düşüncelerimizin kendisi de aslında bir başka muammâ yumağıdır. Düşünürüz, fakat nasıl düşündüğümüzü bilmeyiz. Hissederiz, pek çok duyguyu yaşarız. Ama bunu nasıl becerdiğimize de aklımız ermez.

Sonra, bir akıl almaz işi daha, nasıl yaptığımızı anlayamadan beceririz:

Düşüncelerimizi, kelime denen sembollere yükleriz.

Kelimeler hafızamızın derinliklerinden nasıl çağrılır, onu da bilmeyiz.

Fakat onları peş peşe dizer, daha önce hiç kurmadığımız cümleler kurarız.

Bu arada, beden içindeki görevini bitirip de artık vücut için zararlı bir egzos gazı haline gelmiş olan hava, ufacık bir alana yerleştirilmiş ses tellerinin içinden geçerken, yine nasıl becerdiğimizi bilmeden, o telleri titreştirir ve az önce hayalimizde bulunan kelimeleri bu titreşimlere yükleriz.

Derken, dil, ağız boşluğu, dişler ve dudaklar devreye girer.

Çeşit çeşit seslerden heceler, hecelerden kelimeler, kelimelerden cümleler yapılır.

Bir de o cümlelere duygular yüklenir.

O ses ve o söz, dünyada asla bir başkasına verilmemiş olan, bizim parmak izimizi taşıyan, sadece bize ait olan bir sestir.

Mucizeler burada bitmez.

Ağzımızdan çıkan kelimeleri hava zerreleri kapışır. Bir anda binlerce milyar kere milyar kere milyar kopyası çıkarılır kelimelerin.

Kelimeler kulaklara gider.

Bunu, kulak zarında başlayan ve hayal dünyamızda sonlanan bir dizi mucize daha izler. Ondan sonra, biz, söylenmiş ve işitilmiş olan kelimeleri tekrar anlamlarına çeviririz. Anlaşılan her söz, ruhumuzda kendisine uygun bir etki bırakır, birtakım anıları, duyguları düşünceleri tetikler.
Tabii, bütün bunların nasıl olup bittiğini de bilmeyiz.

Bilmemiz de gerekmez.

Çünkü bütün bu hadiselerin tedbiri bize ait değildir.

Biz sadece konuşur ve dinleriz. Bize verilmiş olan imkânları kullanır, bize öğretileni yaparız.

Ve, ağzımızı her açışımızda, cansız maddeleri yoğurup canlı bir insan yapan ve onu konuşturan sonsuz bir kudretin ve hikmetin üzerimizdeki eserlerini sergileriz.

Bu konuda üzerimize düşen bir yükümlülük varsa, o da böyle bir mucize ile niçin donatılmış olduğumuzu bilmektir.

Rahmân Sûresinin ilk âyetleri işte bu muazzam sorunun cevabını veriyor:

Kur’ân’ı öğrenmek için!

Bediüzzaman’ın Yirminci Mektup adlı eserinde belirttiği gibi, Âlemlerin Rabbi, İlâhî sanatıyla bu kâinatı bir kitap şeklinde yazmış; insanı da hitap yeteneğiyle donatarak o kitaba okuyucu yapmış, ona Kur’ân’ını öğretmiş, onu huzuruna alıp kendisine muhatap yapmıştır.

Gerçekten de beyan mucizesi öyle muhteşem bir eserdir ki, ona ancak böyle bir amaç yaraşır. Yoksa, böyle bir mucize, insana, günlük dedikodularla, incir çekirdeğini doldurmayacak gevezeliklerle nefes tüketmek için verilmiş olamaz.

Onun için, insan, lisanının da, Kur’ân’ının da değerini bilmelidir.


Kitap hakkında bilgi için:

2 yorum:

Şeyma dedi ki...

Rabbimin kimbilir hangi hikmetlerle öyle yarattığı otistik bir çocukla beraber olduğunuzda;

Bir yudum nefesin ağızdan kontrollü çıkabilmesinin,
Buna şekil verebilmenin,
Duyduğun sesi tekrarlayabilmenin,
Ağzından çıkan seslere bir anlam yükleyebilmenin,
Bu sesleri başkaları ile iletişim kurabilmek için kullanabilmenin,
Kelimeleri, hatta cümleleri seslendirebildiğin halde anlamlarını bilememenin,
Sözcüklerle eşyayı eşleyebilmenin,
Konuşanı dinlerken aynı zamanda onunla göz kontağı kurabilmenin,
Yani;
Beyan ve anlamanın
ne demek olduğunu, ne büyük mucize olduğunu görür, sahip olduğunuz ama farkında olmadığınız, dolayısı ile şükretmeyi aklınıza bile getirmediğiniz nice nimetlerle kuşatılmış olduğunuzu görüp, hayretlerden hayretlere düşersiniz.

Elhak; böyle bir mucize ancak Kur'anı anlamak ve anlatmak için verilmiş olmalı.

Anlama ve beyan edebilme nimetinin hakkını bîhakkın veren blog sahibinden Allah ebeden razı olsun.

Keep out dedi ki...

a.r.o