Salı, Aralık 12, 2006

Barla Modeli: 4


BİR TEBESSÜM VE SONRASI
Ümit Şimşek


İnsan sevdiğinden korkar, fakat korktuğunu sevemez.
Cenap Şahabeddin
RİSALE-İ NUR'UN telif edilmeye başlar başlamaz gördüğü rağbeti ilgi çekici kılan bir husus da onun içeriğidir. İlk bakışta, onun içeriğinde bir olağanüstülük görülmez. Disiplin olarak Risale-i Nur’un yeri, kelâm ilminin sınırları içine düşer. Herhangi bir ilm-i kelâm eserinden bekleneceği gibi, bu konuların ele alınışında ispat amacı vardır. Oysa tarih boyunca herhangi bir kelâm kitabının, Risale-i Nur Külliyatı ile karşılaştırılmak şöyle dursun, halk kitleleri arasında kayda değer bir okuyucu sayısına ulaştığı görülmemiştir.

Meselâ, Barla’da ilk olarak kaleme alınan risalelerde incelenen konular, âhiret, Besmele, inanan ve inanmayanların bakış açıları arasındaki karşılaştırmalar, tevekkülün tanımı ve kazandırdıkları, namazın önemi, namaz vakitlerinin anlamı, dünya işleri ve ibadetlerimiz, yetenek ve organlarımızın Allah yolunda kullanılması gibi konulardır. Herkesin ilk bakışta tahmin ve takdir edebileceği gibi, bunların hepsi de daha önce binlerce defa işlenmiş konulardır ve üzerlerinde hemen hemen söylenmemiş bir söz bırakılmamıştır. Ne var ki, Bediüzzaman “Yaz kardeşim” dediği anda, daha evvel binlerce defa işlenmiş bir konu, eski donuk kalıplarından kurtulmakta, ete kemiğe bürünüp canlanmakta, yeni bir kimlik ve tazelikle hayatın tam ortasına yerleşmekteydi. Risaleler böylece birer ikişer telif edilirken, bir yandan sessiz sadasız bir şekilde Risale-i Nur Külliyatı gibi bir eser inşa edilmiş, diğer taraftan da, yine aynı sessizlik içinde, kelâm ilmi, yüzyıllardır beklenen bir inkılâbı yaşamıştır.

Aslında Risale-i Nur’un yaptığı, varlık âlemini olduğu gibi görmek, yahut onu Kur’ân’ın anlattığı gibi anlatmaktan başka birşey değildi. Gerçi o, ilim, irade, kudret, İlâhî sıfatlar, iman esasları, Kur’ân’ın i’câzı, Peygamberin doğruluğu gibi, bir kısmı son derece ağır ve muğlâk ilmî meseleleri ele alıyordu; fakat bunu, hiçbir zaman, kürsüdeki çatık kaşlı bir hocanın ciddiyetiyle yapmıyordu. Güleryüzlü bir kelâmdı Risale-i Nur’un yöntemi—tıpkı Kur’ân’ınki gibi. Ama biz Kur’ân’ın güleryüzlü seslenişine de nice zamandır hasret kalmış, onu da kendimiz gibi çatık kaşlı zanneder olmuştuk. Oysa Kur’ân, daha kapağını açar açmaz insana Rabbini rahmetiyle tanıtmaya başlıyor, sonra da onun başkaca isimlerini değil, sadece Rahmân ve Rahîm isimlerini bütün sûrelerin başında bize hatırlatıyordu. Kur’ân’ın kendisi de yine “inananlar için bir rahmet” idi. Kur’ân’ı getiren ise, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmişti. Ve Kur’ân, sürekli olarak bize etrafımızdaki varlıkları gösteriyor, içinde yaşadığımız kâinatı anlatıyor, göklerde ve yerde sergilenen rahmet eserlerine dikkatlerimizi yöneltiyordu. Fakat biz kâinat kitabını okumasını da unutmuştuk.

Bediüzzaman’ın sözleri, hayli zamandır özlenen şeylerden haberler taşıyordu. İnsanlar hangi mektubu okumaya başlasa, daha ilk satırlarından itibaren, herşeyi kuşatan bir rahmetin kokusunu hissediyordu. Kâinatın tebessümü, rahmetin neş’esi, muhabbetin sıcaklığı vardı yazılanlarda. Ve ruhlar, bütün bunları hemen hissediyor, hissettiği gibi de ona tutuluyordu.

Görünüşe bakılırsa, bütün bunlar pek kolay olup bitiyordu. Bediüzzaman, Barla’nın dağlarında veya bahçelerinde iken birden “Yaz kardeşim” deyiveriyor, yanındaki kâtip kalem ve kâğıdını çıkardığı gibi bir risale telif edilmeye başlıyor, başladığı gibi de oracıkta iş bitiyordu. Oysa bütün bunların gerisinde, yarım asırlık bir ömrün her dakikasını dolduran çileli bir arayış vardı.

Bediüzzaman’ın çocukluk ve gençlik yılları, on dokuzuncu yüzyılın son çeyreği içindeki çalkantıları gördü. Bu süre içinde Bediüzzaman, klasik medrese eğitimini tamamlamış, bu arada, bir okuduğunu bir daha unutmayacak derecedeki olağanüstü hafızasına seksen temel kitabı sığdırmıştı. Klasik eğitim sisteminin gelecek yüzyıllara cevap veremeyeceğini erken yaşlarda fark etmişti Bediüzzaman. Sonraki yılları, yeni bir eğitim sisteminin arayışı içinde geçti. Bu arada Muhakemat’ı kaleme aldı. Her cümlesi bir vecize değerinde olan bu eser, bir bakıma İslâmî ilimler tarihini özetliyor, bir bakıma da aradığı eğitim ve irşad yöntemlerinin temel taşlarını koyuyor, bir nevi bir program teşkil ediyordu.

Bu arada Bediüzzaman, pek çok toplumsal etkinliklerin içinde bulundu. Doğu illerinde, fen bilimleri ile din bilimlerinin bir arada okutulacağı bir üniversitenin kurulması için çaba harcadı. Devrin İslâm akademisi Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye üyeliğine seçildi. Gönüllü alay komutanı olarak savaştı, esir düştü. İstanbul’a dönüşünde, yaman bir iç mücadele içine girdi ve bu nefis mücadelesi, Mesnevî-i Nuriye adlı eseri doğurdu. Nihayet, 1926 kışında, Kur’ân ve kâinattan başka herşeyden ilgisi koparılmış bir halde Barla’ya sürgün gönderilince, burada, yarım asırlık ömrünün bütün kazanımlarını, bütün mücadelelerini, bütün gözlemlerini de arkasına alarak, modern çağın insanlarına seslenebilecek bir yol aramaya koyuldu.

Sorun belliydi: iman. Bunun çözümü kelâm ilminin sınırları içindeydi, ama klasik kelâm yöntemleriyle bu çözüme ulaşmak mümkün değildi. Onun için yeni bir üslûp geliştirilmeli, daha doğrusu, Kur’ân’ın ışığını, ona gölge olmadan, olduğu gibi yansıtacak bir yol bulunmalıydı.

“Bak Allah’ın rahmet eserlerine” sadâsının Barla dağlarında yankılandığı gün, yoğun bir şekilde yaşanmış bir ömrün ve yarım asırlık bir arayışın eseri satırlara dökülüyordu.

Bediüzzaman Said Nursî, telif ettiği risalelerin böyle bir üslûbu yakalayıp yakalamadığını ölçmek için, sık sık talebelerinin fikrini soruyor, “Ben halkın anlayışını sizin kadar iyi bilmiyorum; bu yazılanlar umuma açılan bir yol olabilir mi?” şeklindeki sorularla onlara danışıyordu. Sorunun cevabı ise, yoruma ihtiyaç bırakmayacak kadar açıktı.

Herbir Nur Risalesi, telif edilir edilmez, henüz kitap haline gelmeye bile ne imkân, ne de fırsat bulamadan, mektuplar halinde ışık hızıyla çevre köy ve kasabalara, oradan da başka şehirlere yayılıyordu. Üstelik bu eserleri okuyanlar sadece okumakla da kalmıyor, el yazısıyla kopyalarını çıkararak çoğaltmak şeklindeki bir hizmetin içine de gönüllü olarak giriyorlardı.

İnsanlar, kısa zaman içinde, bu eserlerin etrafında toplanmaya başladılar. Bir derneğin veya siyasal bir yapının örgütlenmesine benzemiyordu bu; fakat son derece etkin ve yaygın bir hizmet modeli, nasıl olduğunu kimse anlamadan, kendiliğinden ortaya çıkıvermişti. Bu yapının içinde postacılar, iskele memurları gibi gönüllüler vardı. Bedre Köyü İmamı Sabri Efendi, “Nur İskele Memuru” idi. Yeni telif edilen risaleler kendisine gelir, o da bunları Eğirdir Gölü kıyısındaki Bedre İskelesinden diğer köylere dağıtırdı. Yazılarak çoğaltılan risaleler de yine aynı yoldan Risale-i Nur Müellifine gelir, tashih edilir ve aynı yolu bir daha izleyerek yerlerine dağıtılırdı. “Nur postacılarından” Abdullah Çavuş, ise, İslâmköy-Barla arasındaki düzenli seyahatlerinden şu şekilde söz ediyor:


İslâmköy’den akşamleyin çıkardım. Mektup torbamı sırtıma atar, köylere uğraya­rak, şafakla birlikte Barla’ya, Hocaefendiye ulaştırırdım. Sevinçle beni karşılardı. Sabah namazını birlikte eda eder, ondan sonra yatardım.[1]
Eserlerin çoğaltılması ve yayılması uğruna çekilen sıkıntıların yegâne sebebi, günün imkânsızlıkları değildi. Bediüzzaman ile herhangi bir şekilde teması bulunanlar, onun risalelerini yazanlar, yayanlar, okuyanlar, dinleyenler sıkı bir takip altındaydı. Zaman zaman sıkıştırmalara, tutuklamalara, işkencelere varan bu takipler, daha sonra kitle halinde tutuklamaları ve Eskişehir, Denizli ve Afyon hapislerini netice verecekti. Onun için, “postacılar” kadar, “yazıcılar” da işlerini gizlice yapmak zorundaydılar. Nitekim risaleleri yazmak için evlerde yüklükler kullanıldı, pencereler ışık geçirmez hale getirildi. Hattâ, birçok evde risaleler duvar içlerine yaptırılan özel bölmelerde saklandı. Risale-i Nur’un ilk talebelerinden Hafız Ali’nin evinde yıllar sonra yaptığı bir araştırmada el yazması risaleleri duvar aralarında nasıl bulduğunu, Necmeddin Şahiner şu şekilde anlatıyor:


Merakla odanın duvarlarını, pencerelerini tıkırtılarla vurmaya başladık. Boşluklar olduğu anlaşılıyordu. . . . Abdullah Kula “Durun, durun” diyerek, duvardaki tahta kaplamaları ileri geri itmeye uğraştı. İtelediği tahtalardan bir bölüm açıldı. . . . Coşkun bir sevinçle kâğıt parçalarını topluyorduk. Elimizde sert cisimlerle, duvarları, pencereleri dövüyorduk. Pencerenin altından hususî bölmeler çıktı. Yarım asır el sürülmemiş yerler. Yine bir bölüm daha açıldı; duvarın enine ve derinliğine doğru yayılıyordu. Az sonra yeni bir hazine daha bulmuştuk—kâğıt ve kitap hazinesi. Bekçi ağzı açık vaziyette seyrediyordu manzarayı. Önceleri bizi para veya daha başka birşey arıyor zannetmişti. Biz ise Bediüzzaman’ın eserlerini arıyorduk.[2]
Böylece, bir yandan imkânsızlıklar, diğer yandan tehlikelerle çevrelenmiş bir ortamda, yeni telif edilmeye başlayan Nur Risalelerinin büyüsüne kendisini kaptırmış insanların omuzlarında, kendiliğinden yeni bir hareket doğuyor ve yeni bir hizmet modeli şekilleniyordu.

[1] Son Şahitler, 1:310.
[2] A.g.e., 1:312.

Hiç yorum yok: