Salı, Aralık 26, 2006

Barla Modeli: 6


ALİMLER VE ÜMMÎLER
Ümit Şimşek

RİSALELERİN telifinde, imkânsız olan bu şeyin çok rahat bir şekilde başarıldığı açıkça görülmektedir. Onun eserlerinden ders alanlar arasında, herkesten önce, büyük bir âlim olan kendi kardeşi Abdülmecid Efendi vardır. İlmi, irfanı ve ince anlayışıyla, Bediüzzaman’ın gözünde kendi öz kardeşinden de öne geçen Hulûsi Yahyagil, yine ilim sahibi birer hocaefendi olan Sabri Efendi, Hafız Ali, Hafız Halid, Şamlı Hafız Tevfik, soruları ve yorumlarıyla geniş bir kültür ve zevk sahibi oldukları belli olan Yüzbaşı Refet Barutçu ve Binbaşı Asım Bey gibi zatlar, Risalelerin ilk telif edildiği andan itibaren Müellifin en önde gelen muhatapları sırasına girmişlerdi. Fakat Nur Risalelerinin etki alanı sadece bu seçkin zümreyle sınırlı kalmadı, ondan çok daha ötelerine taştı. İşçi, köylü, çiftçi, esnaf, öğrenci, kadın, erkek, çocuk, ihtiyar gibi akla gelebilecek bütün kesimlerden oluşan bir talebe kitlesine sahipti Risale-i Nur. Bu kitle, bilgi ve kültür yönüyle, oldukça derin farklılıklar içeren bir kitleydi. Öyle ki, okuma yazmayı güçlükle sökenlerden, hattâ hiç sökemeyenlerden bile Nur Risalelerine talebe olan, onu okutup dinleyen ve onu yaymayı ideal edinen kimseler vardı. Âdilcevazlı Emrullah oğlu Bekir, onlardan biriydi. Fakat okuma-yazması olmayan Bekir Efendi, sıra Nur Risaleleri hakkındaki duygularını dile getirmeye gelince bülbül kesiliyor ve iyi bir eğitim görmüş insanların bile kaleminden güçlükle çıkabilecek ifadeleri yazdırarak Üstada gönderiyordu. Bediüzzaman’ın “Ümmî, fakat allâmelerin işini gören ve esrâr-ı Kur’âniyeye karşı Isparta’nın intibahına sebep olan, âhiret kardeşim Âdilcevazlı Bekir Ağanın Sözler hakkındaki ihtisâsâtıdır” şeklinde bir sunuşla Barla Lâhikasına aldığı bir mektubunda, Emrullah oğlu Bekir, sadece Risaleleri okurken duyduğu coşkuyu berrak bir ifadeyle dile getirmekle kalmıyor, aynı zamanda, karamsarlığı gerektiren şartlar altından aydınlık bir geleceğe uzanan bir bakışla Üstadına ümit ve teselli de veriyor:



Fazîlet-meâb Üstadım Hazretleri,
Efendim, evvelâ arz-ı tâzim ve hürmetle mübarek ellerinizi öperek, her an ve zaman lisanıma yakıştığı kadar dua eder ve duanızı rica ediyorum.

Efendim, malûmunuz, fakir talebeniz ve kardeşiniz cahil olduğum halde, güneş-misâli olan risale-i bergüzîdelerinizden umum Nur Risalelerinizi okutup dinledim. Güneşin nuruna sed çekilemediği gibi ve sed çekilmek ihtimali olmadığı gibi, risalelerinize de sed çekilemez. Onları istimâda [dinlerken] ruh ve kalbimi tetkik ettim; tetkikatımda ne gibi hissetmiş ve anlamış olduğumu aradım. Baktım ki, ruh ve kalbimde bir feyezan ve coşkunluk var ki, beni bilâihtiyar bir vazifeye sevk etmek için hemen “Haydi, haydi” diye tazyikata başladı. Ben de ruhumda olan bu vâkıayı takip ederken, o Nurların irae ettiği miftahları [gösterdiği anahtarları] gördüm ve gösterildi. Anladım ki, bu anahtarlarla icap eden kapıları açıp, o Nurlara ehil olan kardeşlerimi—min gayri haddin—arayıp bulmak vaziyeti âdetâ bana emrolunup, o Nurlardan güneş gibi nur saçılması hususunda ben de bu hali kendime vazife addettim.

O Nurlardan almış olduğum anahtarları teslimle, hâin-i din olan mülhidlerin elleri kımıldanmayacak derecede kırılması için, hamden lillâh, bu kardeşlerimi arayıp buldum. Emânetullah ve emânât-ı Peygamberînin (a.s.m.) gayet parlak, yakut ve zümrütten kıymettar olan hazinelerini o zatların ellerine teslim ettim. Elhamdülillâh,
Cenab-ı Hak muvaffak etti. O mübarek eserlerinizi mütalâa eden eşhas, insan iseler ve insaniyetle alâkaları varsa iman eder. İnanmadıkları takdirde, ya insaniyetten istifa etmeli veyahut “İnsan değiliz” demeli. Bu eserler başlı başına, ayrı ayrı birer fâtihtir. İnşaallah, her cihetle fethederek fâtih olacaktır. Cenab-ı Mevlâ âhirette cümlemizi sevabına nâil eyleyip şefaatine mazhar buyursun. Âmin.

Tekrar mübarek ellerinizi bûs ile duanızı istirham eylerim, efendim hazretleri.

Abdülcelil oğullarından Âdilcevazlı Emrullah oğlu Bekir[1]

İlginçtir, bir taraftan ümmî bir zâta bu sözleri söyleten Risaleler, diğer taraftan, okumuş insanlar üzerinde de aczlerini itiraf ettirecek bir etki bırakıyor, bir doktor “Ümmîlik ne güçmüş” diye feryad ederken, bir başkası, bu yüksek eserler karşısında idrakinin kıtlığından şikâyet ediyordu:



Hocam, emaneten bendenizde bulunan iki kitabı emrediyorsunuz. Bendeniz de yalva­rıyorum ki, gelecek hafta takdim edeceğim. Çünkü, küçüğünü iki defa, büyü­ğünü bir defa okuyabildim. İhâtamın darlığı veya aczim dolayısıyla idrâkim de kıttır. Binaenaleyh, sizin o muhteşem temsillerinizi defalarca daha okumak istiyorum ki, cüz’î-küllî bir alâka hasıl olsun. Yâ Rab, o ne büyük mantık, o ne büyük müskit beyan ve tarz-ı telâkki! Ah, Üstadım, bu mübarek dinin mübecceliyetini idrak ve ihata ve takdirde size ve ancak size medyûn-u şükranım ve minnettarım. . . . Tam mânâlarıyla mefhumlarını kavramak iktidarında olmadığım o yüksek eserlerinizi fırsat buldukça okuyorum. İrşâd-ı âliyeleri unutulmaz ve şâheser hâtıradır. Mezarıma kadar dinî akidelerinizin esîri ve kurbanıyım. Üstadım, sizin Sözler’iniz benim dinî muhay­ye­lemi cidden değiştirdi. Ve daha sevimli bir mecrâya sevk etti.

Doktor Yusuf Kemal[2]

Efendim,

Nuranî ve ziyadar cadde-i kübrâ-yı mâneviyede seyr ü seyahat eden umum âhiret kardeşlerimle her hafta görüşüyor ve âramsız tulû eden Risale-i Nur eczaları gibi, feyiz ve mârifet güneşlerinin haberlerini işittikçe, ruhum güller gibi açılıyor. Hubur ve ibtihaca müstağrak oluyor. Ve istidadım nisbetinde bir-iki meselecik öğrenmeye sa’y ediyor isem de, bu envâr-ı bahr-i muhîtten kardeşlerimin ruhlarına in’ikâs eden mesâ­ilden bâhis arîzaları tahrir ve takdim ettiklerini gördükçe, adem-i
muvaffa­ki­ye­timden mütevellit esef ve kederim hasebiyle cehlimden el-amân çekiyorum. “Ümmîlik ne güçmüş!” diye ruhum ağlıyor. Muterifâne, “İbrahim, müstehaksın” diyorum. Nihayet yine ümidimi Rabbimden kesmeyerek diyorum: “Bir müessesenin baş müdürü, muavini, kâtibi, müvezzii, tahsildarı, hademesi olur. Fakir kısmen müvezzilik, kısmen hademelik sıfatıyla bulunsam ne zararı var?” deyip mütesellî oluyorum.

Doktor İbrahim[3]

Beliğ bir sözün en yaygın tanımlarından biri de şudur: “Avâm onun mânâsını anlar, havâs (yüksek seviyedeki insanlar) da meziyetlerini zevk eder.” Toplumun çeşitli kesimleri üzerindeki etkisine bakıldığı zaman, Risale-i Nur’ların bu özelliği yansıttığı açıkça görülmektedir. Onda, ümmî bir zat ile büyük bir bilgini beraberce ders halkasına katan bir sır bulunduğu meydandadır ve bu sır, Risalelerin ilk olarak yazılmaya başladığı günden bu yana, sayısız örneklerini sergilemeye devam etmektedir.

Bunun yanı sıra, insanın akıldan başka özelliklere sahip olduğunu da dikkatten uzak tutmamak gerekir. Eğer Risale-i Nur sadece akla hitap eden bilimsel eserlerden meydana gelseydi, hiç kuşkusuz, okuyucuları seçkin ve az sayıda bir aydınlar topluluğuyla sınırlı kalacağı gibi, onların üzerindeki etkisi bile bu kadar güçlü olmayacaktı. Sağlam bir muhakemenin, doğru bilginin, güçlü ve sağlıklı bir felsefenin önemi üzerinde ne kadar durulsa mesele abartılmış olmaz; fakat ruhlara heyecan vermek ve düşünceleri hayata geçirmek konusunda bunların yeterli olamayacakları da aşikârdır. Risale-i Nur’un ifadelerindeki ilim ve muhakemeden daha başka özelliklerdir ki, onu bir yandan avam-havas herkese ulaştırırken, diğer yandan da içerdiği hakikatleri, yaşanan birer heyecan haline getirmiştir. Bu, Nur Risalelerinin, akılla beraber kalbe, ruha ve diğer insanî duygulara da hitap etmesinden ve onları derin bir şekilde etkilemesinden ileri gelen bir sonuçtur. Yukarıya bazı kısa pasajlarını aldığımız mektuplar gibi, Barla Lâhikasında yer alan diğer mektuplardaki ifadeler, bu etkiyi açıkça göstermektedir.

Bu arada dikkatten uzak tutulmaması gereken bir husus daha var ki, o da, Risale-i Nur Müellifi ile onun talebeleri arasındaki duyguların iki taraflı olduğudur. Toplumun her kesiminden insanların Nur Risalelerine iştiyakla yöneldiği ne kadar doğru ise, Risale-i Nur Müellifinin bütün bu kesimlere aynı iştiyak ve muhabbetle kucak açmış olduğu da en az o kadar doğrudur. Doktor Yusuf Kemal’in mütevazi ifadelerine “Bahtiyar doktor, samimî ve aziz dostum” ifadeleriyle karşılık veren Üstad, ümmî Bekir Ağayı da “âhiret kardeşim” ünvanıyla anmakta, Müzeyyene adındaki hanım okuyucunun mektubunu da yine “âhiret hemşirelerimizden” ünvanı altında Lâhikaya almaktadır. Sadece mevki, rütbe ve servetlerin değer gördüğü bir dünyada, Risale-i Nur Müellifi, Barla Dağlarının eteklerinde kâinat kitabının sırlarını birer ikişer açmaya başladığı zaman, onun çağrısına kulak verenler, gerçekte varlık âleminin en seçkin konuklarıydı. Onlar insan olarak yaratılmış, Yer ve Gökler Rabbinin eserlerini bu âlemde birer müştak seyirci olarak görecek, inceleyecek, bu eserlerin sanat üstünlüklerini keşif ve zevk edecek ve Ona muhatap olacak yeteneklerle donatılmıştı. Maddî büyüklüğü itibarıyla ne mekânda, ne de milyarlarca senelik zaman dilimi içinde bir toz zerresi bile etmeyen bir küçücük dünyanın küçücük servetleri ve rütbeleri, o insana bir değer kazandırabilecek şeyler değildi. Zaten Risale-i Nur Müellifinin bu kabil servetten bütün nasibi de bir sepet içine sığacak şeylerden ibaretti. O, açtığı çığırın yayılmasına ve gelişmesine bir yardımı olur düşüncesiyle dünyevî rütbe ve servet sahiplerini fakir ve güçsüz kimselere tercih etmedi ve edemezdi; çünkü buna imanı engel idi. O, zerreden yıldızlara kadar büyük küçük herşeyin her halinde Allah’ın ilim, irade ve kudretine tâbi olduğunu ders veriyordu ve insanlar da bu derse geliyorlardı. Kur’ân da, yanında sıradan ve fukara kimseleri bulundurduğu için onun huzuruna gelmekten kaçınan devrin ileri gelenlerine karşı, Peygamberimize ve onun şahsında bütün ümmetine bu dersi veriyordu:

Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek Ona dua edenlerle beraber sabret. Dünya hayatının tantanasını arzulayarak onlardan gözünü ayırma. Bizi anmaktan kalbini gafil bıraktığımız, heveslerine uyan ve işi aşırılık olan kimseye itaat etme.[4]

[DEVAM EDECEK]

[1] A.g.e., 1427.
[2] A.g.e., 1429.
[3] A.g.e., 1487.
[4] Kur’ân, 18:28.

Hiç yorum yok: