Cumartesi, Ekim 11, 2008

Mesnevî-i Nuriye: 2

Birinci Risale
TEVHİD GÜNEŞİNDEN LEM'ALAR

Risale-i Nur Külliyatından Yirmi İkinci Söz ve Nurun İlk Kapısı’nın On Dördüncü Dersi ile aynı mealdedir

بسم الله الرحمن الرحيم
Şu âyetlerin hazinelerinden bazı cevherlerin açıklamasıdır:
اللهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ * لَهُ مَقَالِيدُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ [1]
فَسُبْحَانَ الَّذِي بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ [2]
وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلاَّ عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ [3]
مَا مِنْ دَابَّةٍ إِلاَّ هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا [4]


Ey esbab içinde boğulup kalmış cahil! Sebebler, kudretin tasarrufuna bir perdedir. Zira izzet ve azamet perde ister. Lâkin asıl tasarruf eden ve iş gören kudret-i Samedaniyedir; tevhid ve celâl de böyle iktizâ eder.

Evet, Sultan-ı Ezelînin memurları vardır; fakat bunlar rubûbiyetin saltanatına ortak olacak şekilde icraatta bulunan birer vasıta değillerdir. Onlar ancak rubûbiyetin icraatını ilân etmekle vazifeli bir kısım dellâllardır. Veya bir kısım nâzırlardır ki, icraat-ı rubûbiyete müşahid ve şahid oldukları gibi, tekvinî emirlere itaat etmek suretiyle istidatlarına münasip düşen ibadetlerini yerine getirirler. Böylece, sebebler, kudretin izzetini ve rubûbiyetin haşmetini izhar için birer vasıta olmuş olurlar.

Beşer sultanları ise, acz ve ihtiyaçlarından dolayı, saltanatlarına iştirak eden memurlara muhtaçtırlar. Bu bakımdan, İlâhî memurlar ile insanî memurlar arasında bir alâka yoktur.

Evet, gafillerin nazarı hadiselerin güzel yüzünü göremediği ve hikmetini de anlayamadığı için, haksız yere şikâyete ve cahillikle itiraza başlar. İşte bu noktada, şikâyetlere merci olmak üzere sebebler konulmuştur. Bu hikmet ve hakikati anlamak bir kimseye müyesser olursa, sebebler perdesi de onun gözü önünden kalkar.

Bu mevzuda bir manevî temsil rivayet edilmiştir:

Azrail Aleyhisselâm, Allah Tealâya şöyle şikâyette bulunmuş:

“Ruhları alma vazifesi yüzünden Senin kulların benden şikâyet edecekler.”

Bunun üzerine kendisine şöyle buyurulmuş:

“Senin ve onların aranıza musibetleri vasıta olarak koyacağım, tâ ki şikâyetleri sana değil, o musibetlere yönelsin.”

Elhasıl: İzzet ve azamet, zâhirî sebeblerin konulmasını ister, tâ ki haksız şikâyetler önlenmiş olsun ve hadiselerin sadece dış yüzüne bakan beşer aklı, Kudret elini cüz’î ve âdi işlere bulaşmış görmesin. Lâkin tevhid ve celâl, sebeblerin tesir-i hakikîden ellerini çekmelerini ister.

Tenbih

Tevhid iki kısımdır.

Birincisi: Avâmın tevhididir ki, “Onun şeriki yoktur; bu kâinat Ondan başkasının olamaz” der. Bu kısım tevhid sahibinin fikrine gafletlerin ve hattâ dalâletlerin parmak karıştırma ihtimali vardır.

İkincisi: Tevhid-i hakikîdir ki, “O Allah’tır, birdir; mülk umumen Onundur; bütün kâinat Ona aittir; herbir şey doğrudan doğruya Ona aittir” der; herşeyde Onun sikkesini görür, herşey üzerinde Onun hâtemini okur. Bu tevhid, sahibine, her an Cenâb-ı Hakkın huzurunda olduğu şuurunu veren bir ispat imkânı sağlar. Bu kısım tevhide dalâletin ve evhamın karışması mümkün değildir.

Şimdi, biz de, Kur’ân-ı Hakîmden istifade ettiğimiz bu ikinci kısım tevhidin lem’alarından bahsedeceğiz.


Birinci Lem’a

Sâni-i Zülcelâlin masnûâtından herbir masnû’ üzerinde, Onun Hâlık-ı Külli Şey olduğunu bildiren has bir sikkesi, herbir mahlûku üzerinde Onun Sâni-i Külli Şey olduğunu bildiren has bir hâtemi ve kudretinin mektubatından herbir ferman üzerinde de Ezel ve Ebed Sultanına has, taklit edilmez bir turrası vardır.

Misal olarak, Onun hesapsız sikkelerinden, “hayat” üzerine bastığı şu sikkeye bak ve gör ki, hayat ile nasıl birşey herşey oluyor, herşey de birşey oluyor.

Evet, içilen su, Allah’ın izniyle, sayılamayacak kadar çok hayvanî âzâ ve cihazata dönüşür; böylece, birşey, Allah’ın emriyle herşey olur. Aynı şekilde, pek çok çeşitli yiyecekler de, Allah’ın izniyle, has bir cisme, mahsus bir cilde, basit bir cihaza dönüşür; yani herşey, Allah’ın emriyle birşey olur. Aklı ve kalb şuuru bulunan kimse elbette anlar ki, birşeyi herşey ve herşeyi birşey yapmak, ancak herşeyin Sânii ve herşeyin Hâlıkı olan Zât-ı Zülcelâle mahsus bir sikkedir.

İkinci Lem’a

Canlılar üzerindeki hesapsız hâtemlerden yalnız şu hâteme bir bak: Birtek canlı, câmiiyeti sebebiyle, kâinatın küçültülmüş bir misaline, âlem ağacının çiçekli bir meyvesine ve bütün yaratılmışların münevver bir çekirdeğine benzer ki, Fâtır-ı Hakîm ekser envâ-ı âlemin nümunesini onda derc etmiştir. Güya o canlı, bütün kâinattan hikmetle tayin edilmiş nizamlarla sağılan bir katredir. Ve hassas ilmî mizanlarla bütün kâinattan alınmış câmi’ bir noktadır. Onun içindir ki, bütün kâinatı birden tasarrufu altında tutamayan birisinin, en küçük bir canlıyı dahi yaratması mümkün değildir.

Elhasıl, aklı bozulmamış bir kimse anlar ki, meselâ balarısını ekser eşyaya bir nevi fihriste yapan, insanın mahiyetinde kâinat kitabının ekser meselelerini yazan, incir çekirdeğinde koca incir ağacının programını yerleştiren, beşer kalbini binlerce âleme nümune ve pencere yapan ve beşer hafızasında insanın tarihçe-i hayatını ve onu ilgilendiren şeyleri tafsilâtıyla yazan, ancak herşeyin Hâlıkı olan Zat olabilir. Ve böyle bir tasarruf, Âlemlerin Rabbine mahsus olan bir hâtemdir.

Üçüncü Lem’a

Şimdi de ihyâ ve hayat verme fiili üzerine vurulmuş turranın nakşına bak. Bunun hesapsız misallerinden bir tanesine şöyle işaret ederiz:

Nasıl ki seyyarelerden su damlalarına, zerrelerden cam parçalarına ve buz kristallerine kadar her şeffaf—veya şeffafımsı—şeyin üzerinde Güneşin cilvelerinden misalî bir sikke ve Güneşe has parlak bir turra vardır. Öyle de, bir ve benzersiz olan Şems-i Sermedînin de, ihyâ ve hayat verme cihetinden, her canlı üzerinde öyle bir hususiyetle zâhir olan bir ehadiyet tecellîsi vardır ki, bütün sebebler, iktidar ve ihtiyar sahibi olup da o turra ve sikkenin benzerini getirmek için bir araya gelseler bile bunu yapamazlar. وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا [5]

Buna binaen, Güneşin su damlalarındaki timsalleri Güneşin tecellîsine verilmediği takdirde, Güneşe karşı herbir katrede, Güneşin ışığını alan herbir cam parçasında, daha doğrusu Güneşe mâruz herbir şeffaf zerrede hakikî bir güneşçiğin bizzat var olduğunu kabul etmek zorunda kalırsın. Böyle birşeyi farz etmek ise, eblehliğin en hayret verici derecesidir.

Aynen bunun gibi, herbir canlı, ehadiyetin câmi’ tecellîsi vasıtasıyla ve hayatın, Şems-i Ezel ve Ebedin şuâları mânâsındaki tecelliyât-ı Esmâ için bir nokta-i merkeziye oluşu sayesinde var olmuştur. Eğer canlıları, hayatı ve ihyâ fiilini Şems-i Ezelîye vermezsen, o zaman herbir canlıda—isterse bir sinek veya bir çiçek olsun—herşeyi yoktan var edebilecek sonsuz bir kudretin, herşeyi ihâta eden bir ilim ve sınırsız bir iradenin, ve bunlar gibi, Vâcibü’l-Vücuddan başkasında bulunması mümkün olmayan sıfatların varlığını kabul etmek zorunda kalırsın.

Öyle ki, eğer birşey için “Kendi kendine oluyor” desen, herbir zerrede, sebeblere isnad ettiğin takdirde de haddi hesabı olmayan sebeblerden herbirinde mutlak bir ulûhiyetin varlığını kabul etmek zorunda kalırsın. Böylece ulûhiyetin sonsuz sayıda şerikleri bulunduğunu kabul etmeye mecbur kalırsın. Halbuki ulûhiyetin şe’ni istiklâliyettir; bu ise asla şerik kabul etmez.

Zira bir zerrenin—bilhassa o zerre bir tohum veya çekirdeğin cüz’ü ise—pek muntazam ve hayret verici vaziyetleri ve cüz’ü olduğu canlının diğer cüzleri ile münasebetleri, bütün nev’iyle ve hattâ bütün mevcudatla münasebetleri ve, tıpkı bir neferin muhtelif askerî dairelere karşı muhtelif vaziyetleri gibi, o münasebetler içinde ayrı ayrı vazifeleri vardır. Onun için, bir zerrenin Kadîr-i Mutlak ile münasebetini kestiğin takdirde, herbir zerrede herşeyi görecek bir göz ve herşeyi ihâta edecek bir şuur farz etmen lâzım gelir.

Elhasıl: Nasıl ki katrelerde görünen güneşçikleri Güneşin ışığındaki cilvesine isnad etmediğin takdirde, bir yıldız böceğinin ışığını kaldıramayan şeylerde sayısız güneşlerin varlığını farz etmek zorunda kalırsın. Öyle de, herşeyi, kudretine nisbeten zerreler ve güneşler, cüz ve küll, cüz’î ve küllî, küçük ve büyük müsavi olan Kadîr-i Mutlaka isnad etmediğin takdirde, sayısız ilâhların varlığını kabul etmek gibi eblehliğin en kötü derekesine düşersin.

Dördüncü Lem’a

Nasıl ki bir kitap eğer elle yazılmış olsa, bir kitap için bir kalem yeter. Ama matbu bir kitap ise, onun basılması için, o kitabın harfleri sayısınca kalemler, yani harflerin şekline göre kalıplar ve bunları yapmak için de pek çok kimsenin işbirliği gerekir. Eğer bir de bazı kelimelerde ince hatla kitabın ekser kısmı yazılmışsa—Yâsin lâfzında Yâsin Sûresinin yazılması gibi—o zaman, o bir tek kelimenin basılabilmesi için, kitabın ekser hurufatı kadar harfler icab eder.

Öyle de, eğer “Bu kâinat bir Vâhid-i Ehadin kalemiyle yazılmıştır” dersen, suhûletin nihayet derecesinde—ki “vücub” derecesidir—mâkul ve kolay bir yol tutmuş olursun. Ama kâinatı tabiata ve sebeblere isnad edecek olursan, zorluğun nihayet derecesinde—ki “imtinâ” derecesidir—ve akıldan nihayet derecede uzak—ki “muhâliyet” derecesidir”—bir yola saparsın. Zira bu takdirde tabiatın, birtek zîhayatı tab edebilmek için kâinatın ekserisine lâzım olan şeyleri hazır etmesi gerekir. Bu ise vehimlerin bile tiksinerek reddedeceği türden bir hurafedir. Daha doğrusu, toprağın, suyun ve havanın herbir cüz’ünde, milyonlarca, hattâ çiçekler ve meyveler sayısınca manevî matbaa ve makinelerin saklanmış olması gerekir, tâ ki cihazat ve mahiyeti birbirinden farklı onca çiçek ve meyvenin teşekkülü mümkün olabilsin. Veya bütün nebâtâtı san’atlı bir şekilde yapmaya yetecek bir kudret ile beraber, bütün ağaçların ve çiçekli nebâtâtın bütün hususiyetlerini, bütün cihazatını ve ölçülerini tafsilâtıyla ihâta edecek nihayetsiz bir ilmin, toprak, su ve havadaki herbir cüzde ayrı ayrı mevcudiyetini farz etmek lâzım gelir. Çünkü bu üç unsurun herbir cüz’ü, ekser nebâtâtın teşkiline menşe olabilecek durumdadır.

Şimdi bir saksı toprağı göz önüne getir. Sonra bütün tohum ve çekirdeklerin ona peş peşe girdiğini farz et. Sonra o saksıyı boşalt, başka toprakla doldur. Nihayet dünyanın bütün toprağını bitirinceye kadar saksıyı böylece doldur ve boşalt. Her defasında, sırayla o saksıya giren dünyanın bütün tohum ve çekirdeklerinde aynı neticeyi göreceksin. Gerçi bu kadarına da lüzum yoktur; gözünün önünde olup bitenler aynen bu neticeyi sana göstermeye yeter. Zira dolaştığın her yerde görmüşsündür: Ekseri toprak, nebâtâtın ekserisine menşe olabilir. Halbuki o çiçekli ve meyveli nebâtattan herbirinin teşekkülü diğerlerinden farklıdır. Bu kadar farklı nebâtâtın intizamla, ölçülü ve birbirinden ayırt edilecek şekilde, has bir tarzda ve kendisine ait hususiyetlerle vücuda gelmesi için, onlardan herbiri için hususî cihazlar, has bir makine, ayrı bir matbaa bulunmak gerekir. Hattâ, o birbirine benzeyen basit tohum ve çekirdeklerden herbirinin içinde, nebat ve ağacın tamamını vücuda getirecek cihazların hepsi birden bulunmalıdır. Çünkü tabiatın, herbir şey için, herşeyin vücuduna lâzım olan manevî cihaz ve makineler ile sair sebebleri herbir şeyde ayrı ayrı hazır bulundurması icab eder. Bu ise öyle bir safsatadır ki, sofestaîler bile ondan kaçar; öyle bir hurafedir ki, insanları güldürmek için hurafe uyduran kimseler bile ondan utanır.

Beşinci Lem’a

Bak: Bir kitabın herbir harfi, kendi varlığını tek bir cihetten ve ancak bir harf kadar gösterir. Lâkin kâtibinin varlığını birçok cihetten gösterir ve nakkaşını bir satır kadar tarif eder.
Bunun gibi, kâinat kitabından herbir mücessem harf dahi kendi varlığına ancak kendi varlığı kadar delâlet eder ve kendi zâtını ancak sureti miktarınca gösterir. Lâkin Sâniine pek çok cihetlerden, girip çıktığı terkiblerde gerek münferit olarak, gerekse başkalarıyla beraber delâlet eder ve Sâniinin esmâsını gösterir ve uzun bir kaside gibi Onun esmâsını anlatır. Bu yüzden, kendisini ve kâinatı inkâr ederek Hebenneka[6] gibi ahmaklaşan bir kimse dahi, Sâniini inkâr gibi nihayet derecedeki bir belâhete yeltenmemelidir.

[TERCÜME: ÜMİT ŞİMŞEK]

[1] “Allah herşeyin yaratıcısıdır. Ve O herşeyin üzerinde görüp gözetici olan Vekildir. Göklerin ve yerin anahtarları Ona aittir.” (Zümer Sûresi, 39:62-63.)
[2] “Her türlü kusurdan ve ortaktan uzaktır o Allah ki, herşeyin mülkü elindedir.” (Yâsin Sûresi, 36:83.)
[3] “Hiçbir şey yoktur ki hazineleri Bizim katımızda olmasın.” (Hicr Sûresi, 15:21.)
[4] “Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onu alnından yakalamış olmasın.” (Hûd Sûresi, 11:56.)
[5] “Hepsi birbirine yardımcı olsa bile.” (İsrâ Sûresi, 17:88.)
[6] Tarihte ahmaklığı ile şöhret bulmuş bir kişi.

2 yorum:

Halil Dertli dedi ki...

Nihayet biz, arapça bilmeyen okurlar da Mesnevi-i Nuriyenin tamamını okuyabileceğiz.

şeyda nur dedi ki...

size ne kadar teşekkür etsek azdır.çok istifadeli geçiyor tercüme şeklinde yazdıklarınız.rabbim ebeden razı olsun.dualarımızdasınız..dualarda olmak temennisiyle..