10 Temmuz 2005 Pazar

Yirmi İkinci Söz / İkinci Makam: 4

BİRİNCİ LEM'A / devam

Sultan-ı Ezelînin memurları, saltanat-ı Rububiyetin icraatçıları değillerdir. Belki o saltanatın dellâllarıdırlar ve o Rububiyetin temâşâger nazırlarıdırlar. Ve o memurlar, o vasıtalar kudretin izzetini, Rububiyetin haşmetini izhar içindir, tâ umur-u hasise ile kudretin mübaşereti görünmesin. Acz-âlûd, fakr-pîşe olan insanî bir sultan gibi, acz ve ihtiyaç için memurları şerik ittihaz etmiş değildir.

Sultan-ı Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve herşey Onun egemenliği altında olan Allah
saltanat: hükümdarlık, egemenlik
rububiyet: Allah’ın herşeyi kuşatan malikiyeti; tanrılık
icraat: uygulama, yerine getirme
dellâl: ilân eden, duyuran
temâşâger: seyirci
nâzır: bakan, seyreden, nezaret eden
kudret: güç
izzet: üstünlük, değer, yenilmezlik
haşmet: görkem
izhar: gösterme, ortaya çıkarma
umûr: emirler, işler
hasis: önemsiz, değersiz
umûr-u hasise: ufak tefek, önemsiz işler
mübaşeret: temas
acz: âcizlik, güçsüzlük
acz-âlûd: âcizlik içinde olma
fakr: yoksulluk
byoksulluk içinde olma
şerik: ortak
ittihaz etmek: edinmek


YÜCE ALLAH’IN benzersiz sıfatları ve icraatı hakkında bilgi edinmek için, biz, kaçınılmaz şekilde, bildiğimiz olaylardan ve varlıklardan yola çıkarız; çünkü hiç görünmeyen ve hiçbir benzeri olmayan bir zat hakkında birşeyler öğrenmenin bundan başka çaresi yoktur. Ancak bu tür karşılaştırma ve benzetmelerde, teşbih ve temsillerde her zaman ortaya çıkabilecek birtakım sakıncaları önlemek için, “benzetme yönünü” (veçh-i şebeh) hiçbir zaman dikkatten uzak tutmamak gerekir. Burada da Müellif böyle bir duruma dikkat çekmektedir:

Bir hükümdarın saltanatındaki haşmeti gösteren memurlar ve ordular gibi, sebepler de bütün kâinata hükmeden İlâhî saltanatın ululuğunu ve ihtişamını gösterirler. Buradaki benzetme yönü, “haşmetin izharı”dır. Bir ordunun gücü ve büyüklüğü nasıl bir saltanatın ihtişamını gösterirse, bu kâinattaki sebeplerin ve onlar vasıtasıyla gerçekleştirilen azametli işlerin büyüklüğü de, bütün varlık âlemini kuşatan İlâhî egemenliğin ihtişamını gösterir. Ancak, kendisine benzetme yapılan (müşebbehün bih) dünya saltanatlarının daha başka özellikleri de bulunabilir ki, bunlar teşbihte kastedilmemişlerdir. Meselâ, bir beşerî sultan, ülkesi ne kadar büyük ve egemenliği ne kadar güçlü olursa olsun, fâni bir varlıktır, sınırlı bir kudrete sahiptir ve her beşer gibi âcizlikleri ve ihtiyaçları vardır. Zaten bu âcizlikleri ve ihtiyaçları yüzünden vezirleri, memurları, askerleri bulunur. İşte onun bu gibi özellikleri, teşbihin kapsamı dışındadır ki, Risale-i Nur Müellifi, bu noktaya özellikle dikkatleri çekmektedir. Bu uyarının ışığında benzetmeyi incelediğimiz zaman iki sonuca varıyoruz:

1. Bir sultanın memurları nasıl onun saltanatındaki haşmeti ortaya çıkarıyorsa, kâinattaki sebepler de İlâhî saltanatın haşmetini yansıtan birer vesile olarak iş görürler.

2. Bununla birlikte, bir sultanın memurları, gerçek birer icracıdırlar. Sultan onların yardımına muhtaçtır; onlar olmadığı takdirde onların işini kendi başına yapamaz. Lâkin İlâhî egemenliğin haşmetini izhar eden sebepler gerçek birer icracı olmadığı gibi, Yüce Allah da onlara hiçbir şekilde muhtaç değildir. Gerçekte, o sebeplerin perdesi ardında iş gören sadece İlâhî kudrettir; herşey ve her hadise doğrudan doğruya onun eseridir.

Bu hatırlatmayı yaptıktan sonra, Bediüzzaman, kâinattaki sebeplerin var oluş hikmetlerini birkaç madde halinde sıralıyor.

Birincisi: Sebepler, İlâhî egemenliğin birer dellâlır, ilâncısıdır. Bu durum, Mesnevî-i Nuriye’nin Lem’alarında “O memurların vazifesi dellâllıktır ki, kudretin icraatını ilân ediyorlar” şeklinde ifade edilmiştir.[1] Gerçekten de, sebeplere birer “dellâl” olarak bakma melekesini kazanmış bir mü’min, kâinattaki herşeyi ve karşılaştığı her hadiseyi birer marifetullah vesilesi olarak değerlendirebilir. Onun gözünde artık bir çiçek, bir bulut, bir yıldız, bir ışık, bir esinti, bir cıvıltı, bir meyve, bir gök görültüsü, bir yağmur damlası, bir ses, bir nefes, Rabbinin kudretinden ve rahmetinden haber veren ve sanatseverleri Onun eserlerine çağıran bir ilâncı demektir. Çiçeğin kokusunu izleyerek nektarın kaynağını bulan arı gibi, inanan insan da bu davetçilerin çağrısına uyarak Rabbinin rahmet sofralarına ulaşır. Yirmi Dördüncü Sözün Dördüncü Dalındaki “bülbül” bahsinde, sebeplerin dellâllık görevi, hayret ve tefekkürü davet eden örneklerle anlatılmaktadır.[2]

İkincisi: Özellikle bilinç sahibi sebeplerle (melekler ve insanlar gibi) ilgili olan bu görev, seyir ve gözetim görevidir. Bu görev, Risale-i Nur’un çeşitli yerlerinde nezaret, temâşâ, mütalâa, müşahede gibi sözcüklerle anlatılmıştır. Mesnevî-i Nuriye’nin Lem’alarında ise, bu durum, “O memurlar nâzır müşahitlerdir ki, gördükleri evâmir-i tekviniyeye (doğal olaylarla ilgili İlâhî emir ve yasalara) karşı itaat ve inkıyad ile (uymak suretiyle) bir nevi ibadet yapmış olurlar”[3] şeklinde ifade edilmiştir. Bu, tabiat olayları, doğa yasaları gibi isimlerle anılan İlâhî kanunlara uygun şekilde, yahut bu kanunların uygulanmasına nezaret etmek suretiyle yerine getirilen bir görevdir. Yirmi Dördüncü Sözün Dördüncü Dalında da, şuur sahibi sebeplerin bu görevine, “Mâbudlarının nazarıyla yaptıkları nezaret, mülk ve melekûtun mütalâası, Onun celâl ve cemal tecellîlerinin müşahedesi” gibi tanımlar getirilmiştir. Söz konusu bahiste konu daha da ayrıntılandırılmakta ve bu tanımlar açıklığa kavuşturulmaktadır.[4]

Üçüncüsü: Daha önce de geçtiği gibi, İlâhî kudretin icraatında sebeplerin görevlendirilmesi, izzet ve azametin gereğidir. Bu görevlendirmede, bir yandan âlemlerdeki bütün varlıkları emrine boyun eğdiren bir rububiyetin haşmeti görünür; bir yandan da, beşer bakışının yadırgayacağı ve Âlemlerin Rabbinin şanına yakıştıramayacağı ufak tefek, önemsiz, sıradan işlerle İlâhî kudret arasında zahirî bir perde çekilmiş olur ve bu tür işlerle İlâhî kudretin doğrudan teması beşer nazarına ilk bakışta görünmez.

Dördüncüsü: Yine daha önce geçtiği gibi, sebeplerin bir diğer görevi, insanın iç yüzünü bilmediği için tenkit ve şikâyetle karşıladığı olaylarda bu tenkit ve şikâyetlere hedef olmaktır. Bu konuya az ileride tekrar değinilecektir.

Etrafımızdaki âlemde işler eğer birtakım sebeplere bağlı olarak cereyan ediyorsa, işte bu sayılan hikmetler nedeniyledir. Yoksa, onlar, kendilerine ihtiyaç duyulduğu için yardımlarına başvurulmuş icraat ortakları değildir. Mesnevî-i Nuriye’nin Lem’alarının başında, sebeplerin bu durumu hükûmetin kalem dairesine benzetilir:

“Mal sahibi zannettiğin esbab, mal sahibi değillerdir. Asıl mal sahibi, onların arkasında iş gören kudret-i ezeliyedir. Onlar, ancak o kudretten gelen hakikî tesirleri ilân ve neşretmekle muvazzaftırlar (duyurmak ve yayınlamakla görevlidirler). Demek, daire-i esbab, hükûmetin kalem dairesi hükmündedir ki, yukarıdan gelen emirlerin tebliğatı o daireden yapılıyor.”[5]



Demek esbab vaz edilmiş, tâ aklın nazar-ı zahirîsine karşı kudretin izzeti muhafaza edilsin. Zira, aynanın iki veçhi gibi, herşeyin bir mülk ciheti var ki, aynanın mülevven yüzüne benzer; muhtelif renklere ve hâlâta medar olabilir. Biri melekût’tur ki, aynanın parlak yüzüne benzer. Mülk ve zahir veçhinde, kudret-i Samedâniyenin izzetine ve kemâline münâfi hâlât vardır. Esbab, o hâlâta hem merci, hem medar olmak için vaz edilmişler. Fakat melekûtiyet ve hakikat cânibinde herşey şeffaftır, güzeldir, kudretin bizzat mübaşeretine münasiptir, izzetine münâfi değildir. Onun için, esbab sırf zahirîdir; melekûtiyette ve hakikatte tesir-i hakikîleri yoktur.

vaz etmek: koymak
nazar: bakış
zahir: görünen; dış yüz
nazar-ı zahirî: birşeyin iç yüzüne nüfuz edemeyen, sadece dış görünüşünde kalan bakış
izzet: üstünlük, değer, yenilmezlik
vecih: yüz
mülk (bu metindeki anlamı): varlıkların görünen yüzü
mülevven: renkli
hâlât: haller, durumlar
medar: dayanak noktası; dönen birşeyin merkezinde dayandığı yer; sebep, vesile
melekût (bu metindeki anlamı): varlıkların ve olayların iç yüzü
kudret-i Samedâniye: hiçbir şeye muhtaç olmayan, daim ve bâki olan Allah’ın sonsuz gücü
kemal: kusursuzluk, mükemmellik
münâfi: aykırı
merci: dönülen yer; başvuru yeri
cânip: yan, taraf
şeffaf: saydam
mübaşeret: temas
münasip: uygun
tesir-i hakikî: yaratma gücü


YUKARIDAN BERİ devam etmekte olan açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, sebeplerin yaratılışı, varlıkların ve olayların dış yüzü ile ilgili hikmetlere bağlıdır. Zira bsiz maddî bir âlemde yaşıyoruz ve bakışımız bu âlemin ötesine ulaşamıyor. Hattâ maddenin bile derinliklerinden ve sırlarından çoğu zaman haberimiz olmuyor ve bu görünen âlem, aklımızın ermediği, bilimin çözemediği nice gizlilikleri bağrında barındırmaya devam ediyor. Oysa bu görünen âlemin ötesinde görünmeyen âlemler, “zahir”in ardında “bâtın,” maddenin ötesinde mânâ, dünyanın arkasında âhiret âlemleri gibi daha nice âlemler var ki, ne bakışımız, ne bilgimiz, ne de kavrayışımız oralara ulaşamıyor. Bediüzzaman, varlıkların ve olayların dış ve iç yüzlerine, yahut görünen ve görünmeyen âlemlere, eserlerinin birçok yerinde “mülk” ve “melekût” sözcükleriyle atıfta bulunmakta ve bu durumu ayna örneğiyle açıklamaktadır:

Aynanın sırlı, yahut boyalı bir yüzü vardır ki, bizim maddî dünyamız, veya olayların bizim görebildiğimiz yönleri bu yüze benzer. Bu yüz opaktır; sadece ona vurulmuş olan boya görünür, onun arkası görülmez. Biz bu yüze baktığımız zaman onun renginden başka birşey görmeyiz; nazarımız o boya tabakasını delip de arkasındaki dünyayı bize göstermez.

Aynanın diğer yüzü ise tümüyle parlak ve lekesizdir; onda yansıyan, tecellî eden şeyleri olduğu gibi gösterir. Sırlı yüzündeki boyanın cinsi ve rengi ne olursa olsun, aynanın parlak yüzünde görünen şey bundan etkilenmez. Aynaya bu yüzden bakan kimse, diğer yüzdeki boyanın hiçbir engeliyle karşılaşmaksızın göreceği şeyi görür.

Bu örnekten yola çıkan Risale-i Nur Müellifi, tıpkı bir ayna gibi, her varlığa ve her hadiseye iki ayrı yönden bakılabileceğini bize gösterir:[6]

“Herşeyin biri mülk, diğeri melekût, yani biri dış, diğeri iç olmak üzere iki ciheti vardır.”[7]

“Herşeyin içine melekût, dışına da mülk denir.”[8]

“Kâinatın ayna gibi iki yüzü var. Biri mülk ciheti ki, aynanın renkli yüzüne benzer. Diğeri melekûtiyet ciheti ki, aynanın parlak yüzüne benzer.”[9]

Aynanın boyalı yüzü ile temsil edilen âlem (şehadet âlemi, görünen âlem), zıtlarla dolu bir âlemdir ve burada iyilikler kötülüklerle, güzellikler çirkinliklerle karışık bulunur. Bu yönden bakılınca, İlâhî kudretin küçük ve önemsiz şeylerle, çirkinlik ve kötülüklerle temasını beşer bakışı izzet ve azamet ile bağdaştıramaz. Diğer yönden bakıldığında ise, bu âlemdeki olayların üzerinde yansıyan birşey bütün açıklığıyla, öncesi ve sonrasıyla, bütün sonuçları ve bütün anlamlarıyla birlikte görünür. Onun için, görünen yüzden bakıldığında küçük ve çirkin şeylerle arada perde olarak sebeplerin varlığını isteyen izzet ve azametin, diğer yönden bakıldığında, en küçük birşeyi bile hariç bırakmadan bütün bunları kapsamına aldığı açıkça görülür. Felâketler bu konuda verilebilecek örneklerden biridir. Çünkü bir topluluğun başına gelen bir felâketin birçok yönü vardır:

1. Herşey gibi, o felâket de İlâhî kudret ve irade sonucu meydana gelmiştir.

2. Bu felâketin öncesinde, ona yol açan birtakım nedenler vardır; meselâ İlâhî gazabı çeken birtakım suçlarda ısrar edilmesi böyle bir sonucu hazırlamış olabilir.

3. Fakat felâketin gelişi, görünürde böyle bir nedene bağlı olmaksızın, bazı maddî sebepler aracılığıyla cereyan eder.

4. Felâket geldiğinde, suçlu-mâsum ayırımı yapmaksızın umumun başına gelir.

5. Hesap gününde ise suçlular ise mâsumlar birbirinden ayrılır; mâsumlara, felâket dolayısıyla uğramış oldukları ziyanın kat kat fazlası, ebedî bir ödül olarak verilir.

Daha başka yönleri de bulunmakla birlikte, çok belirgin ana hatlarıyla bu şekilde özetleyebileceğimiz bir felâkete mülk cihetinden bakıldığında sadece üçüncü ve dördüncü maddelerde sayılan şeyler görünür: Bir deprem, bir volkan, bir sel, bir yangın gibi bir felâket âniden gelmiş ve pek çok mâsum insanı alıp götürmüştür. Bu, olayın dış yüzüdür. İç yüzünde, yani melekût cephesinde ise, hadise öncesi ve sonrasıyla, bütün sonuçlarıyla birlikte göründüğü için, olup biteni oradan seyredenler, bütün bunlarda izzet ve azamete aykırı hiçbir şey bulmazlar; herşeyi ve her hadiseyi doğrudan doğruya İlâhî kudretin bir eseri olarak seyir ve müşahede ederler. Zira, Bediüzzaman’ın daha başka yerlerde de işaret ettiği gibi, herşey ya bizzat güzeldir; ya da neticesi itibarıyla güzeldir. Bizzat güzel olan şeyi, mülk cihetinden bakanlar da bir ölçüde takdir edebilirler. Neticesi itibarıyla güzel olan şeyleri kavrayabilmek için ise, melekût tarafından bakan bir nazara ihtiyaç vardır. Otuzuncu Lem’anın ism-i Hayy’a dair Beşinci Nüktesinin İkinci Remzinde bu hakikate şu şekilde temas edilerek sebeplerin yaratılışı açıklanır:

“Kâinatta gerçi herşeyde bir güzellik ve iyilik ve hayır vardır. Ve şer ve çirkinlik gayet cüz’îdir ve vâhid-i kıyasîdirler [ölçüttürler] ki, güzellik ve iyilik mertebelerini ve hakikatlerinin tekessürünü ve taaddüdünü [çeşitlenerek çoğalmasını] göstermek cihetiyle, o şer ise hayır ve o kubh [çirkinlik] dahi hüsün [güzellik] olur. Fakat zîşuurların nazar-ı zâhirîsinde görünen zâhirî çirkinlik ve fenalık ve belâ ve musibetten gelen küsmekler ve şekvâlar Zât-ı Hayy-ı Kayyûma teveccüh etmemek için, hem aklın zâhirî nazarında habis, pis görünen şeylerde, kudsî, münezzeh olan kudretin bizzat ve perdesiz onlarla mübaşereti kudretin izzetine münâfi gelmemek için, zâhirî esbablar o kudretin tasarrufâtına perde edilmişler. O esbab ise icad edemiyorlar; belki haksız olan şekvâlara ve itirazlara hedef olmak ve izzet ve kudsiyet ve münezzehiyet-i kudreti muhafaza içindirler.”[10]

İncelemekte olduğumuz metinde eşyanın mülk yönünün, yani dış yüzünün, yüzeysel bir şekilde bakıldığı zaman İlâhî kudretin şerefine, yüceliğine ve kusursuzluğuna yakıştırılamayacak birtakım durumlar içerdiği belirtilmiştir ki, sebepler, işte bu durumların hem medarı, hem merciidirler. Yani hem kusurların ve kötülüklerin sebebidirler, bu kusur ve kötülükler onların etrafında döner; hem de bu yüzden doğacak itiraz ve şikâyetlerin onlara yönelmesi gerekir. Ancak bu durum, sebeplerin gerçek bir güce sahip oldukları ve yaratışta bir rol üstlendikleri şeklinde anlaşılmamalıdır. Çünkü, hadiselere melekût yönünden bakıldığı zaman, ortada sebep diye birşey görünmemekte, İlâhî kudret büyük küçük herşeyin yegâne yaratıcısı olarak belirmektedir. Onun için, “Esbab sırf zahirîdir (mülk yönünde ve olayların dış yüzünde vardır); melekûtiyette ve hakikatte tesir-i hakikîleri yoktur” denilmiştir. Lügat anlamı itibarıyla “gerçek tesir” olarak çevrilebilecek olan “tesir-i hakikî”nin buradaki anlamı, “yaratma gücü, var olmayan birşeyi var edebilecek bir güç” demektir. Bu deyim, Risale-i Nur’un daha başka yerlerinde bu şekilde açıklanmış, yer yer de “tesir-i icadî” şeklinde kullanılmıştır.[11]



[1] Risale-i Nur Külliyatı, c. 2, s. 1278.
[2] A.g.e., c. 1, s. 154-155.
[3] A.g.e., c. 2, s. 1278.
[4] A.g.e., c. 1, s. 154, 156 (melekler ve insanlarla ilgili kısımlar),
[5] A.g.e., c. 2, s. 1278.
[6] “Mülk” ve “melekût” sözcüklerinin—özellikle tasavvuftaki kullanımı itibarıyla—daha başka anlamları da bulunmakla birlikte, burada, ayna örneğinin de açıkça gösterdiği gibi, eşyanın dış yüzü ve iç yüzü anlamında kullanılmış olduğunu dikkate almak yeterlidir.
[7] A.g.e., c. 2, s. 1185 (İşârâtü’l-İ’câz).
[8] A.g.e., c. 2, s. 1320 (Mesnevî-i Nuriye, Hubab).
[9] A.g.e., c. 1, s. 236 (29. Söz).
[10] A.g.e., c. 1, s. 813.
[11] A.g.e., c. 1, s. 277, 763. 1120.
Previous Post
Next Post

About Author

0 yorum: