10 Temmuz 2005 Pazar

Yirmi İkinci Söz / İkinci Makam: 5

BİRİNCİ LEM'A / son


Hem esbab-ı zahiriyenin diğer bir hikmeti şudur ki: Haksız şekvâları ve bâtıl tirazları Âdil-i Mutlaka tevcih etmemek için, o şekvâlara, o itirazlara hedef olacak esbab vaz edilmiştir. Çünkü kusur onlardan çıkıyor, onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor. Bu sırra bir misal-i lâtif suretinde bir temsil-i mânevî rivayet ediliyor ki:


Hazret-i Azrail Aleyhisselâm, Cenâb-ı Hakka demiş ki: “Kabz-ı ervah vazifesinde Senin ibâdın benden şekvâ edecekler, benden küsecekler.”


Cenâb-ı Hak, lisan-ı hikmetle ona demiş ki: “Seninle ibâdımın ortasında musibetler, hastalıklar perdesini bırakacağım-tâ şekvâları onlara gidip senden küsmesinler.”


İşte, bak: Nasıl hastalıklar perdedir; ecelde tevehhüm olunan fenalıklara mercidirler. Ve kabz-ı ervahta hakikat olarak olan güzellik, Azrail Aleyhisselâmın vazifesine mütealliktir. Öyle de, Hazret-i Azrail dahi bir perdedir. Kabz-ı ervahta zahiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemâline münasip düşmeyen bazı hâlâta merci olmak için, o memuriyete bir nâzır ve kudret-i İlâhiyeye bir perdedir.

esbab-ı zahiriye: görünürdeki sebepler
şekvâ: şikâyet, yakınma
bâtıl: asılsız
Âdil-i Mutlak: sınırsız adalet sahibi olan Allah
tevcih etmek: yöneltmek
vaz etmek: koymak
misal-i lâtif: hoş bir misal
kabz-ı ervah: ruhların alınması
ibâd: kullar
lisan-ı hikmet: hikmet dili
musibet: başa gelen kötülük, felâket
ecel: belirlenmiş olan vakit, ölüm vakti
tevehhüm: kuruntu
merci: dönülen yer; başvuru yeri
müteallik: ilgili
zahiren: görünürde
kemal: kusursuzluk, mükemmellik
hâlât: haller, durumlar
nâzır: bakan, seyreden, nezaret eden


BURADA, sebeplerin yaratılışındaki hikmetler arasında dördüncü madde olarak sayılan hususa tekrar değinilmekte ve buna bir örnek olarak Azrail Aleyhisselâm ile ilgili olarak rivayet edilen bir “manevî temsil” nakledilmektedir. Zira bu dünyanın hadiseleri arasında, mülk yönünden bakıldığında en ziyade kötülük ve çirkinliklerle karışık olarak görünen ve hiç hoşlanılmayan birşey varsa, o da ölümdür. Sadece dış yüzünü görebildikleri için ölümden hiç hoşlanmayan insanların şikâyetlerine bir perde olmak üzere, Yüce Allah, meleklerinden Azrail Aleyhisselâmı görevlendirmiştir. (Hayat konusunda ise durum bunun tersidir; onda hiçbir kötülük ve çirkinlik olmadığı için araya perde konmamış, hayat vermek üzere bir melek de görevlendirilmemiştir.) Ancak Yüce Allah, kendi katında şerefi pek büyük olan meleklerinden Azrail’i de büsbütün bu itiraz ve şikâyetlere hedef tutmamak için, onun önüne de hastalık, kaza, felâketler gibi çeşitli ölüm nedenlerini bir perde olarak koymuştur. Risale-i Nur’un başka bir yerinde bu durum şöyle açıklanır:

“Aynen bu perdeler gibi, Azrail Aleyhisselâmın vazifesi de bir perdedir—tâ haksız şekvâlar Cenâb-ı Hakka gitmesin. Çünkü ölümdeki hikmet ve rahmet ve güzellik ve maslahat cihetini herkes göremez. Zâhire bakıp itiraz eder, şekvâya başlar. İşte bu haksız şekvâlar Rahîm-i Mutlaka [rahmeti sonsuz olan Allah’a] gitmemek hikmetiyle, Azrail Aleyhisselâm perde olmuş.

“Aynen bunun gibi, bütün meleklerin, belki bütün esbab-ı zâhiriyenin vazifeleri, izzet-i rububiyetin perdeleridir. Tâ güzellikleri görünmeyen ve hikmetleri bilinmeyen şeylerde kudret-i İlâhiyenin izzeti ve kudsiyeti ve rahmetinin ihatası muhafaza edilsin, itiraza hedef olmasın ve hasis ve ehemmiyetsiz ve merhametsiz şeylerle kudretin mübaşereti nazar-ı zâhirîde görünmesin. Yoksa, hiçbir sebebin hakikî tesiri ve icada hiç kabiliyeti olmadığını, herşeyde tevhid sikkeleri kat’î gösterdiğini, Risale-i Nur hadsiz delilleriyle ispat etmiş. Halk etmek, icad etmek Ona mahsustur. Esbab yalnız bir perdedir.”[1]



Evet, izzet ve azamet ister ki, esbab, perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve celâl ister ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden.

izzet: üstünlük, şereflilik
azamet: ululuk
esbab: sebepler
perdedâr: perdeci, kapıcı
dest: el
perdedâr-ı dest-i kudret: kudret elinin perdecisi; İlâhî kudretin önünde perdecilik görevi yapan sebepler
tevhid: Allah’a hiçbir ortak koşmaksızın bir olarak inanmak
celâl: Allah’ın sonsuz büyüklük ve yüceliği
tesir-i hakikî: yaratma gücü



BU CÜMLELER, bir formül halinde Risale-i Nur’un birçok yerinde tekrarlanmakta ve doğru ve dengeli bir imanın esaslarını ders vermektedir. Bu cümlelerden birincisinde mülk cihetinin, ikincisinde ise melekût cihetinin hükmü dile getirilmiştir ki, her ikisinin de birbirine karıştırılmaması gereken bir yeri ve önemi vardır. Sebepler, gözümüzün önündeki mülk âleminin bir gerçeğidir; bunlar, biz kullara, “esbaba teşebbüs” şeklinde bir “fiilî dua” yükümlülüğü getirmektedir.[2] Sebeplerin her ne kadar bir yaratma gücü yoksa da Yüce Allah bu âlemde yarattığı şeyleri sebeplere bağlamış, bizi de bu sebeplere uymakla yükümlü kılmıştır. Ancak, sebep ve sonuçların birlikte yaratılışları da, hiçbir zaman, sebeplerin bu sonuçları doğuracak bir güce sahip oldukları anlamına gelmez; böyle birşeyi “tevhid ve celâl,” yani Allah’ın birliği ve sonsuz ululuğu şiddetle reddeder. Onun için, inanan insan, bu dünyaya mülk yönünden de baksa, Birinci Makamın temsilî hikâyesindeki adam gibi, melekût yönünden görünen sonuca varmakta zorlanmaz:

“Demek bunlar kendi kendilerine işlemiyorlar. Onları işlettiren gizli bir kudret sahibi vardır. Eğer kendi başına olsa, bütün baştan başa bu gördüğümüz memlekette her iş mucize, herşey mucizekâr bir harika olmak lâzım gelir. Bu ise bir safsatadır.”

[1] A.g.e., c. 1, s. 980 (11. Şua).
[2] Bkz. Yirmi Üçüncü Sözün Birinci Mebhasının Beşinci Noktası, c. 1, s. 135.

Hiç yorum yok: