1 Eylül 2005 Perşembe

Yirmi İkinci Söz / İkinci Makam: 10


ÜÇÜNCÜ LEM'A / 3

… ve bir sayfada, meselâ insanda şu kitab-ı kâinatın ekser meselelerini yazmak,

hem bir noktada, meselâ küçücük incir çekirdeğinde koca incir ağacının programını derc etmek,

ve bir harfte, meselâ kalb-i beşerde şu âlem-i kebîrin safahâtında tecellî ve ihâta eden bütün esmânın âsârını göstermek,

ve bir mecimek tanesi kadar mevki tutan kuvve-i hafıza-i insaniyede bir kütüphane kadar yazı yazdırmak ve bütün hâdisât-ı kevniyenin mufassal fihristesini o kuvvecikte derc etmek…


ekser çoğunluk, pek çok
derc etmek içine koymak, yerleştirmek
kalb-i beşer insan kalbi
kebîr büyük
âlem-i kebîr büyük âlem, kâinat
safahât safhalar, aşamalar
tecellî yansıma
ihâta etmek kuşatmak, kapsamak
esmâ isimler; Allah’ın güzel isimleri
âsâr eserler
mevki yer
kuvve güç, duygu, yeti, yetenek
kuvve-i hafıza-i insaniye insanın belleği
hâdisât hadiseler, olaylar
hâdisât-ı kevniye kâinat olayları
mufassal ayrıntılı
fihriste fihrist, içindekiler


KÂİNATIN bir muhteşem bütünlük içinde yaratıldığına işaret etmek üzere Bediüzzaman’ın başvurduğu temsillerden biri de kitap benzetmesidir. Bir kitabın sayfaları, paragrafları, kelimeleri, harfleri, hattâ harflerin noktaları, birbirinden bağımsız şeyler değildir; onlardan herbirinin bütün içinde bir yeri, kitabın tamamına yönelik anlam ve ilişkileri vardır. Söz konusu olan kitap, eğer Kur’ân gibi en büyük bir mucize ise, o zaman bir sûrede, bir âyette, hattâ bir kelimede, insan onun bir özetini veya bir fihristini bulabilir. Birinci Makamın başında, buna benzer bir temsil ile, kâinat bir saray, bir şehir, bir memleket, yahut bir âlem şeklinde ele alınmıştı. Her iki temsilde de, varlıklar çeşitli açılardan ve değişik ölçeklerde ele alındıkları zaman, onların kâinatla ilişkileri farklı boyutlarda ortaya çıkmaktadır ki, Birinci Makamın açıklamalarında bu konuya temas edilmişti.[1]

Kâinat kitabının kelimelerinden bir kudret kelimesi olan, yani bir kitap gibi yazılmış olan şu âlemde Yüce Yaratanın sonsuz kudretiyle bir kelime olarak yaratılan bir balarısı ile ilgili olarak, nümune kabilinden sıraladığımız birkaç maddelik bilgi de açıkça gösteriyor ki, bir küçücük böcek ile kâinatın tümü arasındaki birlik ve bütünlük ilişkileri saymakla bitecek gibi değildir; o tek kelime binlerce dille konuşmakta ve bize kitabın anlattığı şeylerden söz etmektedir. Aynı durum daha değişik ölçeklerde de gözlenebilir: Bu kitabın bir sayfası, bir harfi, yahut bir noktası da, tevhid gözüyle bakan ve aklı evhamda boğulmamış olan kimselere pek çok şey anlatacaktır.

İşte, balarısı gibi kudret kelimelerinden bir kelime olan bir incir ağacı, o kelimenin milyonlarca noktası hükmündeki küçücük çekirdeklerden herbiri içinde tek tek bütün ayrıntılarıyla yazılmıştır. Arıdan veya ağaçtan çok daha kapsamlı bir yaratılışta olan insan ise, bu âlemin bir sayfasıdır. Birinci Makamın Üçüncü Burhanı ile ilgili açıklamalarda da temas edildiği gibi,[2] o, bir yandan üzerinde sergilediği İlâhî hikmet ve sanat eserleriyle, bir yandan çeşitli âlemlerden taşıdığı nümunelerle, bir yandan da âlemlerin bütün güzelliklerini görecek ve bütün varlıkların dillerini çözecek yetenekleriyle tüm kâinatın bir özeti olarak yaratılmış, yahut kâinat ile o, tıpkı kilit ve anahtar gibi, beraberce düzenlenmiştir.

İnsan denen sayfanın harfleri ve noktaları da sayfanın kendisinden aşağı kalmaz. Bütün âlemlerde yansımaları görünen İlâhî isimlerin tümü, bir insan kalbinde eserini gösterebilir. Rahmetin, keremin, adaletin, affın, hikmetin, sanatın, muhabbetin, ahlâkın, faziletin ne olduğunu bilecek, bu tecellîlere kendisi eriştikten başka onların eserlerini de kendi fiillerinde gösterecek, âlemlerde insandan başka hangi varlık vardır?[3]

Bu harikulâde kitap sayfasının noktalarından bir nokta olarak nitelenebilecek insan hafızasına bakın ki, göklerde ve yerde olup biten ne varsa, hepsi orada görüntüsüyle, sesiyle, rengiyle, kokusuyla, kendisine ait maddî ve manevî özellikleriyle birlikte kaydedilmekte, istendiği an da “arşivdeki” yerinden çağrılıp “playback” yapılabilmektedir. Orada bir gülün kokusu bir yıldızın doğuşuyla, bir insan ömrü dünya tarihiyle, bir dostun siması yeryüzünün tebessümüyle beraber saklanır ve hatırlanır. O tek noktacıkta saklanan bilgilerle insanlar nice bilimler geliştirir, nice uygarlıklar kurar. Birtek noktası bile bir kâinat dolusu hatıra anlamına gelen insan sayfasının yazılışı öyle kapsamlı bir tevhid delilidir ki, Bediüzzaman, bir Emirdağ mektubunda, bütün bir kâinatın tanıklığından daha güçlü ve daha kestirme bir tevhid delilini insanın kendi nefsinde bulacağını ve kendi üzerinde tefekkür etmek suretiyle hiç sarsılmayan bir imana kavuşabileceğini bildirmektedir.[4]


… elbette ve elbette Hâlık-ı Külli Şeye has ve bu kâinatın Rabb-i Zülcelâline mahsus bir hâtemdir.


İşte, zîhayat üstünde olan pek çok hâtem-i Rabbânîden birtek hâtem böyle nurunu gösterse ve onun âyâtını şöyle okuttursa; acaba birden bütün o hâtemlere bakabilsen, görebilsen, [5] demeyecek misin?

Hâlık-ı Külli Şey herşeyin yaratıcısı
Zülcelâl büyüklük ve haşmet sahibi
mahsus özgü
hâtem mühür, damga
zîhayat canlı
Rabbânî Rabbe ait
hâtem-i Rabbânî herşeyin Rabbi olan Allah’a ait mühür
nur ışık
âyât âyetler, deliller, alâmetler
zuhur görünme
şiddet-i zuhur şiddetli şekilde görünme


BU LEM’ADA ele alınan tevhid mührünü “herbir canlıyı büyük âlemin bir tür küçültülmüş nümunesi olarak yaratmak” şeklinde ifade edebiliriz. Kâinata ibret ve tefekkür gözüyle bakan bir mü’min, bu gerçeği, her canlının üzerine vurulmuş İlâhî bir mühür gibi okuyabilir. Böyle bir mühür iki şeyi birden açıkça göstermektedir:

1. Üzerinde bu mührü taşıyan bir canlının bir Yaratıcısı, bir Rabbi vardır.

2. O Yaratıcı, sadece o canlıyı değil, onun ait olduğu âlemi tümüyle yaratan ve terbiye eden bir Yaratıcı, sonsuz büyüklük sahibi bir Rabdir.

Daha önce değindiğimiz, bundan sonra da zaman zaman yine dikkatleri çekeceğimiz gibi, bu mührü bu şekilde okumak, tevhid-i hakikînin bakış açısını yansıtmaktadır ki, bu bakış açısına sahip olan bir mü’min, tıpkı “her denk üzerindeki yazıyı okuyan, herbir top üzerindeki damgayı tanıyan” adam gibi, gözünün gördüğü herhangi bir varlıkta, doğrudan doğruya Âlemlerin Rabbine ulaştıran bir yol bulur.

Üstelik bu damga, bir canlı varlığın üzerindeki yegâne mühür de değildir. Herbir varlık üzerinde tecellî eden herbir İlâhî isim, onu kendi mührüyle mühürlemiş; böylece, her varlık, üzerinde eserini gösteren İlâhî isimler ve fiiller sayısınca mühürlere bürünmüştür. Varlıkların bu durumu, Risale-i Nur’un daha başka yerlerinde, “birlik perdeleri içinde sarılı bir gül goncasına” benzetilir.[6] Risale-i Nur tefekkürü, gerçekten de bu kâinatı muhteşem bir gül bahçesine çeviriyor ve okuyucuya bahçenin her zerresinden buram burak gül kokuları taşıyor!

Bir gülün güzelliği karşısında hayrette kalan insan, dünyanın bütün güllerini karşısında görüverse ne yapar? Bir bülbülün sesi9ne doyamayan insan, bütün bülbülleri bir arada dinleyebilse neler hisseder? Bir çiçek yüzünde yahut deniz üstündeki renk renk gün ışığı yansımalarını hayretle seyreden insan, güneşin bütün yansımalarına birden bakabilseydi, gözü başka birşey görür müydü?

Fakat bizim maddî duyularımız böyle manzaraları olduğu gibi seyretmeye elverişli değildir. Biz bu dünyada, sadece gözümüzün önünde ve görme sınırlarımız içinde olan şeyleri görürüz. Güneşe bile, ancak bulut arasında iken veya gündoğumu ve günbatımı gibi zamanlarda, “tecellîsinin” zayıflamış olduğu zamanlarda bakabiliriz—o da uzun süreli olmamak koşuluyla. Yoksa, onun şiddetli ışığı, bizim gözümüze telâfisi imkânsız zararlar verebilir. Allah’ın yarattığı sayısız yıldızlardan bir tanesinin “şiddet-i zuhuru” 150 milyon kilometre uzaktan böylesine dayanılmaz olursa, âlemlerin tümünü bir “Ol” emriyle yoktan var eden bir Yaratıcı için söylenecek en uygun söz, “Her türlü kusurdan uzak ve yücedir o Zât ki, şiddet-i zuhurundan gizlenmiştir” olmalıdır.

Lâkin insanın yetenekleri sadece maddî duyularından ibaret değildir. Gözü herşeyi göremese de, onun eksik bıraktığını, insanın hayalgücü tamamlar. Birtek canlı üzerinde herşeyin Yaratıcısına ait bir mührü gördüğü zaman, insan, tefekkürüyle ve iman gözüyle bütün canlıları hayalinin önüne getirebilir.

İşte o an, insanın bir varlıkta bütün varlıkları, bir zerrede bir âlemi gördüğü ve herbir şeyden, herşeyin tanıklığını işittiği andır.Bir başka deyişle, o an, Risale-i Nur’un tefekkür dünyasına insanın adımını attığı andır.

[1] Bk. Risale-i Nur Dersleri: 1, s. 17 v.d.
[2] A.g.e., s. 47.
[3] 11. Söz, 23. Söz, 30. Sözün 1. Maksadı, 32. Sözün 3. Mevkıfı, 30. Lem’anın 6. Nüktesi gibi Risale-i Nur’un birçok yerinde insanın kapsamlı yaratılışı, kâinatla ilişkileri ve İlâhî isimlere mazhariyeti ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır. Bahsimizle ilgili bir açıklama olarak da Hayat Meydan Okuyor adlı kitabımızda yer alan “İnsan Olmanın Farkı” başlıklı bölüme göz atılabilir.
[4] Risale-i Nur Külliyatı, c. 2, s. 1737-1738.
[5] Her türlü kusurdan münezzehtir o Zât ki, şiddet-i zuhurundan gizlenmiştir.
[6] Bkz. 2. Şua, 3. Maksat, 1. Alâmet ve Hüccet (Risale-i Nur Külliyatı, c. 1, s. 858).
Previous Post
Next Post

About Author

0 yorum: