21 Eylül 2005 Çarşamba

Yirmi İkinci Söz / İkinci Makam: 12


DÖRDÜNCÜ LEM'A / 2


Eğer zîhayat üstünde görünen o nakş-ı acib-i sanatı, o nazm-ı garib-i hikmeti ve o tecellî-i sırr-ı ehadiyeti, Zât-ı Ehad-i Samede verilmediği vakit, herbir zîhayatta, hattâ bir sinekte, bir çiçekte nihayetsiz bir kudret-i fâtıra, içinde saklandığını ve herşeyi muhit bir ilim bulunduğunu ve kâinatı idare edecek bir irade-i mutlaka onda mevcut olduğunu, belki Vâcibü’l-Vücuda mahsus bâki sıfatları dahi onların içinde bulunduğunu kabul etmek; adeta o çiçeğin, o sineğin herbir zerresine bir ulûhiyet vermek gibi, dalâletin en eblehçesine, hurâfâtın en ahmakçasına bir derekesine düşmek lâzım gelir.

nakış işleme
acip şaşırtıcı, acaip
nazım tertip, düzen
garip alışılmadık, şaşırtıcı
Ehad bir ve tek olan, Allah
ehadiyet Allah’ın ehad oluşu, herşeydeki birlik tecellîsi
Samed hiçbir şeye muhtaç olmayan, herşey kendisine muhtaç bulunan Allah
kudret-i fâtıra varlıkları hiç yoktan yaratan İlâhî güç
muhît kuşatıcı
irade-i mutlaka hiçbir sınır ve engel olmaksızın, dilediğini yapabilme gücü, Allah’ın sonsuz iradesi
Vâcibü’l-Vücud varlığı zorunlu olan Allah
mahsus özgü
bâki son bulmayan
ulûhiyet tanrılık
dalâlet sapıklık
ebleh ahmak, budala
hurâfât hurafeler, bâtıl inanışlar
dereke alçak derece

İSTER TOPRAĞIN BAĞRINDAN fışkıran bir çiçek olsun, ister rengârenk tüylerle bezenmiş bir kuş, hangi canlıyı inceleyecek olsak, taklidi imkânsız bir hikmet ve sanat eserini karşımızda buluruz. Zaten bilim, yüzyıllardır canlılar dünyasının mucizelerini keşfetmekle meşguldür; bugün vardığı noktada ise, sadece canlı türlerinin “sayısı” hakkında bile kaba tahminlerden ötede birşey söyleyememektedir. Kesin olan birşey varsa, o da, canlılardan herbirinin, hikmet ve sanat yönüyle akılları hayran bırakan kusursuz ve orijinal bir düzen içinde ortaya çıkmakta oluşudur.

Fakat bu hikmet ve sanat eserleri, bir fabrikadan çıkan ürünler gibi tek bir kalıp içinde çıkmaz. Gerçi onların hepsi aynı kaynağın eserini üzerlerinde göstermektedir; ama öylesine işlenmişlerdir ki, herbiri, bütün kâinattaki tecellîlerden süzülmüş bir örnek gibidir. Güya bu âlem sadece onu meyve vermek üzere var olmuştur! Yahut âlemde ondan başka bir canlı yokmuşçasına, Yaratanın bütün isimleri ona yönelmiş de sırf onu yaratmış ve onda odaklanmış gibidir.

Aynı şey, milyonlarca tür canlının sayısız bireyleri için ayrı ayrı söz konusudur. Onlardan herbiri, kâinatta başka bir canlı yokmuş da sadece o varmış gibi yaratılır ve yaşatılır. Nasıl herbir su damlası güneşin ışığını bütün renklerini yansıtır ve diğer sayısız damlaların varlığı ondaki tecellîden hiçbir şey eksiltmezse, bu dünyaya gözünü açan herbir canlı da, Yüce Yaratanın bütün isimlerinin nurlarından meydana gelen bir “ihyâ” mührünü üzerinde taşır ve bakmasını bilen gözlere gösterir, okumasını bilen kalplere okutur.

Bu durum, Risale-i Nur’da “ehadiyet” olarak tanımlanan bir hakikati ifade etmektedir. Kelime olarak birlik, teklik, yegânelik anlamına gelen “ehadiyet” ile, yine birlik demek olan “vâhidiyet” sözcükleri, Allah’ın birliğini iki ayrı yönden dile getirirler:

“Vâhidiyet ise, bütün o mevcudat Birinindir ve Birine bakar ve Birinin icadıdır demektir. Ehadiyet ise, herbir şeyde, Hâlık-ı Külli Şeyin ekser esmâsı [herşeyi Yaratanın isimlerinden pek çoğu] tecellî ediyor demektir. Meselâ, güneşin ziyası bütün zeminin yüzün ihata ettiği haysiyetiyle, vâhidiyet misalini gösterir. Ve herbir şeffaf cüzde ve su katrelerinde, güneşin ziyası ve harareti ve ziyasındaki yedi rengi ve bir nevi gölgesi bulunması, ehadiyet misalini gösterir. Ve herbir şeyde, hususan zîhayatta ve bilhassa herbir insanda, o Sâniin ekser esmâsı onda tecellî ettiği cihetle, ehadiyeti gösterir.”[1]

14. Lem’anın 2. Makamında da ehadiyet “herbir şeyde, hususan zihâyatta, hususan insanın mahiyet aynasında bütün esmâsıyla bir cilvesi”[2] olarak tanımlanmaktadır. 3. Şua da, ehadiyeti, yine benzer şekilde, “herbir fertte kâinata bakan bütün isimlerin cilvelerinin bulunması”[3] şeklinde tarif eder.

Risale-i Nur’un tefekkür sisteminde çok önemli bir yeri bulunan ehadiyet kavramı, burada olduğu gibi, bahsimizin ilerisinde ve Risalelerin daha başka yerlerinde de karşımıza çıkacak ve iman ilimlerinin birçok derin meselesine açıklık getirecektir. Bu kavramı canlılar dünyasının her yerinde ve her ferdinde egemen olan güneş gibi aşikâr bir hakikat olarak gördüğümüze göre, şimdi, “Bu hakikat bizi nereye götürür?” sorusuna cevap aramamız gerekiyor.

Ehadiyet gerçeği bütün canlılarda birden eserini gösteren isim ve sıfatların varlığını açıkça ortaya koyduğuna göre, aklın kabul edeceği tek yol, bu isim ve sıfatların sahibi olan bir Yaratıcının varlığı olmalıdır. Bu kabul edilmezse, tek bir Yaratıcının sıfatlarını başka yerlerde aramak gerekecektir. Çünkü sıfatların varlığı gün gibi aşikârdır; bütün mesele, bu sıfatların sahibinin kim olduğunda düğümlenmektedir.

Herbir canlı üzerinde açıkça eserini gösteren sıfatların başında ilim, irade ve kudret sıfatları vardır ki, bunlar iman ve marifetullah (Allah’ı tanıma) konusunda büyük önem taşıyan sıfatlardır. Doğru bir imanı elde etmek ve korumak, bu İlâhî sıfatları doğru bir şekilde öğrenmeye bağlı olduğu gibi, imanı tehdit eden ve sapık inançları doğuran tehlikeler de çoğunlukla bu sıfatlar hakkında yanılgıya düşmekten kaynaklanmaktadır. Bu bakımdan, Risale-i Nur hemen her vesile ile bu İlâhî sıfatlara vurgu yapmakta ve onların kanıtları üzerinde önemle durmaktadır.[4] İncelemekte olduğumuz Yirmi İkinci Sözün bundan sonraki kısımlarında da aynı vurgu ile zaman zaman karşılaşacağız. Zaten, en başından beri ele alınan konular ve verilen örnekler de, bir bakıma, ilim, irade ve kudret sıfatları ile ilgili bir anlatımdan ibarettir.

Bir balarısında bir kâinatın özetlendiğini henüz görmüş bulunuyoruz. Onun hangi özelliğini veya onunla ilgili hangi hadiseyi inceleyecek olsak, peşine düşeceğimiz bilgiler bir çorap söküğü gibi birbirini izleyecek ve bize bütün bir âlemi dolaştıracaktır. Herşeyi bütün incelikleriyle kuşatan bir ilme sahip olamayan, bütün bu mucizeleri bir araya getirip de bir balarısı şeklinde düzenleyebilir mi?

Arının bütün özellik ve yeteneklerinin son derece ince ve hassas bir şekilde belirlendiğini, bu belirlemelerin hepsinde de sonsuz olasılıklar arasında bir seçim yapılmış olduğunu görüyoruz. Sınırsız bir iradenin sahibi olamayan, her ne dilerse onu dilediği gibi yaratamayan ve tüm kâinat onun iradesine tâbi olmayan birisi, balarısının yaratılışında rol oynayan bu seçimlerden hangisini yapabilir?

İster balarısı, ister başka bir canlı veya cansız varlık olsun, onun varlık âlemine çıkmış olması, yokları var eden sonsuz bir kudretin eseridir. İlimle düzenlenen ve iradeyle belirlenen şey, kudretle var olur. Gücü herşeye yetmeyen, yokları var edemeyen ve hayatı hiç yoktan yaratamayan birisi, bir arıyı, bir sineği, bir çiçeği veya bir zerreyi yaratabilir mi?

Ehadiyet sırrı, diğer İlâhî sıfatlarla birlikte ilim, irade ve kudret sıfatlarının varlığını da açıkça gösteren bir mührü, taklidi mümkün olmayacak bir şekilde, ihyâ fiilinin üzerine vurmuştur. Dikkatle bakan ve düşünen bir kimse, bu sıfatların sonradan olma, gelip geçici özellikler olmadığını anlamakta zorlanmaz. Fâni varlıklar üzerinde hükmeden sınırlamaların hiçbiri bu sıfatlar hakkında geçerli olmadığına göre, bundan zorunlu olarak şu sonuç çıkar:

Onlar bir Vâcibü’l-Vücuda, yani, varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir nedene muhtaç olmayan, ezelden ebede var olan bir Zâta ait sıfatlardır; ezelî oldukları için, aynı zamanda da ebedîdirler ve onların tecellîlerine mazhar olan varlıklar gelip geçse de onlar bâki kalmaktadırlar. (Beka konusu 10. Lem’ada ayrıca ele alınacaktır.)

Eğer bütün bu sonuçlardan sonra, canlılar üzerindeki onca göz kamaştırıcı sanat işlemeleri, benzersiz hikmetli düzenlemeler ve ehadiyet parıltıları, bütün varlıkların her hallerinde kendisine muhtaç bulunduğu tek bir Zâtın eseri olarak kabul edilmezse, varlığı apaçık belli olan söz konusu sıfatları inkâr etmek mümkün olmadığına göre, bu sıfatların sahibi olarak kim gösterilebilir?Bir çiçeğin veya bir sineğin kendisi mi yoktan yaratan bir gücün, herşeyi kuşatan bir ilmin, kâinatı yöneten bir iradenin sahibidir? Tek bir Yaratıcıda bulunabilecek tanrılık özellikleri, yoksa, her çiçeğin, her sineğin, her canlının zerrelerinde mi vardır?

[1] 20. Mektup, 2. Makam, 4. Kelime, 6. Fıkra, a.g.e., s. 455.
[2] A.g.e., s. 633.
[3] A.g.e., s. 870.
[4] Özellikle İlâhî ilim, irade ve kudret sıfatları üzerinde ayrıntılı bir şekilde duran bahislere örnek olarak, bkz. 15. Şua, 2. Makam (s. 1135 v.d.); 20. Mektup, 2. Makam, 9-10. Kelimeler (s. 458 v.d.).

Hiç yorum yok: