10 Ekim 2005 Pazartesi

Yirmi İkinci Söz / İkinci Makam: 14

DÖRDÜNCÜ LEM'A / 4

Elhasıl, herbir zerreden, üç pencere Şems-i Ezelînin nur-u vahdâniyetine ve vücub-u vücuduna açılır.

elhasıl sözün özü
Şems-i Ezelî varlığının başlangıcı olmayan ve isimlerinin tecellîleri bütün varlıkları kaplayan Allah
vahdaniyet birlik
nur-u vahdaniyet Allah’ın birliğini gösteren ışık
vücub-u vücud Allah’ın varlığının zorunlu olması


HERŞEYİN bir tevhid delili olarak belirmesi, artık bizim için yeni bir haber sayılmıyor. Tahkikî iman gözüyle kâinata bakan mütefekkir bir mü’min için, gözünün önündeki herhangi bir şey, bütün bir kâinatın anlattığını özetleyebilir, onu doğrudan doğruya Rabbine ulaştıran bir marifetullah aracı olabilir. Yeni olarak nitelenebilecek şey, varlıkların değişik açılardan sundukları görüntüler, dile getirdikleri tanıklıklardır. Kâinattaki herşey, özellikle canlı varlıklar, bu konuda son derece zengin bir potansiyele sahiptir. İşte, daha önceki Lem’alarda hayat ve canlılar üzerindeki tevhid mühürleri açısından incelediğimiz varlıkları bu defa ihyâ, yani “hayat verme” eylemi açısından ele aldığımızda, herbir varlık, hattâ herbir zerre, üç ayrı yönden bize Allah’ın varlık ve birliğini gösteriyor. Bir bakıma, herbir zerreden üç ayrı pencere birden açılıyor. Ve biz o pencerelerin hangisinden bakacak olsak, ışığıyla bütün âlemi aydınlatan güneş kadar açık ve muhteşem bir hakikat halinde, tevhid nurlarını karşımızda buluyoruz. Bu nurlar, bütün canlılara hayat veren tek bir Yaratıcının varlığını ve birliğini, güneş gibi aşikâr bir gerçek olarak aydınlatıyor.

Şimdi, bakalım, bir ihyâ fiili ile, canlı vücudundaki bir zerreden, bir hava zerresinden ve bir toprak zerresinden açılan pencerelere:


BİRİNCİ PENCERE: Herbir zerre, bir nefer gibi, askerî dairelerinin herbirinde, yani takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında, ordusunda, herbirisinde bir nisbeti, o nisbete göre bir vazifesi ve o vazifeye göre nizamı dairesinde bir hareketi olduğu gibi; öyle de, senin gözbebeğindeki o câmid zerrecik dahi, senin gözünde, başında, vücudunda ve kuvve-i müvellide, kuvve-i câzibe, kuvve-i dâfia, kuvve-i musavvire gibi deverân-ı deme ve his ve harekeye hizmet eden evride ve şerâyin ve sair âsablarda, hem senin nev’inde, ilâ âhir, birer nisbeti, birer vazifesi bulunduğunu, bilbedâhe bir Kadîr-i Ezelînin eser-i sun’u ve memur-u muvazzafı ve taht-ı tedbirinde olduğunu, kör olmayan göze gösterir.


nefer er
nisbet ilgi, ilişki
nizam düzen
câmid cansız
kuvve-i müvellide üreme yeteneği
kuvve-i câzibe çekim yeteneği
kuvve-i dâfia savunma yeteneği
kuvve-i musavvire tasvir etme, tasavvur etme yeteneği
deverân-ı dem kan dolaşımı
his duyu, duygu
hareke hareket
evride toplardamar
şerâyin atardamar
âsab sinirler, damarlar
nev’ tür
ilâ âhir ve saire, bunun gibi, ve böylece
bilbedâhe açıkça
Kadîr-i Ezelî gücü herşeye yeten ve varlığının başlangıcı olmayan Allah
eser-i sun’u onun yaptığı iş
memur-u muvazzaf görevli memur
taht-ı tedbirinde olmak tedbiri altında olmak



BİR CANLI VÜCUDUNUN gerek kendi içindeki, gerekse dış dünya ile ilişkilerindeki bütünlüğü öylesine parlak bir tevhid delilidir ki, onun herbir zerresinin bütün bir âlemle beraber planlandığını gösterir. Sanki canlı vücudundaki herbir zerre, bir ordu içindeki bir erdir.

Biz bir asker gördüğümüzde onu tek başına düşünmeyiz. O asker herhangi bir görevi yerine getirirken de tek başına değildir. Kendi mangası içinde ona verilmiş olan görev, sırasıyla takımını, bölüğünü, taburunu, alayını ve ordunun daha yüksek düzeydeki örgütlenmesini içeren bir görevlendirmenin bir parçasıdır. Hattâ o bazan bu birliklere nispetle farklı görevler de üstlenir: Meselâ kendi mangasının makineli tüfek nişancısı iken, bölüğünün keşif birliğinde görevli olabilir, alayının yemekhanesinde karavana hizmeti görebilir.

Bir canlı bedenindeki zerrelerin durumu ise çok daha karmaşıktır. Gözbebeğindeki cansız bir molekül, bulunduğu yere göre, bir sinir akımının iletilmesi veya bir kasın hareket ettirilmesi gibi bir görevi yerine getirirken, aslında, bütün vücudu kapsayan bir harekâtın içinde aktif bir rol üstlenmektedir. Çünkü o görev, göze verilmiş olan görevin bir parçasıdır. Bu görev, görülen şeyin durumuna göre, belki elin bir lokmaya uzanması, belki tehlikeden uzaklaşmak için bacak kaslarına beyinden emir ulaştırılması, belki de sevilen birinin yanağına bir öpücük kondurulması gibi, bedenin birçok organ ve sistemini kapsayan bir operasyonu tetikleyecek yahut operasyonun pürüzsüz bir şekilde yürütülmesine yardımcı olacaktır.

Bundan başka, gözbebeğindeki, yahut vücudun herhangi bir yerindeki bir hücrenin, bir organcığın, bir molekülün, tüm vücut sistemleriyle daha başka ve karmaşık ilişkileri vardır. Meselâ o zerre dolaşım sistemiyle sürekli ilişki halinde bulunduğu gibi, aynı anda sinir sistemiyle ve boşaltım sistemiyle yakından ilgilidir; bütün bunlardan hizmet alır ve onlara hizmet verir.

O zerre, aynı zamanda, ait olduğu hücre içindeki organelin bir parçasıdır. O organel hücre içinde, hücre doku içinde, doku organ ve sistem içinde, organ veya sistem de bütün beden içinde bir yere sahiptir. Açıkçası, o beden o zerre ile, o zerre de bütün bir bedenle birlikte planlanmış ve yaratılmıştır.

Bu kadarla da kalmaz. Bir canlının, kendi türünden başlamak üzere dış âlemle ilişkilerinde de, onun yapısı, gözbebeğindeki cansız bir zerreyi bile hariç bırakmayan bir bütünlük içinde görevli ve ilgilidir. İnsan, kendi hemcinslerini, onların simalarını tanımak suretiyle birbirinden ayırt eder ve bütün sosyal ilişkilerini bu tanıma yeteneği sayesinde yürütür.[1] Bu işlem de, insan vücudunun diğer bütün işlevleri gibi, zerreler düzeyinde cereyan eden karmaşık olayların bir sonucudur.

Tabii, aynı durum, yeryüzünde nefes alıp veren her canlı için söz konusudur. Bir balarısının petek gözündeki herhangi bir zerre, sırasıyla, onun bütün vücut işlevlerini, kovan içindeki görevlerini, bitkilerle ilişkilerini, güneş ışığıyla ve güneşin yıllık hareketleriyle olan son derece duyarlı ilişkilerini kapsayan, kısacası, balarısı ile bütün âlemi birlikte düzenleyen bir plan içinde yaratılmış ve oraya yerleştirilmiştir.

Risale-i Nur Müellifi bu tespitleri yaptıktan sonra, söz konusu zerreyi bir takım özellikleriyle tanımlıyor ki, bu tanımlama sırasında kullandığı sözcükler, varılacak sonuca ışık tutarken, bir yandan da bizi Risale-i Nur tefekkürüne biraz daha âşinâ hale getiriyor:

- Eser-i sun’: Bu durumdaki bir zerre, hiç kuşku yok ki, planlanarak vücuda getirilmiş bir eserdir; başıboş bir varlık değildir.

- Memur-u muvazzaf: Zerre, bütün bu hareketlerinde birtakım görevler yerine getirmekte, vücut sistemleri de bu görevlerin başarıyla gerçekleştirilmesi sayesinde işlemektedir. Görev yapan varsa, görevlendirme de var demektir; bu manzara bir tavzif fiilini açıkça göstermektedir. Zerre ise, kendisine verilen görevleri yerine getirmekle yükümlü bir memurdur.

- Tedbir altında olmak: Zerre, bulunduğu yere getirilirken sabit bir binanın duvarına bir tuğla olarak yerleştirilmemiştir. (Gerçi bu kadarı da açıkça bir plan ve irade sonucu olurdu.) O, yaşayan bir bedenin, sürekli değişen iç ve dış koşullara göre durum değiştirmek ve her seferinde uygun davranışları göstermek üzere planlanmış bir parçasıdır. Bütün bu koşullar, besbelli ki, onun yaratılışında ve düzenlenmesinde göz önüne alınmıştır; o her an bir tedbir altında yaşatılmakta ve gözetilmektedir.

- Kadîr-i Ezelî: Bu fiiller, ancak kudret ve ezeliyet sıfatlarına sahip olan tek bir Yaratıcının eseri olabilir. Bir canlı bedenindeki herhangi bir zerreyi yerli yerinde yaratan ve çalıştıranın gücü elbette ki herşeye yeter; O, varlığında da, bütün sıfatlarında da ezelî olan Yaratıcıdır.

[1] Bu işlemin aksaması, “yüz körlüğü” adı verilen son derece ilginç bir durum ortaya çıkarmakta ve bir insanın hayatını alt üst edecek sonuçlar doğurmaktadır. Bu konuda geniş bilgiye İnsan Yüzü adlı kitabımızın “Prosopagnosia” başlıklı bölümünde ulaşabilirsiniz.

Hiç yorum yok: