16 Ekim 2005 Pazar

Yirmi İkinci Söz / İkinci Makam: 15

DÖRDÜNCÜ LEM'A / 5

İKİNCİ PENCERE: Havadaki herbir zerre, herbir çiçeği, herbir meyveyi ziyaret edebilir. Herbir çiçeğe, her meyveye girer, işleyebilir. Eğer herşeyi görür ve bilir bir Kadîr-i Mutlakın memur-u musahharı olmasa, o serseri zerre, bütün meyvelerin, çiçeklerin cihâzâtını ve yapılmasını ve ayrı ayrı sanatlarını ve onlara giydirilen suretlerin terziliğini ve hıyâtât-ı kâmile-i muhita-i sanatını bilmek lâzım gelir.

İşte şu zerre, bir güneş gibi bir nur-u tevhidin şuasını gösteriyor. Ziyayı havaya, mâyı türâba kıyas et. Zaten eşyanın asıl menşeleri şu dört maddedir. (Yeni hikmetle, müvellidülmâ, müvellidülhumuza, karbon, azottur ki, bu anâsır, evvelki unsurların eczalarıdır.)


Kadîr-i Mutlak sınırsız güç sahibi
musahhar teshir edilmiş, uysal, boyun eğdirilmiş
cihâzat cihazlar, organlar
hıyâta terzilik
hıyâtât-ı kâmile-i muhîta kuşatıcı ve mükemmel terzilik sanatları
şuâ ışın
ziya ışık
su
türâb toprak
menşe kaynak
hikmet (buradaki anlamı) bilim
müvellidülmâ hidrojen
müvellidülhumuza oksijen
anâsır unsurlar, elementler
ecza cüzler, parçalar
İÇLİ DIŞLI OLDUĞUMUZ mucizelerin en büyüklerinden birini, Risale-i Nur Müellifi, bu Pencereden bize gösteriyor. Bu, yeryüzündeki bütün canlıların beslenmesi anlamına gelen pek büyük bir mucizedir ki, hergün defalarca üzerinde durulmaya lâyık olduğu ve her düşündüğümüzde bizi hayretten hayrete düşürebilecek bir potansiyele sahip bulunduğu halde, günlük hayatın sadeliği içinde akıp gittiği ve karşılığında bizden bir ücret istenmediği için, pek çoğumuz, böyle bir mucizenin varlığından bile haberdar değilizdir. Bu mucizenin büyüklüğünü anlamak için, dünyayı bugünkü haliyle değil, henüz üzerinde canlıların barınmadığı zamanki haliyle dikkate almak ve şu soruya cevap aramak gerekir:

Bu gezegen üzerinde milyonlarca tür canlı yaratılacak, onların sayısız bireyleri yerin her karışını dolduracaktır. Ama bu canlıların hepsi sürekli olarak enerji ister. Onların depolarını kim neyle doldurabilir? Bu gezegenin taşından, toprağından, bu kadar canlıya gece gündüz enerji pompalanabilir mi?

Bütün akıl sahipleri bir araya gelse hayallerinden bile geçmeyecek bir çözümle, akıllara durgunluk verecek bir sadelik, ucuzluk ve güzellik içinde bu sorun çözülmüş ve Yüce Yaratan, bu gezegenin her tarafını yemyeşil bitkilerle, rengârenk çiçeklerle cennet bahçelerine çevirirken, onlara havadan, sudan, ışıktan yemekler pişirtmiş, şerbetler kaynattırmış, tatlılar hazırlatmıştır. Bu muazzam harekât da, bir önceki Pencereden seyrettiğimiz olaylar gibi, yine zerreler düzeyinde cereyan eden bir operasyondur.

Bu harekâtın herhangi bir ânında, sayısız bitkilerden herhangi bir bitkinin yapraklarından içeri trilyon kere trilyonlarla bile ifade edilemeyecek sayıda hava zerreleri doluşur. Aynı anda, yerin altından köklerin topladığı su molekülleri ile uzayın derinliklerinden gelen güneş ışığı da aynı yerde buluşmuş, harekâta katılmıştır. Bütün bunların elbirliğiyle çalışması sonucunda yapraklar örülür, çiçekler işlenir, binlerce renk ve tatta meyveler pişirilir. İşte, yeryüzünde barınan her türlü canlının tüm besin ihtiyacı, bir ışık, bir hava ve bir su zerresinin işlediği bu eserlerdedir. Bitkinin kendisi oradan beslendiği gibi, tüm hayvanların ve insanların bütün yiyecekleri, hattâ soludukları hava bile, ya doğrudan, ya da dolaylı olarak, mutlaka bitkilerin içindeki bu tezgâhlardan çıkan ürünlere dayanır.

Dağları kaplayan ormanlar kadar, ayağımızın dibindeki çimen yahut saksımızdaki çiçek de bu muazzam harekâtın katılımcıları arasındadır. Lâkin, bir an bile durmaksızın sürüp giden bütün bu işler sessizce yürür ve kimseye en küçük bir rahatsızlık hissettirmez. Onun için, aldığımız bir nefesin, boğazımızdan geçen bir lokmanın, yahut gözlerimiz önünde türlü türlü güzellikler sergileyen ovaların ardında nice aşçılık hünerlerinin ve terzilik sanatlarının yattığını pek aklımızdan geçirmeyiz. Ancak bu sanatlar bir mü’minin dikkatli bakışından kaçacak şeyler de değildir. Gerçi o sanatların sahibi ortada görünmez; fakat sanatı ve sanatının eserleri gözümüzün önündedir. Varlığı gün gibi aşikâr olan bir sanat, eğer o eserlerin sahibine mal edilmezse kime mal edilebilir? Bu eserlerin ortaya çıkışında rol alan cansız ve bilinçsiz zerrelere mi?

Bitkilerin bu durumu, Birinci Makamın Dördüncü Burhanında, bir egemenlik tablosu içinde tasvir edilmişti. Mütefekkir yolcu, orada, bitkileri işaret ederek arkadaşına şöyle diyordu:

“İşte, bu yanımızdaki makineye bak. Güya emrediyor; işte, onun tezyinatına ve işlemesine lâzım olan levazımat ve maddeler, uzak yerlerden koşup geliyorlar.”

Bu durumun bir teshir, yani boyun eğdirme, uysallaştırma eylemini ortaya çıkardığına, Birinci Makamın açıklamalarında değinilmişti. Bu eylem, bir tarafta teshir edilenin, diğer tarafta da teshir edenin varlığını gerektirir ki, bunun cevabı, okumakta olduğumuz metinde “herşeyi görür ve bilir bir Kadîr-i Mutlakın memur-u musahharı” ifadesinde verilmiştir. Bir bitkinin canlanışında ve gelişmesinde rol alan zerreler gelişigüzel ortalıkta dolaşan serseriler değil, teshir edilmiş, görevlendirilmiş, emir altında çalışan memurlardır. Onları teshir eden ise, herşeyi gören, bilgisi ve gücü herşeyi her haliyle kuşatan bir Yaratıcıdır. Görülen işlerdeki nitelikler, görülmeyen sanat sahibindeki bu özelliklerin varlığını kanıtlamaktadır.

Metinde hava zerresiyle verilen örneğin su ve toprak zerreleri ile ışık için de aynen geçerli olduğu belirtilmiştir ki, açıklamalarımızda biz zaten bunları bir bütün halinde ele aldık. Eskiden insanlar eşyanın aslının bu dört unsurdan ibaret olduğuna inanırlardı ki, bilim dünyasına yüzyıllarca egemen olan bu anlayışın, teknik olarak değilse de, daha genel anlamda bir hakikati yansıttığı söylenebilir. Bediüzzaman, bu duruma işaret etmekle birlikte,[1] modern bilimin anlayışına da ayrıca değinmiş ve yukarıda anlatılan şeylerin, aynen, canlı vücutlarının yapı taşları olan amino asitleri teşkil eden hidrojen, oksijen, karbon ve azot elementleri için de geçerli olduğunu belirtmiştir.

[1] Muhakemat isimli eserinde, Bediüzzaman, eski zamanların bu yanlış anlayışını “felsefenin bataklığındandır” diyerek reddeder. (Risale-i Nur Külliyatı, s. 2010.)
Previous Post
Next Post

About Author

0 yorum: