22 Kasım 2005 Salı

Yirmi İkinci Söz / İkinci Makam: 18

DÖRDÜNCÜ LEM'A / 8

Hem herbir zerrede, vücub ve vahdet-i Sânie iki şahid-i sadık daha var.

Birisi: Herbir zerre, acz-i mutlakıyla beraber pek büyük ve pek mütenevvi vazifeleri kaldırıyor. Ve cumudiyetiyle beraber, bir şuur-u küllî gösteren intizamperverâne nizam-ı umumîye tevfik-i hareket eder. Demek, herbir zerre, lisan-ı acziyle Kadîr-i Mutlakın vücub-u vücuduna ve nizam-ı âlemi gözetmesiyle vahdetine şehadet eder.


vücub gereklilik, zorunluluk; Allah’ın varlığının zorunlu oluşu
vahdet birlik
Sâni sanatlı bir şekilde yaratan
şahid-i sadık doğru sözlü tanık
acz-i mutlak tam bir âcizlik
mütenevvi çeşitli
cumud(iyet) cansızlık
şuur bilinç
küllî kapsamlı
intizamperverâne düzenli ve tertipli olmaya pek düşkün bir şekilde
nizam-ı umumî genel düzen
tevfik-i hareket uygun davranma
lisan-ı acz güçsüzlüğünün dili
Kadîr-i Mutlak gücü sınırsız olan Allah
vücub-u vücud Allah’ın varlığının zorunluluğu
nizam-ı âlem evrenin düzeni
şehadet tanıklık



GEÇMİŞ ÜÇ PENCEREDE, ihyâ fiili açısından bakıldığı zaman bir zerrenin nasıl Allah’ın varlık ve birliğine tanıklık ettiğini gördük. Bu gözlemlerimiz sırasında, biraz önce işaret ettiğimiz bir orantı da dikkatimizi çekmiş bulunuyor ki, böyle bir açıdan baktığımızda, zerreler âlemi, karşımıza daha başka tevhid tanıklarını da çıkarmaktadır. Risale-i Nur Müellifi, bu doğru sözlü tanıklardan iki tanesini özellikle dikkatimize sunuyor.

Birincisi: Bir zerre, kendi başına ele alındığı takdirde, var bile denemeyecek kadar zayıf birşeydir. Element düzeyinde onu inceleyecek olursak, bütün kütlesinin, kendi hacmi içinde bin trilyonda bir kadar yer işgal ettiğini görürüz. Eğer bir atom çekirdeğinin yerinde güneş, elektronlarının yerinde de dünya olsaydı, güneş ile bizim aramızdaki uzaklık, bugünkünün bin katına çıkardı. Maddeden bile nasibi bu kadar olan bir zerrenin ilim, kudret, irade, hayat gibi özelliklerden ise hiçbir payı yoktur. Fakat bir zerrenin eliyle gerçekleştirilen işlerde onun hiçliğinin ve güçsüzlüğünün değil, tam tersine, sonsuz bir ilim ve kudretin eseri görünmektedir. Bir bu işlere, bir de zerrenin haline bakan akıl sahibi bir adam, cansız ve âciz bir zerrenin bu işleriyle bir kudret sahibinin varlığını gösterdiğini anlamakta zorlanmayacaktır. Otuzuncu Sözde bu duruma iki temsille şöyle işaret edilir:

“Evet, nasıl ki bir acemî, ham, âmi, âdi, hem kör bir adam Avrupa'ya gitse, bütün fabrikalara, tezgâhlara girse, üstadâne kemâl-i intizamla herbir sanatta, herbir binada işler, öyle eserler yapar ki, nihayet derecede hikmetli, sanatlı, herkesi hayrette bırakıyor. Zerre miktar şuuru olan bilir ki, o adam kendi başıyla işlemiyor; belki bir üstad-ı küll ona ders verir, işlettirir.

“Hem nasıl ki bir kör, âciz, yerinden kalkamıyor, basit bir kulübeciğinde oturmuş bir adam bulunuyor. Halbuki o kulübeciğe bir dirhem gibi küçük bir taş, kemik ve pamuk gibi birer madde veriliyor. Halbuki o kulübecikten batmanlarla şeker, toplarla çuha, binlerle mücevherat, gayet sanatlı, murassaatlı libaslar, lezzetli taamlar çıkıp gelse, zerre miktar aklı olan demeyecek mi ki, ‘O adam, gayet mucizekâr bir zâtın menşe-i mucizâtı [mucizelerinin kaynağı] olan fabrikasının bir mandalı veyahut miskin bir kapıcısıdır’?

“Aynen öyle de, havanın zerreleri, herbiri birer mektubat-ı Samedâniye, birer antika-i sanat-ı Rabbâniye, birer mucize-i kudret, birer harika-i hikmet olan nebâtat ve eşcar, ezhar ve esmardaki harekât ve hidematları [Allah’ın birer mektup gibi akıl sahibi kullarına gönderdiği, sanatlı bir şekilde işlediği, kudretinin mucizesi ve hikmetinin harikası olan bitkilerin, ağaçların, çiçek ve meyvelerin hareket ve hizmetleri], bir Sâni-i Hakîm-i Zülcelâlin, bir Fâtır-ı Kerîm-i Zülcemâlin emir ve iradesiyle hareket ettiğini; ve toprağın zerreleri dahi, herbiri birer ayrı makine ve tezgâh, birer ayrı matbaa, birer ayrı hazine, birer ayrı antika ve Sâni-i Zülcelâlin esmâsını ilân eden birer ayrı ilânnâme ve kemâlâtını söyleyen birer ayrı kaside hükmünde olan o tohumcuklarının, o çekirdeklerinin sünbüllerine, ağaçlarına menşe ve medar olmaları, emr-i kün feyekûn’a mâlik [‘Ol’ demekle herşeyi var eden emrin sahibi], herşey emrine musahhar bir Sâni-i Zülcelâlin emriyle, izniyle, iradesiyle, kuvvetiyle olması, iki kere iki dört eder gibi kat’îdir. Âmennâ.”[1]

İkincisi: Zerre ne kadar cansız ve bilinçsiz olsa da, yaptığı işler akıllara durgunluk verecek kadar bilinçli ve hikmetlidir. Milyarlarca bilinçsiz varlığın rasgele ortalığa salıverildiği bir yerde düzenden eser kalmaz. Ancak zerrenin hareketleri böyle değildir. Bir canlı bedeninin gözle görünmeyecek kadar küçük bir hücresinde milyarlarca zerre her an hummâlı faaliyetler içinde kaynayıp durmaktadır; lâkin orada herşey kusursuz bir düzen içinde yürür.

Herhangi bir anda, birkaç dakika süreyle bir hücremizin filmini çekecek olsak, orada sağa sola koşuşturan, birbirine eklenen, birbirinden ayrılan, şekilden şekle giren, yapılan ve dağılan boy boy zerreleri saymakla bitiremezdik. Onlardan kimi, genetik bilgileri taşıyan çok büyük moleküllerdir ve hücre çekirdeği içinde, her türlü dış tesirden korunmuş durumdadır. Kimi zerreler ondan bilgi almak için yanaşırken, kimileri de onun iki sarmal kolunu çözer, daha başkaları bu sarmal kolları birbirinden ayrı tutar, daha başkaları da bu kollardan kopya edilen parçaları birbirine bağlar. Haberci zerreler, çekirdek zarının hava deliklerinden sızarak, aldıkları bilgiyi sitoplazmaya taşırlar. Orada çizilen modele uygun yeni zerreler kurulur. Protein deyip geçiverdiğimiz bu zerrelerin herbiri muhteşem bir düzen içinde inşa edilmiş birer mimarî şaheseridir ve yapılarında en küçük bir hatâya yer yoktur. Onlardan bir kısmı hücrelerin yapılanmalarında tuğla işlevi görür. Bir kısmı enzim olarak hücredeki kimyasal faaliyetleri ateşler. Bir kısmı vücut ordusunun askerleridir; hücre içinde bir milyondan fazla farklı maddeyi birbirinden ayırt edecek şekilde eğitilmişlerdir.

Dış ortamdan gelen hammaddeyi, yine buradaki zerreler hücre içinde kullanılabilir bir şekle sokar. Bu durumda, içerideki zerreye düşen, DNA’dan gerekli bilgileri alarak buradaki düzeni sağlamak, dışarıdan gelmiş zerreye düşen de buranın düzenine uymaktır. Buna karşılık, hücre içindeki faaliyetler de dış ortamın düzenine duyarlı şekilde düzenlenmiştir. Canlı, eğer belirli bir besin türünü barındıran bir çevrede ise, hücrede o besin türünü kullanılabilir hale çevirecek zerreler üretilir. Çevre veya besin türü değiştiğinde, hücre içindeki o zerreler yok olur; onların yerine, yeni besin türünü işleyecek başka zerreler kurulur. Bu zerrelerden işi bitenleri yok etmek ve yenilerini getirmek de, yine onlar gibi başka zerrelere yüklenmiş görevlerdir.

Bir hücrenin içinde herhangi bir anda olup biten faaliyetler, böyle birkaç nümune ile geçiştirilebilecek şeyler değildir. O hücrenin kendisi ise, meselâ bir insan vücudu söz konusu olduğunda, on bin tane dünya nüfusu anlamına gelen bir kalabalığın içinde tek bir fert demektir! Şimdi siz gelin, tek bir tanesi düzeniyle bize parmak ısırtan hücrelerden yüz trilyon tanesini bir arada kusursuz bir uyum içinde barındıran düzenin ihtişamına bakın! Sonra da, bu düzenliliğin, milyonlarca tür canlıda, o canlı türlerinin sayısız bireylerinde ve onları barındıran kâinatta nasıl olup da böyle mükemmel bir şekilde işleyebildiğini düşünün. Hiç kuşku yok ki, bu muhteşem düzen, yahut iç içe sayısız düzenleri barındıran ve âhenk içinde işlettiren o hiper-düzen, bütün âlemleri bütün bireyleri ve bütün ayrıntılarıyla kuşatan ve en küçük bir zerreyi ihmal etmeyen bir birliği göstermektedir. Zira, âyetin de işaret ettiği gibi, “Eğer gökte ve yerde Allah’tan başka tanrılar olsaydı, ikisinde de düzen kalmazdı.”[2]

Böylece, zerrenin iki yönden daha tanıklığını görmüş bulunuyoruz: O bize âcizliğinin diliyle sonsuz bir kudret sahibinin varlığından haber verirken, kâinattaki genel düzene ve girdiği her yerin düzenine uygun şekilde görevler yapmasıyla da o kudret sahibinin birliğini gösteriyor.

[1] 30. Söz, 2. Maksat, 1. Nokta, 1. Mebhas (s. 248).
[2] Enbiyâ Sûresi, 21:22.

Hiç yorum yok: