12 Aralık 2005 Pazartesi

Yirmi İkinci Söz / İkinci Makam: 20

DÖRDÜNCÜ LEM'A / 10


Hem o zîhayat, kâinatın bir misal-i musaggarı ve şecere-i hilkatin bir meyvesi hükmünde olduğu için, kâinat kadar ihtiyâcâtını ummadığı ve bilmediği bir yerden
kolaylıkla küçücük daire-i hayatına yetiştirmek, samediyet turrasını gösteriyor.
Yani, “o hal gösteriyor ki, onun öyle bir Rabbi var ki, ona, herşeye bedel bir teveccühü var ve bütün eşyanın yerini tutar bir nazarı var; bütün eşya Onun bir teveccühünün yerini tutamaz”:
نَعَمْ يَكْفِى لِكُلِّ شَىْءٍ شَىْءٌ عَنْ كُلِّ شَىْءٍ ﻾ وَلاَ يَكْفِى عَنْهُ كُلُّ شَىْءٍ وَلَوْ لِشَىْءٍ وَاحِدٍ
Hem o hal gösteriyor ki, onun o Rabbi, hiçbir şeye muhtaç olmadığı gibi, hazinesinden hiçbir şey eksilmez ve kudretine de hiçbir şey ağır gelmez. İşte, samediyetin gölgesini gösteren bir nevi turrası...


zîhayat canlı
misal-i musaggar küçültülmüş nümune
şecere ağaç
hilkat yaratılış
ihtiyâcât ihtiyaçlar
turra mühür, damga
bedel karşılık, yerine
teveccüh yönelme
nazar bakış



HERBİR CANLI VARLIĞIN, kâinatın küçültülmüş bir nümunesi ve yaratılış ağacının bir meyvesi olarak düzenlenmiş olduğu, Birinci Makamın Üçüncü Burhanında ve İkinci Makamın Üçüncü Lem’asında ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştı. Bu durum, bir canlı varlığı bütün kâinat ile ilgili hale getirirken, aynı zamanda, onun ihtiyaçlarını da kâinat kadar geniş bir alana yaymaktadır. Tek bir canlının bir nefes hava, bir yudum su, bir lokma yiyecek gibi tek bir duasına cevap vermek bile bütün varlık âlemine söz dinletebilecek birinin işi olabilir. Ancak hayatın yaratılışında ve canlıların yaratılmasında hiç de böyle bir külfetin eseri görünmüyor. Herşey öylesine sakin, öylesine kolay ve olağan bir şekilde sürüp gidiyor ki, durup da bütün bu işlere dikkatle bakıp düşünmeyen bir insan, bunların pek kolay bir iş olduğunu sanır. Oysa bir karıncanın, bir çimen yaprağının, bir bakterinin ihtiyacını karşılamak demek, neredeyse varlık âleminin tümünü onun hizmetine sunmak demektir. İşte bu durum, bir önceki pasajda geçen “ehadiyet” kavramıyla birlikte dikkate alındığında, herkesin her ihtiyacını karşılayan, herbir kulunun bütün ihtiyaçlarını âlemin en uzak köşelerinden ona gönderen bir Yaratıcının varlığını gösterir ki, bu da bizi “samediyet” konusuna getiriyor.

Esmâ-i Hüsnâdan biri olarak kullanıldığında, Samed ismi, “her konuda kendisine başvurulan, her ihtiyaç kendisinden istenen, kendisi ise hiçbir şeye muhtaç olmayan” anlamını dile getirmektedir. Bu isimde, ayrıca, şeref ve ululukta sonsuzluk, devamlılık ve beka anlamları da vardır. Yeryüzünde hangi canlıya bakacak olsak, onun yaratılışında ve ihtiyaçlarının karşılanmasında bu mânâları okuyabiliriz. Açıkçası, canlının ihtiyaçları ne kadar çeşitli olursa olsun ve âlemin ne kadar uzak köşelerine yayılmış bulunursa bulunsun, olağanüstü bir kolaylıkla bütün ihtiyaçları gelip onu bulmaktadır. Bir tarafta saniyede 300 bin kilometre hızla uzayın derinliklerinden canlıların yardımına koşup gelen ışık, diğer yanda canlı bedeninin gizliliklerindeki bir hücrenin en bilinmez bir ihtiyacını karşılamak üzere geceli gündüzlü çalıştırılan ormanlar, daha başka tarafta ise sırtlarına ağır bulutları yüklenerek kıt’adan kıt’aya taşıyan çelimsiz hava zerreleri, ve daha bunlardan başka saymakla bitiremeyeceğimiz nice faaliyetler, bu âlemin bütün unsurlarını yeryüzündeki muhtaç canlıların hizmetine sevk eden muhteşem manevraların birer parçası olarak, Samedânî bir kudretin emri altında hiç durmaksızın sürüp gitmektedir.

İşin dikkat çekici bir başka yönü ise, canlılar açısından bakıldığında, bütün bu manevraların, herbir canlıyı ayrı ayrı hedeflemişçesine gerçekleşmesidir. Bir canlının herhangi bir ihtiyacını karşılarken, o Samedânî kudret sahibinin o kuluna öyle bir teveccühü, bir yönelişi vardır ki, o anda bütün âlem sanki o tek varlıktan ibarettir! “Yani, o hal gösteriyor ki, onun öyle bir Rabbi var ki, ona, herşeye bedel bir teveccühü var ve bütün eşyanın yerini tutar bir nazarı var.” Onu bulan, Ona yönelen, ihtiyacını Ondan isteyen, herşeyi bulmuş demektir. Eğer Onun yerine başka bir mercie yönelecek olsa, tek bir ihtiyacını karşılamak için, meselâ bir nefes havayı, bir yudum suyu, yahut tek bir hücresinin tek bir protein ihtiyacını temin etmek için bütün âlemin de gücü yetmezdi.

Canlıların ihtiyaçlarının karşılanmasındaki bu kusursuzluk, onları rahmet hazineleriyle besleyenin hiçbir şeye muhtaç olmadığını da gösterir. Çünkü ihtiyaçlar da sınırsız, ihsanlar da sınırsızdır. Muhtaçlar istemekten, hazinelerin sahibi de vermekten usanmaz.

“De ki: Eğer Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, harcamakla tükeneceğinden korkar da elinizi sıkı tutardınız.”[1]

Rahmet hazinelerinin tükenmezliğine ve hazine sahibinin cömertliğine dünyanın her zerresi şahittir. Gece gündüz bu gezegenin nice ıssız kayalarından gürül gürül sular çağlar; toprağın her zerresinden rengârenk rızıklar fışkırır; milyonlarca tür canlının sayısız fertlerinden herbirinin önüne hergün tekrar tekrar sofralar serilir. İştahlar hiç dinmez, istekler bitmek bilmez, ikramların da ardı kesilmez. Rabbinin dergâhına ihtiyacını sunan ve oradan ihsanlarla dönen herbir kul, ihtiyaçlarının ve eriştiği ikramların diliyle bütün âleme bir samediyet hakikatini ilân eder, gören gözlere herşeyin üzerinde bir samediyet damgasını okutur.



Demek, herbir zîhayatta bir sikke-i ehadiyet, bir turra-i samediyet vardır.
Evet, herbir zîhayat, hayat lisanıyla قُلْ هُوَ اللهُ اَحَدٌ ﻾ اَللهُ الصَّمَدُ okuyor. Bu iki sikkeden başka birkaç pencere-i mühimme de var. Başka bir yerde tafsil edildiği için burada ihtisar edildi.
Madem şu kâinatın herbir zerresi böyle üç pencereyi ve iki deliği ve hayat dahi iki kapıyı birden Vâcibü’l-Vücudun vahdâniyetine açıyor. Zerreden tâ şemse kadar tabakat-ı mevcudat, Zât-ı Zülcelâlin envâr-ı marifetini ne suretle neşrettiğini kıyas edebilirsin. İşte, marifetullahta terakkiyât-ı mâneviyenin derecâtını ve huzurun
merâtibini bundan anla ve kıyas et.


pencere-i mühimme önemli pencere
tafsil etmek ayrıntılandırmak
ihtisar etmek kısaltmak
Vâcibü’l-Vücud varlığı zorunlu olan Allah
vahdâniyet Allah’ın birliği
şems güneş
tabakat-ı mevcudat varlıkların sınıfları
Zât-ı Zülcelâl sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi olan Allah
envar nurlar, ışıklar
marifet bilgi, tanıma
neşretmek yaymak
kıyas etmek karşılaştırmak
marifetullah Allah’ı tanıma
terakkiyât-ı maneviye manevî ilerlemeler
derecat dereceler
huzur Allah’ın huzurunda olduğunu bilme hali
meratib mertebeler, dereceler


BÖYLECE, herbir canlı varlık, yaşayışıyla Rabbinin hem ehadiyetine, hem de samediyetine tanıklık etmektedir. Bu iki isim, Kur’ân’da beraber geçtiği gibi,[2] canlıların üzerinde de beraberce eserini göstermekte ve her bir canlıya, hayatının lisanıyla iki mührü bir arada okutmaktadır.

Bu uzun Lem’ada, canlıları ve onlarla ilgili görevlerde çalıştırılan zerreleri, ihyâ (canlandırma ve yaşatma) fiili açısından incelemiş ve onlar üzerindeki mühürlerden bir kısmını okumuş, onların açtığı pencerelerden bakarak tevhid ve marifetullah nurlarını seyretmiş bulunuyoruz. Bu gözlemlerimiz sırasında, herbir zerrenin önümüze üç pencere açtığını gördük. Bu pencerelerden baktığımızda, Yüce Yaratıcının varlık ve birliğini bize sayısız dillerle anlatan tanıklar bulduk.

Bir başka yönden bakınca, herbir zerrenin karşımıza ikişer şahit çıkardığını gördük; onların birinden Yaratanın varlığını, diğerinden de birliğini işittik.

Hayat ise, herbir canlının üzerindeki mühürleriyle, “O hem ehad, hem sameddir” dedi.

Bakmasını bilen bir çift göz ve düşünen bir kafa karşısında kâinatın herbir zerresi bir değil, birçok dille konuşmaya başlıyor. Güneşin bir zerresi de onun ışığını yayar ve güneşten haber verir; ancak bir güneş zerresi ile bütün bir güneş arasındaki ışık farkını hayaller bile kuşatamaz. Benzer bir şekilde, bu kâinatın herbir zerresi de bütün âlemi aydınlatan bir hakikatin ışığını bize taşıyor. İnsanın önüne tek bir zerreden bu kadar pencereler açılır ve tek bir zerre bu kadar fasih lisanlarla konuşmaya başlarsa, bir zerreden başlayıp bütün âlemlere uzanan varlık tabakalarının tümü insana neler anlatmaz? Bir zerreyi iman kulağıyla dinleyen bir adam, bir hücreyi, bir organı, bir vücudu, bir canlı türünü, sonra bütün canlı türlerini, sonra bütün canlı türlerinin gelmiş ve gelecek bütün bireylerini, sonra bütün bunların birbirleriyle ilişkilerini, sonra içinde onları ve daha nice varlıkları barındıran âlemleri seyredecek ve dinleyecek olsa, gördüklerini ve işittiklerini anlatmak için sözler değil, kâinatın zerreleri yeter mi? İşte, Rabbini tanımak ve Onun huzurunda bulunmanın bilincine varmak isteyenler için, bu tanımanın da, bu huzurun da sonsuza kadar sürüp gidecek bir gelişme istidadı taşıdığı ve böyle bir gelişmenin her aşamasında insan için doyumsuz bir mutluluk bulunduğu, bir zerrenin bu kadar fasih dillerinden ve hayatın güneş gibi parlak mühürlerinden açıkça anlaşılıyor.

(Yirmi İkinci Sözün Birinci ve İkinci Makamlarıyla ilgili açıklamaların tümü, Risale-i Nur Derslerinin birinci ve ikinci kitapları olarak Zafer Yayınları arasında çıkmıştır. Bu kitaplara http://www.zaferdergisi.com ve http://www.zaferkitap.com adreslerinden erişebilirsiniz.)

[1] İsrâ Sûresi, 17:100.
[2] “De ki: Allah ehad’dir. O Allah samed’dir.” (İhlâs Sûresi, 112:1-2.)

Hiç yorum yok: