12 Şubat 2006 Pazar

Yirmi İkinci Söz / İkinci Makam: 22

BEŞİNCİ LEM'A / 2

Aynen öyle de, şu kitab-ı kâinatı, kalem-i kudret-i Samedâniyenin yazması ve Zât-ı Ehadiyetin mektubu desen, vücub derecesinde bir suhulet ve lüzum derecesinde bir mâkuliyet yoluna gidersin. Eğer tabiata ve esbaba isnat etsen, imtinâ derecesinde suûbetli ve muhal derecesinde müşkülâtlı ve hiçbir vehim kabul etmeyen hurafatlı şöyle bir yola gidersin ki, tabiat için ya herbir cüz toprakta, herbir katre suda, herbir parça havada milyarlarca madenî matbaalar ve hadsiz mânevî fabrikalar bulunması lâzım—tâ ki, hesapsız çiçekli, meyveli masnuâtın teşekkülâtına mazhar olabilsin. Yahut herşeye muhit bir ilim, herşeye muktedir bir kuvvet onlarda kabul etmek lâzım gelir—tâ şu masnuâta hakikî masdar olabilsin.


Çünkü toprağın ve suyun ve havanın herbir cüz’ü ekser nebâtâta menşe olabilir. Halbuki herbir nebat, meyveli olsa, çiçekli olsa, teşekkülâtı o kadar muntazamdır, o kadar mevzundur, o kadar birbirinden mümtazdır, o kadar keyfiyetçe birbirinden ayrıdır ki, herbirisine, yalnız ona mahsus birer ayrı mânevî fabrika veya ayrı birer matbaa lâzımdır. Demek, tabiat mistarlıktan masdarlığa çıksa, herbir şeyde bütün şeylerin makinelerini bulundurmaya mecburdur.


İşte, bu tabiatperestlik fikrinin esası öyle bir hurafattır ki, hurafeciler dahi ondan utanıyorlar. Kendini âkıl zanneden ehl-i dalâletin nasıl nihayetsiz hezeyanlı bir akılsızlık iltizam ettiklerini gör, ibret al!


kudret-i Samedâniye hiçbir şeye muhtaç olmayan, daim ve bâki olan Allah’ın sonsuz gücü
Zât-ı Ehadiyet bir ve tek olan ve herşeyde birliğinin tecellîlerini gösteren Allah
vücub zorunluluk
suhulet kolaylık
lüzum gereklilik
mâkuliyet akla uygunluk
esbab sebepler
isnat etmek mal etmek, yakıştırmak
imtinâ imkânsızlık
suûbet zorluk
müşkülât güçlükler
vehim asılsız ve boş düşünce, kuruntu
hurafat hurafeler, bâtıl inanışlar
cüz parça
katre damla
masnuat masnûlar, birer sanat eseri halinde yaratılmış varlıklar
teşekkülât oluşumlar
mazhar birşeyin göründüğü, ortaya çıktığı yer
muhît kuşatan
muktedir gücü yeten
nebâtat bitkiler
menşe kaynak
muntazam düzenli
mevzun ölçülü
mümtaz seçkin, ayırt edilmiş
keyfiyet hal, durum, nitelik
mahsus özgü
mistar şablon
masdar kaynak
tabiatperest tabiatın yaratıcılığına inanan
âkıl akıllı
ehl-i dalâlet doğru yoldan ayrılanlar
hezeyan saçmalama
iltizam etmek taraftar olmak



SANATLI bir kitap şeklinde yazılmış olan kâinat ve onun içindeki varlıklar için de söylenebilecek söz bellidir:

Bunlar, samedânî bir kudretin kalemiyle yazılmış, üzerine ehadiyet mührü basılmış birer eserdir.

Burada vurgulanması gereken bir nokta, meselenin sadece “Kitabı yazan birisi var” şeklinde bir tespit seviyesinde bırakılmamış olmasıdır. Risale-i Nur, artık âşinâ olduğumuz o özlü ve kapsamlı üslûbuyla, birkaç kelimelik bir tanımlama içinde failin varlığıyla beraber birtakım özelliklerini de saymaktadır. “Kudret-i Samedâniye” ve “Zât-ı Ehadiyet” deyimleri, işte bu tespit içinde iki anahtar kavramdır. Gerek samediyet, gerekse ehadiyet kavramları bundan önceki Lem’ada ele alındığı için, üzerlerinde ayrıca durmaya gerek görmüyoruz. Orada anlatılanlar anahatlarıyla hatırlanacak olursa, şöyle bir durum ortaya çıkacaktır:

Bu âlemde bir canlıyı yaratmak için, herkesin her ihtiyacını karşılayabilecek sınırsız bir kudret lâzım olduğu gibi, o canlıda âlemi ve o canlının her hücresinde bütün bir canlı bedenini özetleyecek bir ehadiyet tecellîsine de ihtiyaç vardır. Bir âlemi tek bir canlı gibi yaratan, bir canlı kuluna da bir âlem gibi önemle yönelen ve onu ekser isimlerinin tecellîleri için bir odak noktası haline getiren Yüce Yaratıcının varlığı, bu âlemdeki herşeyin varlığını açıklamaya kâfidir. “Bu kâinat kitabını O yazmıştır” dendiği zaman herşey o kadar kolaylaşır ki, eşyanın var olması bir güçlük olmaktan çıkar, zorunluluk halini alır. Çünkü samedânî kudret sonsuzdur; sonsuz kudret için ise birşeyin yahut herşeyin yaratılması, bir “Ol” emrini vermek kadar basit ve kolay bir iştir. Böyle bir kudreti algılamak ve onun nasıl birşey olduğunu anlayabilmek insan aklı için ne kadar imkânsız olursa olsun, o kudretin varlığı ve o kudret karşısında hiçbir güçlüğün söz konusu olamayacağı da aklın pek kolay kabul edebileceği bir gerçektir.

Tek bir Yaratıcının varlığını kabul etmeyen kimse için ise, kâinatı açıklamanın hiçbir mâkul yolu yoktur. Eğer bir kitap için “el yazması” denmeyecekse, “basılı” denecektir; ama tabiat için bunu söylemek hiç de kolay değildir. Zira herbir kitabın harfleri kalıplar ister; üstelik bu harflerin herbirinde kitabın özeti vardır. Bu ise failsizlikle asla açıklanamayacak bir durumdur.

Burada, Risale-i Nur Müellifi, insanların göz ardı ettiği son derece basit ve sade, ama o derece de önemli bir konuyu gündeme getiriyor: “kalıp” meselesi. Bize de bu mesele üzerinde biraz durup düşünmek düşüyor.

Her maddî varlığın bir şekli, bir sureti, bir biçimi vardır. Bir ağacı, bir çiçeği, bir hayvanı biz biçiminden tanırız. Sonra bu varlıkların kendi içlerinde türlere ayrılışlarını da yine biçimleriyle algılarız: Bir kavak ağacını salkım söğütten, şeftaliyi muzdan, menekşeyi ayçiçeğinden, serçeyi maymundan ayırt edişimiz böyle olur. Daha da ayrıntıya indiğimiz zaman, bu varlıkların herbirinde, kendi içindeki biçim farklılıklarıyla karşılaşırız: çınarın veya gülün yaprağı, kelebeğin veya kartalın kanadı, kaplanın dişi, leyleğin gagası gibi. İşte, herhangi bir canlı vücudunun her seviyesinde karşımıza çıkan bu biçimleri failsiz açıklayabilecek hiçbir mekanizma tabiatta yoktur. Zira biçimler ya biçimlendiren bir failin zihninde vücut bulur—bir heykeltıraşın taşı yontarak şekillendirmesi gibi. Veya eşya kalıplara dökülerek biçimlere sokulur. Gerçi canlı vücutlarındaki genetik malzeme vücudun tamamına ait bilgileri içermektedir. Ancak bu bilgi tek bir merkezde değil, bütün hücrelerde ayrı ayrı depolanmış durumdadır. Bir hücre bölünür ve çoğalırken, kendi içinden kopyaladığı bilgiyle bunu yapar; komşusu olan hücrelerin o anda yaptıklarından veya yapacaklarından ise habersizdir. Oysa bir organın, bir yaprağın, bir dokunun şekillenmesi sırasında, eğer iş kontrolsuz bir halde cereyan edip de kansere dönüşmeyecekse, çoğalmakta olan tüm hücreleri birden kuşatacak, kimine “Dur,” kimine “Devam et” komutunu doğru zamanda verecek ve sözünü bütün hücrelere dinletecek bir ilim, irade ve kudretin varlığı gereklidir. Bir ceninin anne karnındaki şekillenmesini düşünün: İç organlarından, birbiri içine geçmiş sistemlerden tutun, kirpiklerine ve parmak uçlarına varıncaya kadar herşey bir arada, bir zamanda biçimlenmektedir. Henüz var olmayan bedene bu biçimlenmenin gerektirdiği sayısız komutları birden verecek merkez nerede, organ nerede, “beyin” nerede? Aynı durum filizlenen bir tohum, açılan bir gonca, rengârenk desenlerle işlenen bir kelebek kanadı için de söz konusudur. Bütün bunlar ya bir fail ile açıklanacaktır, ya da herbiri için ayrı ayrı görünmez kalıplarla…

Eğer herşeyi dilediği gibi biçimlendiren bir Yaratıcı yoksa, nerede bu kalıplar? Havada mı? Yani, bir yaprak açarken, bir dal uzanırken, atmosferin görünmez kalıpları içinde mi büyüyor? Yüz binlerce tür bitkinin dalları, yaprakları, çiçekleri için gökte ayrı ayrı kalıplar mı var? Eğer kalıplar gökte değilse yerde, toprağın zerrelerinde mi saklanıyor? Yoksa, tek bir Yaratıcının herşeyi kuşatan ilim ve iradesini, toprağın herbir zerresindeki görünmez kalıplar mı temsil ediyor?
Böyle bir senaryonun, elbette, hiç kimse tarafından ciddîye alınma şansı yoktur. Ne çare ki, tabiatı Yüce Yaratıcının kaderiyle çizilmiş bir şablon olarak değil de, herşeyin doğrudan doğruya kaynağı olarak görenlerin, yani “mistar” yerine “masdar” telâkki edenlerin, daha varlıkların dış görünüşünden ibaret olan “biçim” konusunda içine düştükleri durum aynen bundan ibarettir.

Risale-i Nur Müellifi, bu konuyu Tabiat Risalesi adındaki 23. Lem’anın 3. Muhalinde daha geniş bir şekilde ele almıştır.[1] Orada, canlı vücutlarının tıpatıp birbirinin aynı olmadığına değinilmekte ve herbirinin ayrıca yazılmış bir kitap anlamına geldiği belirtilmektedir ki, bu durumda tabiatçının ihtiyaç duyacağı kalıpların sayısı canlı türlerinin değil, bütün canlı bireylerinin sayısına ulaşmaktadır!

Elhasıl: Nasıl bir kitabın herbir harfi, kendi nefsini bir harf kadar gösterip ve kendi vücuduna tek bir suretle delâlet ediyor; ve kendi kâtibini on kelime ile tarif eder ve çok cihetlerle gösterir. Meselâ, “Benim kâtibimin hüsn-ü hattı var. Kalemi kırmızıdır, şöyledir, böyledir” der. Aynen öyle de, şu kitab-ı kebir-i âlemin herbir harfi, kendine cirmi kadar delâlet eder ve kendi sureti kadar gösterir. Fakat Nakkaş-ı Ezelînin esmâsını bir kaside kadar tarif eder ve keyfiyetleri adedince işaret parmaklarıyla o esmâyı gösterir, Müsemmâsına şehadet eder. Demek, hem kendini, hem bütün kâinatı inkâr eden Sofestâî gibi bir ahmak, yine Sâni-i Zülcelâlin inkârına gitmemek gerektir!


elhasıl özetle, sözün özü
nefis benlik; birşeyin kendisi
delâlet etmek delil teşkil etme, kanıtlama
kâtip yazan
cihet yön
hüsn-ü hat güzel yazı; hat sanatı
kitab-ı kebir-i âlem büyük bir kitap gibi yazılmış olan varlık âlemi
cirm cansız cisim
Nakkaş-ı Ezelî yarattığı varlıkları İlâhî sanatıyla süsleyen ve varlığının başlangıcı bulunmayan Allah
esmâ isimler; Allah’ın isimleri, ünvanları
kaside övgü içeren şiir
keyfiyet hal, durum, nitelik
müsemmâ isimlendirilen
şehadet etmek tanıklık etmek
Sofestâî safsatacı; hiçbir şeyin var olmadığını savunan, Sofist
Sâni-i Zülcelâl herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan, sonsuz büyüklük sahibi olan
Allah


SÖZÜN ÖZÜ: Kitap varsa, onu yazan da vardır. Onun tek bir harfi bile kâtibinin varlığı için çok yönlü bir tanık demektir. Çünkü bir harf, kendisini bir harf kadar gösterirken, kendisini yazanı, sadece var oluşuyla değil, aynı zamanda, üzerinde sergilediği özellikleriyle de tanıtır. Yazının güzelliği, sanatın inceliği, süslemelerin renk ve desenleri, hep o harfin sanatını anlatan şahitlerdir.

Aynen bunun gibi, kâinat kitabının harfleri, yani bu âlemdeki varlıkların herbiri, kendi varlığını sadece kendisi kadar gösterirken, kendisini var edeni anlatacağı zaman, onu öven bir kasideye dönüşür ve düzenli yaratılışıyla, sanatlı görünüşüyle, her halindeki ve her zerresindeki hikmet eserleriyle, kendi Yaratıcısının isimlerini gösterir. Onun sadece var ve bir olduğunu bildirmekle kalmaz; yaratan, şekil veren, hikmetle düzenleyen, süsleyen, renklerle bezeyen, güzelleştiren, can veren, besleyen, kuluna ikramlarda bulunan bir Rab olduğunu, gören gözlere gösterir. Kâinatın varlığını inkâr edenlerin davranışı her ne kadar akıldan uzak bir iş ise de, bu saçmalık bile Allah’ın varlığını inkâr edecek bir düzeye ulaşmamalıdır. Çünkü bunlardan birincisinde sadece varlıkların kendisini, ikincisinde ise kâinattaki herbir varlığın binlerce dille anlattığı bir Yaratıcıyı inkâr etmek vardır.

Söz, dönüp dolaşıyor, en iyi şekilde, Birinci Makamın Beşinci Burhanındaki son cümlelerde özetleniyor:

“Madem bir harf, kâtibini göstermeksizin olmaz. Sanatlı bir nakış, nakkaşını bildirmemek olmaz. Nasıl olur ki, bir harfte koca bir kitabı yazan, bir nakışta bin nakşı nakşeden nakkaş, kendi kitabıyla ve nakşıyla bilinmesin?”

[1] Risale-i Nur Külliyatı, s. 682-683.

Hiç yorum yok: