11 Haziran 2006 Pazar

Ayetler ve İbretler / 39

Çoğunluğa uyma!
Ümit Şimşek

Yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyacak olursan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zan peşinden gider ve uydurup dururlar.
En’âm Sûresi, 6:116

BÜTÜN ÇAĞLARA ışık tutacak bir ilkeyi mü’minlere ders veren bu âyet, insan toplumlarının önemli bir problemine dair bir tespit de yapıyor ve bu konuda bize son derece değerli ölçüler veriyor.

Âyet, herşeyden önce, bize şu gerçeği gösteriyor:

Hakikat ile kalabalık arasında bir ilişki yoktur.

Bu yüzdendir ki, hakikati araştıranlar ve doğru yolu bulmak isteyenler, kalabalıkların peşine takılarak amaçlarına ulaşamazlar. Hattâ, tam tersine, kalabalıkların bu konuda yanlış yönlendirme yapması daha fazla muhtemeldir. Çünkü çoğunluğun âdeti, hakikati araştırmak ve kesin bilgiyle bir sonuca varmak değil, zannın peşine düşmek ve uydurulmuş şeyleri izlemektir.

Âyetteki “yeryüzü” ifadesi, aynı zamanda, ülke, belde, kent anlamına da gelmektedir ki, bu noktayı da dikkate aldığımızda, bu tespitin geniş ölçeklerdeki bütün insan toplulukları için, hattâ toplumun çeşitli katmanları için geçerli olduğu sonucuna varabiliriz.

Bu âyet, bir önceki yazının konusunu teşkil eden “Bilmediğin şeyin peşine takılma” buyruğu ile de bütünlük arz ediyor. Hakikat olduğu bilinmeyen birşeyi, halkın çoğunluğu tarafından benimsendiği için kabullenmek, her iki âyete birden muhalefet anlamına gelir ki, bu durumda, isabetsizlik garantilenmiş demektir. Özellikle zamanımızda kitlelerin peşine düşürüldüğü şeyler meydanda iken, bu âyetin uyarısı daha da hayatî bir önem kazanıyor.

Bugün ister bir şehir, ister bir ülke, isterse dünya ölçeğinde olsun, insanlığın durumuna baktığımızda, âyetin hükmünü fasih bir şekilde doğrulayan manzaralarla karşılaşıyoruz.

Kitleler, adeta uyuşturulmuş bir şekilde, sürü halinde belirli şeyleri yapmak, belirli modaları izlemek, belirli markaları kullanmak, belirli programları seyretmek, belirli müzikleri dinlemek, belirli konuları konuşmak zorundadır. Fakat bu “belirli” şeyler de sabit kalmaz, değişir. Sürekli olarak yeni şeyler uydurulur ve kitleler bu yeni şeylerin peşine düşürülür.

Taklitten en uzakta durması gereken bilim çevreleri bile bu kanunun dışında değildir. Onların arasında da her zamanın bir moda anlayışı hükmeder ve pek çoğunu peşine takar. Daha önce “dünya merkezli kâinat” moda ise, bugün onun yerinde evrim teorileri vardır; herhalde yarın veya öbür gün o da ömrünü dolduracak ve yerini o zamanın modası olan yeni anlayışlara terk edecektir.

Kabul etmek zor da gelse, kolay da gelse, bu durum, içinde yaşadığımız dünyanın bir özelliğidir. Bu dünyadaki insan çoğunluğu zan peşinde gider. Zan peşinden gidenlerin peşine takılmakla da hiçbir zaman doğru yol bulunmaz. Zaten, iman ile Âlemlerin Rabbine bağlanmış olan kimsenin doğruluk ölçüsünü nereden alacağı bellidir. O, dünyada tek başına da kalsa, egemenliği bütün dünyaları kuşatan Âlemlerin Rabbine mensubiyetinden gelen bir manevî güce sahiptir ki, âyet de dikkatleri imanın bu potansiyeline çeviriyor.

Bu âyetin Hüzün Yılında, Peygamber Efendimiz bir avuç Müslümanla, her türlü destekten yoksun bir şekilde, en yaman düşmanlıklarla kuşatılmış halde iken indiğini de unutmamak gerekir. Düşünülebilecek en olumsuz şartlar altında kuluna “Sen yeryüzü halkına uyma” buyruğunu veren Âlemlerin Rabbi, ona, tüm yeryüzünden çok daha büyük bir kuvvetin kaynağı olarak imanını gösteriyor.

Bunda da hem bir imtihan, hem de bir özgüven aşısı vardır. Tahkik ile, bilgi ile imanını elde eden ve güçlendiren insanlar, böyle imtihanlardan yüz akı ile çıkarlar ve bütün dünyanın hücumları karşısında sarsılmayacak bir özgüvenle imanlarına sarılırlar. Âl-i İmrân Sûresinin 173’üncü âyeti, Kur’ân’ın terbiyesi altında öyle bir özgüvene erişmiş insanların halini tasvir ediyor:

Onlar öyle kimselerdir ki, halk onlara ‘İnsanlar size karşı toplandı; onlardan korkun’ dediği zaman, bu onların imanını arttırdı ve dediler ki: “Bize Allah yeter; ne güzel vekildir O.”

Çoğunluğun yoluna bakarak yön ayarlaması yapanların her zaman ardına sığınacakları bahaneler olmuştur. Ancak bu bahaneler, hakikatleri hiçbir zaman değiştirmiyor. Pek çabuk gelip geçen modalar, birinin çağdaşlık dediği şeyi ertesi gün çağdışı bırakabiliyor. Kalabalıklar geliyor ve geçiyor. Birgün el üstünde tutulan şey, başka bir gün alay konusu oluyor. Yer ve Gökler Rabbinin kitabı ise, hiç değişmeyen hakikatlerin adresini bize tarif ederken, bir taraftan da, kalabalıkların hiç fayda vermeyeceği ve bir mazeret de teşkil etmeyeceği bir günden haber veriyor ve diyor ki:

Kıyamet gününde onlar Rahmân’ın huzuruna birer birer gelirler.[1]


Kitap hakkında bilgi için:


[1] Meryem Sûresi, 19:95.

1 yorum:

zikriye dedi ki...

Sünnet-i seniyeye ittibâı hayatının merkezine koyan müslüman düşünsün ki; çoğunluğa rağmen ve çoğunluktan farklı olarak tevhîde yönelmek, Peygamberimizin(a.s.m.) ilk ve temel sünneti idi.

Bazen tevhid yolcuları ile birlikte yol alıyor gibi gözükürken bile bu tercihin sağlamasını yapmak gerekebilir.