5 Temmuz 2006 Çarşamba

Ayetler ve İbretler / 44

Şefaat niçin var?
Ümit Şimşek


[Bu program hergün 7:50, 16:40 ve 3:00'de Dost TV'de yayınlanmaktadır]

O gün, Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati bir fayda vermez.
Tâhâ Sûresi, 20:109

İLÂHÎ rahmetin en parlak tecellîlerinden biri de şefaattir. Şefaat vasıtasıyla Yüce Allah hem kullarını af ve ikramlarına eriştirir, hem de onların arasında birbirine karşı muhabbet ve merhamet vücuda getirir.

Şefaatten söz eden birçok âyet vardır. Bunlardan bir kısmı, bâtıl dinlerinden vazgeçmeyen, Kur’ân’ın çağrısına kulak asmayan, kıyamet gününde de ayrıcalıklı muamele göreceklerine inanan, yahut Allah’a ortak koştukları şeylerden şefaat uman kimselere hitap eden âyetlerdir ki, onlara hiçbir şefaatin yarar sağlamayacağını kesin bir dille bildirir.

Şefaatle ilgili diğer âyetler ise iki şeyi birden ispat ederler:

(1) şefaatin varlığı,

(2) şefaatin tümüyle Allah’ın iznine bağlı olduğu.

Âyetü’l-Kürsî’nin şefaatle ilgili cümlesi, bu âyetlere verilebilecek bir örnektir:

Onun katında, Onun izni olmadan şefaat edecek kim var?[1]

Bu tür âyetler, Allah’ın izni olmaksızın kimsenin şefaat edemeyeceğini açık bir dille bildirirken, bir yandan da, bazı kimselere Allah’ın şefaat izni vereceğini müjdelemektedir. Tâhâ Sûresinin âyeti de böyledir:

“O gün Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati bir fayda vermez” buyururken, Allah’ın şefaat izni vereceği kimselerin bulunduğunu haber vermekte, üstelik onların sözünden Allah’ın hoşnut olacağını da bildirerek şefaat hadisesine daha da hoş bir çeşni katmaktadır.

Nedir şefaati bu kadar anlamlı ve gerekli kılan şey?

Yüce Allah, sonsuz rahmetiyle, dilediği kullarını doğrudan bağışlayacağı yerde, niçin onlardan bir kısmını diğer bazı kullarının aracılığıyla bağışlamayı murad etmiş olabilir?

Bu soruyu diğer taraftan da sorabiliriz:

Ya şefaat olmasaydı?

O zaman, başta peygamberler olmak üzere, hiç kimsenin kimseye dönüp bakmadığı, mü’minlerin birbirine karşı merhamet duymadığı, bu dünyadaki muhabbet ve merhametlerin tamamen sonuçsuz kaldığı bir kıyamet gününden söz etmek gerekirdi. Peygamberler ümmetlerine Allah’ın buyruklarını tebliğ etmiş olmaktan ötede bir iş yapmış olmayacak, bu dünyada onların çağrısına kulak vermiş olan insanlar ise kıyamet gününde peygamberlerini kendilerine ilgisiz bir halde bulacaklardı. Şefaat edebilecek diğer insanlar da aynı durumda bulunacak, onlar da bir kere kendilerini kurtardıktan sonra diğer kardeşlerini umursamadan Cennete kapağı atmaya bakacaklardı.

Oysa bu dünyada Yüce Allah, kullarına böyle bir hedef göstermemiştir. Onları daima birbirini gözetmeye, birbirinin sıkıntısına çare bulmaya teşvik etmiş, bir kısım kullarına da, başka insanlar için kendisini feda edecek derecede üstün bir ahlâk nasip etmiştir.

Hattâ, insanların birbirine muhtaç şekilde yaratılmalarının ardında da bu anlam saklıdır. Bu sayede kullar Rahmân’ın rahmet ve şefkatine kendi çaplarında birer ayna olmakta, kendileri o rahmetin cilveleriyle beslendikleri gibi, başka kullara da yine o rahmetin parıltılarını yansıtmaktadırlar.

Bu dünyanın gelip geçici sıkıntıları karşısında kullarını birbirine kenetlenmiş, birbirine şefkat ve muhabbetle kucak açmış görmekten hoşlanan bir Rab, kıyamet gününün dehşeti karşısında onları birbirine sırt çevirmiş halde mi bırakır?

O gün, hiç şüphe yok ki, pek dehşetli bir gündür. Fakat şunda da şüphe yok ki, İlâhî rahmetin en muhteşem tecellîleri, inanan kullar için, o dehşetin ardından gülümseyecektir.

Ve o tebessümle ilk olarak kurtuluş müjdesine erişenler, yine hiç şüphe yok ki, Allah’ın rahmetinden en fazla nasip sahibi olan ve kardeşlerine karşı en ziyade şefkat besleyen kullar olacaktır.

O nasip sahiplerine öyle bir zamanda en ziyade yaraşacak olan şey ise şefaattir; Rabbinin ebedî Cennetlerde hazırladığı ikramlara koşarken, kardeşlerinden kucaklayabildiği kadarını da beraberinde götürebilmektir.

Zaten Cennet, Allah’a dost olan kulların hep birlikte yaşayacağı, ebedî bir mutluluğu beraberce paylaşacağı bir yerdir ki, Cenneti Cennet yapan şey de bu beraberliktir. Öyle anlaşılıyor ki, rahmeti herşeyi kuşatan Allah, kullarının bu ebedî beraberliğini daha da tatlandırmak için onların kalbine böyle bir şefkat ve muhabbet yerleştirmiştir.

Bu şefkat ve muhabbet vasıtasıyladır ki, Yüce Allah,

(1) şefaat edilene, kendisini elinden tutmuş kimselerle beraber olmaktan gelen bir mutluluğu,

(2) şefaat edene de, sevdiğini kurtulmuş görmekten gelen bir bahtiyarlığı,

kat kat nimetleri içinde tattırır.

Bu dünyada Allah için kulların birbirine duyduğu muhabbetin sonucu işte böyle bir beraberliktir.

Onun için, insanın muhabbet kanallarını kimlere karşı açık tuttuğuna şimdiden dikkat etmesinde “sonsuz” yararlar vardır.

Kitap hakkında bilgi için:
http://morotesi.blogspot.com

[1] Bakara Sûresi, 2:255.

Previous Post
Next Post

About Author

2 yorum:

Adsız dedi ki...
Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
ayşe dedi ki...

Cennet nimetleri bir derece dünyadakilere benzer şekilde sunulacağı gibi,
insanlar arasındaki ilişkiler de buradakine benzer şekilde cereyan edecek demek ki.

Kendini kurtarma derdinde olup,hakkım diye önüne gelenin yakasına yapışanlar olacağı gibi,
sevdiklerinin, dahası mü'minlerin derdine düşen ötelerin yüceleri de olacak besbelli..

Şefaate erebilmek bir umut, şefaat edebilmek sevdâ..