12 Eylül 2006 Salı

Ayetler ve İbretler / 56

Gökler ve yer insanın hizmetinde
Ümit Şimşek

[Bu program hafta içi hergün 7:50, 16:40 ve 3:00'de Dost TV'de yayınlanmaktadır]

Görmedin mi: Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah sizin hizmetinize verdi, açık ve gizli nimetlerini üzerinize yağdırdı.
Lokman Sûresi, 31:20
TABİATPEREST propagandalar altında bunalan zamanımız insanına hergün tekrar tekrar hatırlatılması gereken bir büyük hakikati, bu âyet ibret nazarlarımıza sunuyor:

“Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah sizin hizmetinize verdi.”

Bu ve benzeri âyetler, bir yandan Allah’ın üzerimizdeki nimetlerinin büyüklüğünü hatırlatırken, bir yandan da, mü’minin Allah katındaki değerini göstermektedir. Fakat bu hakikati net bir şekilde görebilmek için, önce zamanımızın dar bakış açısından ve önyargılarından kendimizi kurtarmamız gerekiyor.

Zamanımızın egemen cereyanları, kâinatı tesadüf eseri, insanı da başıboş bir varlık olarak bize gösterir. Gerçi çoğu zaman bunlar açıklıkla telâffuz edilmez; ancak gerek Batı kaynaklı eğitim sistemleri, gerekse iletişim araçlarının sistemli telkinleri ile zihinlerimize ve ruhlarımıza nakşedilen manzara aynen bundan ibarettir.

Bu manzara içinde, bütün kâinat, anlam ve amacından soyutlanmıştır. Göklerde ve yerde olanların insan ile hiçbir ilgisi yoktur. Bu âlemde bir toz zerresi bile etmeyen küçücük bir gezegenin üzerindeki insana kimse dönüp bakmaz, önem vermez, merhamet etmez. Yeryüzünün her köşesini dolduran ve herbiri ayrı harikulâdelikler sergileyen sayısız canlı türleri bile, bu tabiatperest görüşe göre, tesadüflerin birbiri ardınca eklenmesiyle ortaya çıkmış gelişigüzel varlıklardır!

Fakat Kur’ân, bu kâinatı ve içindeki varlıkları bize çok farklı bir şekilde anlatır.

Güneşi gösterir, “O bir lâmbadır,” der. “O lâmbayı Âlemlerin Rabbi sizin emrinize verdi.”

Yeri gösterir, “O bir beşiktir,” der. “O beşiği Âlemlerin Rabbi sizin için hazırladı.

Bulutları gösterir, “Bunlar rahmet müjdecisidir,” der. “Onu size Âlemlerin Rabbi gönderiyor.”

Bitkileri gösterir, hayvanları gösterir. Denizleri, dağları gösterir. Gökten ineni, yerden çıkanı, görüneni, görünmeyeni gözler önüne serer.

Hepsinin Allah’tan geldiğini söyler, hepsinin insana hizmetkâr olduğundan bahseder.

Bunlar, Kur’ân’ın anlatışında kâinatın iki temel özelliğidir:

(1) Bu kâinatta ne varsa, hepsi Allah’ın sonsuz ilmiyle ve kudretiyle var ettiği hikmet eserleridir. Hiçbiri boş değildir, hiçbiri anlamsız değildir.

(2) Onlar, aynı zamanda, insan ile doğrudan ilgilidir. Bu kâinatta ne varsa, hepsinin insan ile bir ilişkisi vardır.

İşte, bu âyet-i kerimede de, pek çok âyetin vurguladığı bu özellik gayet açık bir lisanla dile getirilmekte, “Göklerde ne var, yerde ne varsa, hepsini Allah sizin hizmetinize verdi” buyurulmaktadır.

Bu ifadeler, bizi birkaç yönden ciddî bir sorumlulukla karşı karşıya getiriyor.

Birincisi: Zamanımızın yaygın anlayışıyla Kur’ân’ın bu ifadeleri arasında tam bir zıtlık vardır. Onun için, herşeyden önce, bakış açımızı doğrultmak ve Kur’ân’a göre ayarlamak zorundayız. Bu, kolay gibi görünse de, dikkat ve zahmet isteyen bir iştir. Çünkü dünya ehlinin telkinleri her taraftan bizi kuşatmış durumdadır ve sürekli olarak tekrarlanmaktadır. Buna karşılık, Kur’ân’ın bizi tefekküre davet eden âyetlerini de sürekli olarak okumak ve üzerinde düşünmek gerekir. Bir mü’mine yakışan şey, baktığı her yerde Rabbinin eserlerini ve kendisine olan lütuflarını görebilmektir.

İkincisi: Göklerde ve yerde olan herşeyin insana sunulması, Bediüzzaman’ın bir mektubunda işaret ettiği gibi, “ibaha” suretindedir, “temlik” biçiminde değildir. Yani insana verilen şey bu varlıkların mülkiyeti değil, kullanım iznidir. Onun için, bütün bunların, izni veren tarafından çizilmiş sınırlar içinde kullanılması gerekir.

Üçüncüsü: Allah’ın insana lütfettiği nimetlerden yararlanmak için, Allah’ın koyduğu yasalara uygun hareket etmek gerekir. Gökte olsun, yerde olsun, herşeyden insanın yararlanabileceği birşeyler vardır; ancak bunlar oturduğu yerde insanın ayağına gelecek değildir. İnsan da, günlük ekmeğini kazanmak için çalışmak zorunda olduğu gibi, göklerde ve yerde kendi hizmetine sunulmuş olan nimetlere erişmek için çaba harcamak zorundadır. Sonuçta bu da Allah’ın yasalarına uygun davranmak demektir ve Allah’ın emrine uymak anlamına gelir; bir anlamıyla, insanın Allah karşısındaki kulluk görevinin bir parçasıdır.

Dördüncüsü: Bu âyetlerin dile getirdiği hakikat, insana hem kendisinin Rabbi katındaki değerini, hem de pek büyük bir şükürle yükümlü olduğunu hatırlatmalıdır. İnsan denen bu aziz varlık, gerçekten de, Âlemlerin Rabbi tarafından muhatap alınmış, Onun pek değerli bir konuğu olarak bu dünyada ağırlanan, önüne kâinatın bütün varlıkları hizmet için serilmiş bir varlıktır. Onun, bu mevkiine lâyık bir de şükür görevi vardır. Ondan beklenen hamd ve şükür, kendisine verilen önemle orantılı şekilde büyük, kapsamlı, içten gelen ve insanın bütün maddî ve manevî yeteneklerini işin içine katan bir hamd ve şükür olmalıdır.

İşte, insana, Kur’ân böyle büyük bir mevkii lâyık görüyor ve böylesine yüce bir hedef gösteriyor.

Kur’ân’ın kendisine verdiği bu değere karşılık, bir mü’min de Kur’ân’a herşeyden fazla değer vermelidir.

Bu ise, tüm varlığıyla Kur’ân’a teslim olmak, onun terbiyesi altına girmek, dünyasını onun değerleriyle şekillendirmek demektir ki, o da sürekli bir çaba ister.

“Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah sizin hizmetinize verdi” şeklindeki bir hitabı ciddîye almak ancak böyle olur.

Kitap hakkında bilgi için:
http://morotesi.blogspot.com
Previous Post
Next Post

About Author

1 yorum:

zikriye dedi ki...

Rabbim yarattı ve gösterdi; bakmalı,

Değer verdi insana; görmeli,

Muhatap seçti, hitap etti; duymalı,

Kat kat sarılı ikramlar; faketmeli,hamd etmeli,

Sınırlar çizmiş; korunmalı,haddi aşmamalı,

Kendini kulluk makamına yükseltmeli,

Kur'an'la yaşamak emekle bilgi ile,

insanlığın hakkını vermeli,