18 Eylül 2006 Pazartesi

Ayetler ve İbretler / 58

Kul ister, Allah saptırır
Ümit Şimşek


[Bu program hafta içi hergün 7:50, 16:40 ve 3:00'de Dost TV'de yayınlanmaktadır]



Onlara şu kimsenin haberini de oku: Biz ona âyetlerimizi vermiştik. Ama o bundan sıyrılıp çıktı. Sonra şeytan onu peşine taktı; böylece azgının biri olup çıktı.
Dileseydik, onu âyetlerimizle yüceltirdik. Lâkin o yere saplandı ve heveslerinin peşine düştü.
A’râf Sûresi, 7:175-176

KUR’ÂN-I KERİM, birçok âyetinde hidayetin de, dalâletin de Allah’ın iznine bağlı olduğunu bildirir; Allah’ın dilediği kimseyi doğru yola eriştirdiğinden, dilediğini de saptırdığından söz eder.

Bu beyanların öncesini, sonrasını ve arka planını dikkate almayanlar için bunun anlamını çözmek zordur. Böyle durumlarda “Allah dilediğini doğru yola iletiyor, dilediğini de saptırıyorsa, sapan kulun bunda ne günahı var?” sorusu akıllara gelir.

Kur’ân âyetleri bir bütün olarak alındığında ise, bu tür soruların cevapları da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Çünkü Kur’ân’ın âyetleri birbirine bakar, birbirini açıklar, birbirini tamamlar. Bizim tek başına ele aldığımız âyetler, işte böyle bir bütünden kesitlerdir. Bu kesitleri, ait olduğu bütün ile birlikte incelediğimiz zaman herşey yerli yerine oturur ve rahatça anlaşılmaya başlar.

İşte, A’râf Sûresinin bu âyetleri de, Allah’ın dilediği kulunu neden saptırdığı konusuna açıklık getiren âyetler arasındadır. Burada, doğru yoldan sapmış bir kimsenin hikâyesi kronolojik bir sıra içinde nakledilmekte ve bu sapma olayı içinde kulun iradesinin de, Allah’ın iradesinin de yeri açıkça belirlenmektedir.

Âyetin haber verdiğine göre, hikâyenin kahramanı, başlangıç itibarıyla Allah’ın pek büyük lütuflarına erişmiş bir kişidir. Bu kişinin kim olduğu önemli değildir; bu konuda sahih bir rivayet bulunmuyor. Her zamanda ve her toplumda böyle kimselerin var olabileceğini göz önüne alarak, dikkatimizi geçmişteki bir hikâye kahramanının kişiliğine değil, yaşamakta olduğumuz hayatta bu rolü üstlenmiş olanlara yöneltmeliyiz.

Hikâyenin başlangıcı için “Biz ona âyetlerimizi vermiştik” buyuruluyor. Bu cümlenin öznesi olan “Biz” sözcüğü Allah’a işaret etmektedir. Yani, sapmadan önce, bu kişinin, Allah’ın lütfuna erişmiş olduğu bildirilmektedir.

Hadisenin bundan sonraki aşaması, “O bundan sıyrılıp çıktı” cümlesiyle ifade edilmiştir ki, bu cümlenin öznesi de “O”dur, yani hikâyenin kahramanı olan kimsedir.

Üçüncü cümlede şeytan devreye giriyor ve Allah’ın âyetlerinden sıyrılıp çıkan kişiyi peşine takıyor.

Dördüncü cümle ise hikâye kahramanının vardığı noktayı özetliyor: “Azgının biri olup çıktı.”

Bu ifadeler gayet açık bir şekilde gösteriyor ki, sözü geçen kişinin sapmasındaki sorumluluk, tümüyle kendisine aittir. Zira o, Allah’ın kendisine lütfettiği bir nimeti kendi iradesiyle reddetmiş, kendi bilinçli çabasıyla o nimetten uzaklaşmıştır.

Allah’ın nimetini eliyle tepen kimsenin, bundan sonraki halinden dolayı Rabbini suçlamasına imkân bulunmadığı gibi, sorumluluğu şeytanın üzerine yıkıp kurtulması da mümkün değildir. Zira şeytanın yararlanmasına elverişli zemini bizzat kendisi hazırlamıştır. Bu durum, daha başka âyetlerde şöyle ifade edilmiştir:



İman eden ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde şeytanın hiçbir gücü yoktur.
Onun gücü, ancak onu dost edinenlere ve Allah’a ortak koşanlara yeter.[1]

Evet, şeytan onu peşine takıp azdırmıştır; ancak bu fırsatı şeytanın eline veren de onun kendisinden başkası değildir. Özellikle, “Allah’ın âyetlerini vermiş olduğu” bir kimsenin bunu çok iyi bilmesi gerekirdi.

Bundan sonraki âyetin ilk cümleleri ise bu hikâyeyi özetleyen cümlelerdir:

“Dileseydik Biz onu âyetlerimizle yüceltirdik. Lâkin o yere saplandı ve heveslerinin peşine düştü.”

O ne kadar Allah’ın âyetlerinden sıyrılıp çıkmak istese, şeytan da onu azdırmak için ne kadar çaba harcasa, Allah dilemedikçe o da, şeytan da istediklerini yapamazdı. Zira kendi dilediği şeyi Allah’a zorla kabul ettirecek, Allah’ın dilemediği birşeyi gerçekleştirebilecek bir kudrete kimse sahip değildir. Azmak isteyen de ancak Allah’ın ona fırsat vermesi halinde azgınlaşabilir. Onun için, azmakla, nankörlük etmekle, isyan etmekle kimse Allah’a karşı bir zafer elde ettiğini düşünmemelidir.

Allah dileseydi, elbette o azgın kişiyi yine âyetleriyle yüceltirdi. Ancak bunu dilememiştir. Çünkü o kişi, semâvî olan şeyi bırakmış, arzî olana, yani dünyanın menfaatine saplanmış, kendi heveslerinin peşine düşmüştür. Bu tercihi bilinçli bir şekilde yapan kul ise, Allah’ın lütuflarına lâyık olmadığını kendi iradesiyle ortaya koymuş, yüce Allah’ın iradesi de o kula istediği ve lâyık olduğu şeyi vermek şeklinde tecellî etmiştir.

Bu hikâye, daha başka dersler de içermekle birlikte, kronolojik seyri itibarıyla şunu ortaya koyuyor ki, kulun doğru yolu bulması gibi sapması da tamamen Allah’ın iradesine tâbidir, ancak kulun kendi özgür seçiminin bir sonucudur. Bu hakikat daha başka âyetlerde, özetlenmiş şekilde tekrarlanır—bundan iki âyet sonrasında olduğu gibi:



Allah kime hidayet verirse, işte o doğru yoldadır. Kimi saptırırsa, onlar da
hüsrana düşmüş olanlardır.[2]

İşte, Kur’ân’ın bu beyanlarını okurken, onların böyle bir arka planının bulunduğunu hatırlar ve bu ifadeleri öncesi ve sonrasıyla birlikte dikkate alırsak, onları doğru bir şekilde anlamakta zorlanmayız.


[1] Nahl Sûresi, 16:99-100.
[2] A’râf Sûresi, 7:178.
Previous Post
Next Post

About Author

1 yorum:

hilmi dedi ki...

Allah'ın âyetlerini vermesinin istisnasız, umûmi bir durum olduğu görülüyor. Bu anlamda herkes eşit şartlara sahip.

Şeytanın hangi aşamada devreye girdiğini görmek ise ona karşı alınabilecek önlemlere de yerinde işaret ediyor.