16 Aralık 2006 Cumartesi

Ayetler ve İbretler / 78


İHTİYAÇ FAZLASI
Ümit Şimşek

[Bu program haftanın her günü 7:50'de, hafta içi hergün 07:50 ve 16:40'ta Dost TV'de yayınlanmaktadır]

Ne bağışlayacaklarını sana soruyorlar. “İhtiyaçtan fazlasını” de. İşte, Allah, düşünmeniz için âyetleri size böyle açıklıyor.
Bakara Sûresi, 2:219
İHTİYAÇ içinde bulunanları gözetmek, Allah’ın kendisine verdiği nimetlerden başkalarına da bağışta bulunmak hususunda Kur’ân’ın pek çok teşvikleri vardır. Ancak bu teşvikler, kesin sınırlar çizen buyruklar değildir. Kur’ân, genel ilkeler koyarak mü’minlerin önüne bir yarışma alanı açmış, bu alanda herkesi kendi içindeki iyilik istidadını geliştirmek konusunda vicdanıyla baş başa bırakmıştır. Bu âyet-i kerime ise, yine çok keskin bir hat çizmemekle birlikte, genel bir kural belirlemekte ve bu kuralın ışığında, mü’minleri bir iyilik yarışına sevk etmektedir.

“İhtiyaçtan fazlasını bağışlamak.” Bu kuralda, hem bağışlayanı, hem de bağışa muhtaç olanı gözeten bir adalet vardır.

Bağışlayan, kendisini muhtaç duruma düşürmeyecek bir şekilde bağışını yapacak; ama kendi ihtiyacını karşıladıktan sonra, daha fazlasına göz dikmek yerine, ihtiyaç içinde olan başka insanların durumunu gözetmekle kendisini yükümlü bilecektir.

Yalnız, burada, cevaplandırılması gereken başka bir soru var:

İhtiyaç nedir, ne kadardır?

Zamana, zemine, topluma, bireye göre bu soruya çok değişik cevaplar verilebilir. Bir zamana yahut bir topluma ait insanların hayalinden bile geçmeyecek derecede lüks olan şeyler, bir başka yerde ve zamanda sıradan ihtiyaçlar listesine girebilir. Hattâ bir insanın hayatının çeşitli dönemlerindeki ihtiyaç listeleri bile birbirinden çok farklı olabilir. Onun için, bütün insanlar ve bütün zamanlar için geçerli olacak bir ihtiyaç sınırı belirlemek mümkün görünmüyor.

Daha da ötesi, insanlar, kendi ihtiyaç listelerini kendileri belirleyemiyorlar. Reklamlar, görenekler, çevre baskısı gibi dış etkenler, neredeyse insanın iradesini tümüyle elinden almış bir şekilde, hergün yeni ihtiyaçlar ortaya çıkarıyor, yeni hedefler gösteriyor. Bunun sonucunda, insanlar, birkaç sene önce akıllarından geçmeyen pek çok şeyin vazgeçilmez hale gelmiş olduğunu görüyorlar.

İsterseniz, “Bunlar olmadan yaşamaya razı olamam” dediğiniz şeylerin bir listesini yapmayı deneyin. Sonra, bu listeyi, bundan beş on sene önce düzenlediğinizi düşünerek bir daha gözden geçirin. Vazgeçilmez sandığınız pek çok şeyden yoksun bir şekilde pek alâ yaşayabilmiş olduğunuzu göreceksiniz.

Böyle bir listeyi bundan beş on sene sonra düzenlediğiniz zaman, belki bugünkü listeniz de onun yanında hayli fakir kalacaktır.

Öyleyse bir yerde durup düşünme zamanı değil mi:

“Bu gidiş nereye varır?” diye.

Kendi haline bırakıldığı takdirde bu gidişin varacağı yer, dünyanın bugün varmış olduğu yerden daha iyi bir yer değildir. Bu ise, aynen resimde görüldüğü gibi, herkesin ancak kendi iştahını tatmin etmek derdine düştüğü, kimsenin kimseyi umursamadığı bir noktadır.

Fakat işin ibret alınacak yönü de şurada ki, insanlar maddî ihtiyaçlarının peşine düştükçe, doyumdan da uzaklaşıyorlar. Daha fazla şeye sahip oldukça daha da yoksullaşıyorlar. Çünkü önlerine serilen ihtiyaç listesi, gelirlerinden daha hızlı bir şekilde kabarıyor. Böylece gelir ve gider dengesi açıldıkça açılıyor. Ve bu medeniyet, Bediüzzaman’ın dediği gibi, insanı zenginleştirmiyor, eskisinden daha da fakir hale getiriyor.

Öyleyse, gittikçe yoksullaşan insanlar, ihtiyaç fazlasını nerede bulup da başkalarına bağışlayacaklar?

Bu sorunun çözümü, Kur’ân’ın bize gösterdiği yöndedir. Yoksa, bu hayatta doyumu maddî ihtiyaçların tatmininde arayanlar, ne kadar çok şeye sahip olurlarsa olsunlar, “Bu kadarı bana yeter” diyecekleri bir noktaya hiçbir zaman erişemezler. Kur’ân’ın insanı yükselttiği hayat mertebesinde ise, doyum, insanî meziyetlerde, faziletlerde ve manevî hazlarda aranır.

İşte o zaman, tatmine ulaşmış ve hayatını insana yaraşır bir idealle doldurmuş olan insan, dünya hayatında ipleri ele alabilir. Neye ihtiyacı olup neye olmadığını o zaman bizzat belirleyebilir; dış dünyanın tahriklerinden o kadar etkilenmeksizin, “Bu kadarı bana yeter” diyebileceği bir çizgiyi çizebilir.

Bu çizgi bireyden bireye değişebilir; bu o kadar önemli değildir. Asıl önemli olan şey, o çizgiyi çizebilmektir. Bu çizgi çok yüksekte de olsa, en azından, bir başlangıçtır.

Çünkü, “Yeter” demesini öğrenen insan, iki şeyi birden kazanmıştır:

Birincisi: Bunu söyleyebildiği müddetçe onun hayatında herşeye sahip olmak, yığmak, biriktirmek, istiflemek gibi bir amaç yer bulamaz.

İkincisi: İhtiyaç içinde olan hemcinsleri, artık onun görüş alanındadır. O artık kendisinden başkalarını da düşünen bir insandır.

Zaten âyetin sonunda da belirtildiği gibi, bunlar, üzerinde düşünelim diye açıklanmış olan âyetlerdir. Düşünen insanlar için ise, “ihtiyaç fazlasını bağışlama” emri, içlerindeki tüm fazilet yeteneklerini günışığına çıkaracak bir potansiyele sahip, son derece özlü bir emirdir ve insanlık âleminin yaralarını tedavi edebilecek tek kelimelik bir reçetedir.

Hiç yorum yok: