18 Aralık 2006 Pazartesi

Ayetler ve İbretler / 79


İSTİŞARENİN BAŞLADIĞI YER
Ümit Şimşek


[Bu program haftanın her günü 7:50'de, hafta içi hergün 07:50 ve 16:40'ta Dost TV'de yayınlanmaktadır]

Onların aralarındaki işleri istişare iledir.
Şûrâ Sûresi, 42:38


Onları affet, onların bağışlanmaları için dua et ve işlerinde onlarla istişare et.
Âl-i İmrân Sûresi, 3:159


Eğer anne ile baba aralarında istişare ederek karşılıklı rıza ile çocuğu sütten kesmek isterlerse, onlara bir günah yoktur.
Bakara Sûresi, 2:233


MÜ’MİNLERİN en önde gelen—veya gelmesi gereken—özelliklerinden birisi istişaredir, yani birbirleri arasında fikir alışverişi yapmak, birbirine danışmaktır. Şûrâ Sûresinin âyeti, bu özelliği, namaz ve zekâtın arasında saymıştır.

Diğer iki âyet-i kerimede ise, mü’minlerin hayatında istişarenin ne kadar vazgeçilmez bir yere sahip olduğunu gösteren birer ibret dersi vardır.

Mü’min, mü’min ile ve konunun ehli olan kimselerle istişare eder. Bu onun hem bilgiye ve ehliyete, hem de mü’min kardeşlerine verdiği önemin bir ifadesidir. Öyle ki, eğer Kur’ân’ın istişare konusundaki apaçık buyrukları olmasaydı bile, onun gerek bilgi üzerinde, gerekse mü’minler arasındaki sevgi ve dayanışma üzerinde yaptığı vurguların meydana getirdiği tablodan, böyle bir sonucu çıkarmak rahatlıkla mümkün olurdu.

Fakat âyet bu kadarla bırakmamış, istişareyi, sarih bir şekilde, mü’minlerin önde gelen özellikleri arasında saymıştır.

Sonra bunun da ötesine geçmiş, en olumsuz şartlarda, hattâ istişarenin ihmal edilmesini haklı gösterecek durumlarda bile istişare emrini tekrarlamıştır. Âl-i İmrân Sûresinin âyeti, bu konuda son derece çarpıcı bir örnektir.

Bu âyet-i kerime, Uhud Savaşındaki yenilgiden sonra inen âyetlerdendir. Bilindiği gibi, bu savaş, Peygamberin emrine uyulmadığı için yenilgiyle sonuçlanmıştı. Böyle durumlarda bizim beşerî tepkimiz “Kendileri ettiler, kendileri buldular; bundan sonra sen onları dinleme” gibilerden bir tepki olurdu. Lâkin âyet bunun tamamen tersi yönde bir yol göstermektedir:

Onları affet!

Sonra, Allah’ın da onları bağışlaması için dua et!

Sonra da, hiçbir şey olmamış gibi, işlerinde onlarla istişare et!

Böyle bir buyruktan çıkarılabilecek ibretleri anlatmak için sayfalar kâfi gelmez, dillerin gücü yetmez. Biz sadece konumuz itibarıyla bugünlük bizi ilgilendiren tarafını dikkate sunalım:

Mü’minlerin hayatında istişarenin işte böylesine vazgeçilmez bir yeri vardır.

Eğer kendi hatâsı yüzünden bir yenilgiye yol açmış olmak bile istişareye engel teşkil etmiyorsa, bu hayatta istişarenin ihmalini mazur gösterecek hiç, ama hiçbir sebep yok demektir.

Nihayet, Bakara Sûresinin âyeti, bu işin sırrını açıyor.

Emzirme süresini iki tam yıl olarak bildiren âyet, bir istisna getiriyor ve diyor ki:

“Eğer anne ile baba aralarında istişare ederek karşılıklı rıza ile çocuğu sütten kesmek isterlerse, onlara bir günah yoktur.”

İşte burası, istişarenin başladığı yerdir.

Âl-i İmrân Sûresinin âyeti, toplum hayatının en geniş dairesinde istişareyi emrediyordu. Bu âyet ise, en dar dairede, aile hayatında, aile hayatının de çekirdeğini teşkil eden anne ile baba arasındaki istişareye dikkatlerimizi çekiyor.

Bundan da şu anlaşılıyor ki, terbiyenin tüm alanlarında geçerli olan kural burada da geçerlidir:

İstişare ailede başlar.

Aile hayatında bu ilke uygulanıyorsa, daha geniş dairelerde de uygulanma şansı var demektir.

Eğer aile hayatında uygulanmıyorsa, bu ilkenin toplumda egemen olmasını beklemek beyhudedir.

Bireylerinin birbiriyle istişare ettiği bir aile atmosferinde yetişen insanları düşünün. Yetişkin çağlarında, bu terbiyenin eserini onların her hallerinde görebilirsiniz.

İstibdadın egemen olduğu ailelerde alınan terbiyenin eseri ise, toplum hayatının her aşamasında kendisini bir tür istibdad ile gösterecektir. Böyle insanlar, daha sonra yönlerini doğrultmak için ne kadar içtenlikle çaba gösterseler de, istişare atmosferini ailede teneffüs ederek yetişmiş kimselerin doğallığına kavuşmaları hiç kolay olmaz, belki mümkün de olmaz.

Kur’ân’ın istişare buyruğunu en mükemmel şekliyle hayatına yansıtan, hiç kuşku yok ki, Allah’ın Elçisi idi. O, bir konuyu Ashabıyla istişare ederken fikrini söylediği zaman, ona “Bu Allah’ın vahyi mi, yoksa kişisel görüşün mü?” diye sorarlar, “Kişisel görüşümdür” cevabını verdiği takdirde Ashabı da tam bir özgürlük içinde kendi görüşlerini belirtirlerdi.

Onu izleyen Hulefâ-i Râşidîn dönemi de istişare ilkesinin titizlikle uygulandığı bir dönem oldu. Ne yazık ki, ondan sonrası için aynı şeyi söyleyemiyoruz.

Günümüze gelince…

Onu hiç anlatmaya gerek yok; herşey ortada duruyor.

Yalnız çözüm yolu için söylenecek tek birşey var:

Bu iş ailede başlar.

Hiç yorum yok: