19 Aralık 2006 Salı

Barla Modeli: 5


BİR İMAN DERSİNİ YAŞAYANLAR
Ümit Şimşek

Bulutlar dağılsın, bahar olsun artık,
Duyulsun bir engin seher musikisi.
Yahya Kemal
RİSALE-İ NUR'LAR birer ikişer telif edildikçe onun etrafında toplanan okuyucu halkası, kendisine has heyecan ve coşkusunu da beraberinde vücuda getiriyordu. Bu yüzden, önceleri yazılan eserlerin gönderilmesiyle başlayan postacılık hizmetleri, kısa zamanda iki yönlü bir yazışmaya dönüştü. Eline yeni telif edilmiş bir risale geçen talebe, onu iştiyakla okuduktan sonra, sanki bir dersi hocasına tekrar edercesine, okuduklarıyla ilgili düşünce ve duygularını kaleme alıyor ve Risale-i Nur Müellifine gönderiyordu. İstisnasız hepsinde bir heyecan hakimdi bu mektupların. Yaşanan ve doyulamayan bir haz, karşı konulmaz bir şekilde, gönüllerden kalemlere akıyor ve paylaşılmak istiyordu. Bediüzzaman’ın, “Nurun birinci talebesi” olarak andığı Hulûsi Yahyagil, “Ben artık birşey için yaşadığımı zannediyorum”[1] diyor ve Risale-i Nur’ları okumak yahut yazmak dışında birşeyle geçen dakikaların ömürden sayılmaması dileğinde bulunuyordu.[2] Zekâi de bir mektubunda aynı duyguları dile getirerek “Ben istiyorum ki, bir an evvel bir yere çekileyim de, mesaiden hariç zamanlarımı, o ulvî ve mukaddes hazine-i hakikat hizmetinde sarf edeyim” diyordu.[3] Risale-i Nur’u okurken ve yazarken daldığı hülyalar, Zekâi için dünyadan daha değerliydi:



Cenab-ı Hakkın azîm bir lütfu ki, temin-i maişetim için çalıştığım zamanlar arasında kıymettar risaleleri yazmak için vakit bulabiliyorum. Bu fırsatları kaçırmak istemediğim içindir ki, acele ediyorum.
Muhterem Üstad, bana öyle geliyor ki, manevî saâdete küşâde bulunan ruhum, kıymettar risaleleri okudukça, yazdıkça git gide bir zevk-i manevî, bir saâdet-i ebedî hazırlıklarıyla coşacak. Coşkunluklarımın hayli devam ettiği oluyor. Üstadım, işte o zaman dünya, nazarımda bir hiçten ibaret kalıyor, ebediyete, sonsuza, saâdet âlemlerine katılmak istiyorum. İşte o dakikalar bu dünyayı bana verseler, bu tatlı hülyalarımın bir nebzesini bile vermek istemem. Def olsun gençlik rüyâlarının kâbuslu fırtınaları![4]
Bedre Köyü imamı Sabri Efendi, “Bu risaleleri okudukça ruhum güller gibi açılıyor”[5] diyor ve Nur Risaleleri karşısındaki halini, mücevherlerle dolu bir mahzene dalıp da hangisini alacağını şaşırmış bir fakire benzetiyordu.[6]

Barla Lâhikasının herhangi bir sayfasını açan okuyucu, bu örneklere benzer ifadelerle kendisini karşı karşıya bulur. Bunun dışında, yeni telif edilmiş risalelerle ilgili duygu ve düşünceler de bu mektuplarda büyük yer tutmaktadır. Bunun nedenini anlamak da zor değildir; çünkü başta da temas ettiğimiz gibi, eserler, “cennet gibi bir memlekete” giren bir yolcunun bakış açısını canlandırmaktadır. İnsan, bir kere bu bakış açısına kendisini alıştırdığı zaman, fikri, hayali ve diğer duyguları, yaşanan hayatın bütün güzelliklerini tek tek bulup çıkarmak üzere programlanmış gibi çalışır ve bütün yetenekleri, bir balarısı misali, kâinatın her tarafından ballar toplar—Bediüzzaman’ın İşârâtü’l-İ’câz adlı tefsirindeki tasviri gibi:



Kulaktaki zar, nur-u iman ile ışıklandığı zaman, kâinattan gelen mânevî nidaları işitir. Lisan-ı hal ile yapılan zikirleri, tesbihatları fehmeder. Hattâ o nur-u iman sayesinde rüzgârların terennümatını, bulutların nâralarını, denizlerin dalgalarının nağamatını ve hâkezâ yağmur, kuş ve saire gibi her neviden Rabbânî kelâmları ve ulvî tesbihatı işitir. Sanki kâinat, İlâhî bir musikî dairesidir. Türlü türlü avazlarla, çeşit çeşit terennümatla kalblere hüzünleri ve Rabbânî aşkları intiba ettirmekle kalbleri, ruhları, nuranî âlemlere götürür, pek garip misalî levhaları göstermekle o ruhları ve kalbleri lezzetlere, zevklere gark eder. . . . Gözün nuru, nur-u imanla ışıklanırsa ve kavîleşirse, bütün kâinat gül ve reyhanlarla müzeyyen bir cennet şeklinde görünür. Gözün gözbebeği de, balarısı gibi, bütün kâinat safhalarında menkuş gül ve çiçek gibi delillerinden, burhanlarından alacağı ibret, fikret, ünsiyet gibi usare ve şıralarından
vicdanda o tatlı imanlı balları yapar.[7]

Birinci Dünya Savaşında kaleme aldığı bu satırları, aslında, Bediüzzaman’ın daha sonraki yıllarını, hattâ, ölümüne kadar tüm hayatını işgal edecek bir arayışı dile getiriyordu. Kastamonu’da bulunduğu sırada yazdığı mektuplarda, Bediüzzaman, bu arayışı, “Bir saat tefekkür, bir sene ibadetten hayırlıdır” şeklindeki Peygamber müjdesine erişme çabası olarak anlatır.[8] Bu çabalar, gençlik yıllarından itibaren, Bediüzzaman’a çeşitli eserler verdirmiştir. Ve yine bu çabaların sonucu olarak, Bediüzzaman, nerede ve hangi şartlar altında bulunursa bulunsun, Rabbiyle baş başa kalmak ve Onun eserlerini tefekkür etmek gibi bir âdetin sahibi olmuştur. Barla yıllarında, baharla beraber Çam Dağına çekilerek hiç kimseyi yanına kabul etmeksizin ıssız bir dağ başında aylarca inziva halini yaşadığı gibi, daha sonra Afyon hapsi sırasında ateşli hastalığa ve şiddetli kış şartlarına rağmen, o yine bir hapishane köşesinden hiçbir zaman görülemeyecek manzaraları tasvir eden ve kâinattaki rahmet eserlerini dile getiren eserler telif etmiştir.

İşte, Bediüzzaman Said Nursî, 1926 baharında, Barla’da Nur Risalelerini telif etmeye başladığı zaman, böyle bir imanı ders vermek ve kendi tattığı doyumsuz hazları bütün bir insanlığa da tattırmak niyetindeydi. Gerçekten de, yazılan risaleler, okuyanlar üzerinde, yukarıya aldığımız pasajdaki tanıma uygun etkiler gösteriyordu. Bediüzzaman’ın yakın talebelerinden Hüsrev Altınbaşak’ın şu ifadeleri, okuduklarının kendisine nasıl bir bakış açısı kazandırdığını ve hangi duyguları yaşattığını net bir şekilde anlatıyor:

Aziz Üstadım,
Nazarım nereye ilişse, aklım herhangi bir hali muhakeme etse, muhayyilem neyle meşgul olsa, sâmiam ne duysa, kalbim nereye gitse, dolaştıkları yerlerde ve tesadüf ettikleri şeylerde, beşere bakan pek büyük âsâr-ı rahmeti görüyor. Semavat ve Arş, bütün heybetiyle insanların seyrangâhı, Cennet mesken-i hakikîsi oluyor. Zemin bir hane şekline giriyor. Mele-i âlânın sekeneleri ve zemin yüzüne serpilen yüz binlerce mahlûkat ve nebatat envâının, insanların hacetleri için koşuştuklarını, sineklerden balıklara, zerrelerden yıldızlara kadar küçük büyük her bir masnû, insanların yüzüne vahşetle değil, gülerek baktıklarını görüyor.[9]

Bediüzzaman’ın yazdıklarında, “kitapta durduğu gibi durmayan” birşeylerin olduğu aşikârdı. Besbelli ki, yarım asırlık bir arayış meyvesini vermiş ve Bediüzzaman, “hayata yansıyan bir iman” dersini kâğıda dökmeye muvaffak olmuştu. Yazılanlar, başta Allah’ın varlık ve birliği olmak üzere, inanç meselelerini açık bir şekilde ele alıyor, müphem kalanı açıklıyor, tereddüt duyulanı kanıtlıyor, teorik olanı pratiğe döküyor ve okuyan herkese yaşatıyordu. Bu kadarıyla, Nur Risalelerinin eriştiği başarı, daha önce de temas ettiğimiz gibi, tarihte herhangi bir akaid eserine nasip olmuş bir başarı değildi. Fakat Nur Risalelerinin, bütün bunların ötesinde bir büyük başarısı daha vardı: O, toplumun bütün kesimlerine birden hitap edebiliyordu.

Eğer bir eser, kendisine muhatap olarak yüksek bir entellektüel seviyedeki insanları seçmişse, daha aşağı seviyelerdeki kimseler için ilgi çekici olma ve onlar tarafından anlaşılma ihtimali pek yüksek olmayacak demektir. Buna karşılık, avam kitlelerini muhatap alan yazıların da yüksek seviyelerdeki insanlar tarafından ciddîye alınma şansı az olur. Böylece, bir eser bu iki uçtan birine meylettiği ölçüde, diğerinden kendisini uzaklaştırmak zorunda kalır. Bütün entellektüel tabakaları birden muhatap almak ve aynı satırlarla, aynı ifadelerle, aynı açıklamalarla hepsini birden tatmin etmek ise, imkânsıza en yakın olan şeydir.
[DEVAM EDECEK]

[1] Risale-i Nur Külliyatı, c. 2, s. 1416.
[2] A.g.e., 1419
[3] A.g.e., 1462.
[4] A.g.e., 1435.
[5] A.g.e., 1481.
[6] A.g.e., 1423.
[7] A.g.e., 1184-1185.
[8] A.g.e., 1573, 1579, 1582, 1613, 1624.
[9] A.g.e., 1486.

Hiç yorum yok: