9 Ocak 2007 Salı

Barla Modeli: 8


BEDİÜZZAMAN'IN VÂRİSLERİ
Ümit Şimşek

Mü’min Cennete girinceye kadar hayra doymaz.
Hadis-i şerif

RİSALE-İ NUR'LARIN telifine paralel olarak insanların onun etrafında toplanışında, birbirine zıt iki özellik birden görülür:

Birincisi, bu oluşumun, daha önce de temas ettiğimiz gibi, kendiliğinden denebilecek bir doğallıkla vücut bulmasıdır. Nur Risaleleri telif edilmeye başlar başlamaz, onun etrafında bir topluluk meydana gelmiştir. Fakat bu, bir ilân üzerine, bir çağrıyla, bir plan ve programa göre bir araya gelen insanların topluluğu değildir. Risaleler sessiz sadasız telif edildikçe, gittikçe artan sayıda insanlar onun etrafında kümelenmeye devam etmiştir.

İkinci özellik ise, bu topluluğu bir arada tutan ve ona rengini veren birtakım prensiplerin varlığıdır. Hareket her ne kadar kendiliğinden ortaya çıksa da, bu prensipler, ilk andan itibaren, hareketin geniş kitlelere yayıldıktan sonra da talebeler üzerinde egemen olan prensiplerdir. Belli başlı Nur talebeleri henüz parmakla gösterilecek kadar az sayıda iken bile, Risale-i Nur Müellifinin Barla’dan onlara gönderdiği mektuplar, Risale-i Nur’a talebe olan ve onun hizmetinde bulunan kimselerin taşıdığı özellikleri ve uyması gereken prensipleri net bir şekilde dile getirmekteydi. Aynı tavır, aynı netlikle, Bediüzzaman’ın hayatının son yıllarında verdiği derslerde de hiç değişmeden sergilenmiştir.

Bu gözlemden şöyle bir sonuç çıkarılabilir: Hareket her ne kadar doğal bir şekilde, kendiliğinden ortaya çıkmış ve kitlelere yayılmışsa da, hizmetin ve hareketin niteliği olayların akışına bırakılmamıştır. İnsanlar, bir ışığın çekimine kapılmış gelirken, belki zihinlerinde herhangi bir plan ve program olmadan, bir teslimiyet içinde geliyor ve kendilerini o nurun kucağına atıyorlardı; fakat Müellifin durumu bu şekilde değildi. O, toplumun nabzını elinde tutan bir hekim olarak, teşhisini koymuş ve tedavi yöntemini belirlemişti. Nitekim, Hulûsi Bey ve Sabri Efendinin şahıslarında modelleştirdiği Nur talebesinin daha birinci özelliğinde, Bediüzzaman, çok uzak bir istikbale uzanan kapsamlı bir planın işaretlerini vermektedir.

Birinci özellik, “Bana mensup herşeye malları gibi tesahup ediyorlar [sahip çıkıyorlar]. Bir Söz yazılsa, ken­dileri yazmış ve telif etmiş gibi zevk alıyorlar, Allah’a şükrediyorlar” şeklinde özetlenmiştir. Bu satırlar, nazarı gelecek kuşaklarda olan bir kalemden dökülen satırlardır. Risalelerin yeni telif edilmeye başladığı, Risale-i Nur Külliyatı şeklindeki bir muhteşem eserin henüz tamamlanmadığı bir zamanda, yani, işin başında iken, Bediüzzaman, yakın gelecekte ortaya çıkacak bir eserin ve hizmetin sahipliğinden kendisini çekerek talebelerine yönelmekte ve onlara, “Bu eserlerin ve hizmetin sahipleri siz ve sizin gibilerdir” mesajını vermektedir. Üstelik bu mesaj, “kendi malı gibi sahip çıkmak, kendisi yazmış gibi zevk almak” tarzındaki tanımlarla, oldukça vurgulu bir şekilde ifade edilmiştir.

Bediüzzaman’ın talebelerine yönelik bu kabil telkinlerinde, bir tevazu belirtisinden daha ötede şeyler de vardır ve bizce bu telkinlerin asıl dikkate alınması ve üzerinde uzun uzun durulması gereken yönü de budur. Risale-i Nur Müellifi, bu ve benzeri mektuplarında, talebelerini bir terbiye altına almakta, bir eğitime tâbi tutarak onları ağır ve kapsamlı bir hizmetin sahipliğine hazırlamaktadır. Onun kendi şahsını geriye çeken satırlarında, “Artık bu iş bizden geçti” şeklinde, zahmet ve sorumluluğu kendi üzerinden atan bir anlayış değil, bir gençlik heyecanı içinde hizmetten hizmete koşarken, peşine takılanları da kendisine ayak uyduracak bir seviyeye yükseltme çabası hakimdir. Bu anlayış içinde, Bediüzzaman bazan talebeleriyle beraber Risalelerin önünde diz çöker, bazan onlarla istişare eder, sık sık da onlara iman hizmetinin usullerini ders veren mektuplar gönderir. Nitekim bu mektuplar, Risale-i Nur hizmetinin önemli bir kaynağı olarak, daha sonra “Lâhikalar” ünvanı ile toplanmış ve kitap haline getirilmiştir. İşte, “Vazifem bitmiş midir? Artık ben çekilip de hizmeti bütünüyle size ve emsalinize bırakabilir miyim?” anlamında bir soru yönelterek kendisine danışan Bediüzzaman’a, “Nurun birinci talebesi” Hulûsi Beyin verdiği cevap, istişare konusunda önemli bir ders teşkil edecek niteliktedir ve Bediüzzaman’ın, talebelerini nasıl yetiştirdiği konusunda fikir vermektedir. Hulûsi Bey, bu soru karşısındaki düşüncelerini altı madde halinde delillendirir. “Delillendirme” üzerinde özellikle durmak gerektiği düşüncesindeyiz; çünkü aşağıdaki satırlar soyut olarak bir kanaat belirtmekten çok farklı bir nitelik taşımakta ve gerek istişare âdâbı, gerekse Risale-i Nur hizmetinin esasları açısından önemli bir gösterge teşkil etmektedir:



Vazifenizin bitmediğine dair düşünebildiğim burhanlar:

Evvelâ: Bid’atların çoğaldığı bir zamanda ulemânın sükût etmemeleri lâzım geldi­ğine dair beyan buyurulan hadisteki emir ve zecir.

Saniyen: Peygamberimizin ittibâına mükellef olduğunuzdan, onlar gibi müddet-i haya­tınızca vazifeye devam mecburiyeti olduğu.

Salisen: Madem bu hizmet münhasıran reyinizle değil, istihdam olunuyorsunuz; nasıl Mübelliğ-i Kur’ân, Fahr-i Cihan, Habib-i Yezdân Sallâllahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretleri birgün “Bugün sizin dininizi tamamladım” ferman-ı celîlini tebliğ buyurmakla aynı zamanda vazife-i risaletinin hitâmına remzen işaret eylemişti. Muhterem Üstadın da hizmeti kâfi görülürse, bildirilir kanaatindeyim.

Rabian: Sözler hakkında bugüne kadar sükût edilmesi ve tenkide cür’et edil­me­mesi, ilâ nihâye bu halin devam edeceğine delil olamaz. Hal-i hayatınızda muhtemel hücumlara evvelen ve bizzat zat-ı fâzılaneleri cevap vereceksiniz.

Hamisen: Dünyayı unutmak isteseniz, başka hiçbir sebep olmasa dahi, yalnız bu müba­rek Sözler’le rabıta peydâ eden insanların rica edecekleri izahatı vermek isteye­cek ve cevapsız bırakmayacaksınız.

Sadisen: Allah için sizi sevenlere ve sizden istizahta bulunanlara yazdığınız pek Kıymetli yazılarla meclis-i ilminizde takrir buyurduğunuz mütenevvi ve Sözler’e bile geçmeyen mesâil kat’iyetle gösteriyorlar ki, ihtiyaç da, hizmet de bitmemiştir.[1]

Bu satırlar, gerçekten de bir model teşkil edebilecek niteliklere sahip bir kişiliğin izlerini yansıtan satırlardır. Bir Üstada, yahut dince veya dünyaca büyük bilinen bir kişiye büyük bir hayranlıkla bağlı olan kimselerin buna benzer sorular karşısındaki tavırları, “İsabet buyurdunuz efendim; size karşı fikir beyan etmek bizim haddimize mi düşer?” kabilinden bir cevabın ötesine nadiren geçer. Hulûsi Beyin cevabı ise, üzerinde ciddiyetle çalışılmış, bir savcı duyarlılığıyla kanıt toplayarak geliştirilmiş bir cevaptır. Bu, hocasına karşı büyük bir saygı içinde, ama o derece de fikir özgürlüğünü koruyan bir tavırla konuşan, konuşabilen, hocasına karşı deliller serd edebilen bir talebenin sözleridir. Saygı ve özgürlüğün, hürmet ve hürriyetin bir arada mükemmel bir şekilde gelişeceğini göstermekle kalmayıp, aynı zamanda bu iki unsuru birbirinin şartı haline getiren bu ifadeler, Risale-i Nur hizmetinin temeline de böylece yerleşmiş olmaktadır. Bu düşüncemizi güçlendiren en önemli delil ise, Bediüzzaman’ın bu sözlere verdiği cevaptır:



Vazifemin bitmediğine dair burhanlarınız gayet kuvvetlidirler; lâkin ben gayet kuv­vetsizim. Fakat Cenab-ı Hakka tevekkül edip, o burhanlara serfürû ediyorum.[2]

[DEVAM EDECEK]

[1] A.g.e., 1415.
[2] A.g.e., 1513.

Hiç yorum yok: