28 Şubat 2007 Çarşamba

Barla Modeli: 14


FAZİLET NAŞİRLERİ: 2
Ümit Şimşek

BEDİÜZZAMAN, bundan önceki dört bölümde ayrıntılı bir şekilde ele aldığımız gibi, örnek bir Nur talebesinin üç özelliğini saymıştır. Bunlar, (1) Risale-i Nur’a kendi malı imişçesine sahip çıkmak, (2) bu iman ve Kur’ân hizmetini ideal edinmek, (3) insanların manevî yaralarına derman yetiştirmek şeklinde özetlenebilir ki, “cesetleri muhtelif, ruhları bir” şeklindeki tanımlar ve buna benzer ifadeler, bu üç esastaki birliği dile getirmektedir. Onun ötesinde, Bediüzzaman’ın, insanları tornaya sokarak tek bir kişiliğe kavuşturmak, her zaman her hadise karşısında tıpatıp aynı tepkileri veren robotlar haline getirmek gibi bir niyeti olmamıştır. O zaten hayatı boyunca bu tür çabalara karşı mücadele vermişti. Bediüzzaman, insanlardan herbir ferdin, başka canlılardaki bir tür kadar zenginlik gösterebileceği düşüncesindedir; insandaki bu potansiyeli harekete geçirmek ise, onların önünü açarak bir fazilet yarışında alabildiğine serbestlik sağlamakla mümkün olabilir:


Fakat nev-i beşerin fıtratı ve sırr-ı hikmeti, müsavat-ı mutlaka kanununa zıttır. Çünkü Fâtır-ı Hakîm, kemâl-i kudret ve hikmetini göstermek için, az birşeyden çok mahsulât aldırır ve bir sayfada çok kitapları yazdırır ve birşeyle çok vazifeleri yaptırdığı gibi, beşer nev'i ile de binler nev'in vazifelerini gör­dü­rür. İşte o sırr-ı azîmdendir ki, Cenâb-ı Hak, insan nev'ini, binler nevileri süm­bül verecek ve hayvânâtın sair binler nevileri kadar tabakat gösterecek bir fıtratta yaratmıştır. Sair hayvânat gibi kuvâlarına, lâtifelerine, duygularına had konul­mamış; serbest bırakıp hadsiz makamatta gezecek istidat verdiğinden, bir nevi iken binler nevi hükmüne geçtiği içindir ki, arzın halifesi ve kâinatın neti­ce­si ve zîhayatın sultanı hükmüne
geçmiştir.

İşte, nev-i insanın tenevvüünün en mühim mayası ve zembereği, müsabaka ile, hakikî imanlı fazilettir. Fazileti kaldırmak, mahiyet-i beşeriyenin tebdiliyle, aklın söndürülmesiyle, kalbin öldürülmesiyle, ruhun mahvedilmesiyle olabilir.[1]


Bir gaye için bir araya gelen topluluklar, aralarındaki birliğin korunması ve geliştirilmesi için pek çok yollar takip etmişlerdir. Bunlardan kimi, ortak bir düşmana karşı birlik halindedir; kimi bir liderin kayıtsız şartsız izlenmesini esas alır; kimi son derece katı kurallar uygulamak suretiyle mensupları arasında birlik sağlamayı amaçlar. Bütün bunlar arasında en içten, en sağlıklı ve en etkili yolun ise, her bireye, genel amaçlar istikametinde alabildiğine gelişme imkânı tanıyan bir yöntem olduğunda şüphe yoktur. Bu takdirde, bireylerin farklı yetenekleri birbiri üzerine eklenerek ortaya pek büyük bir potansiyel çıkarır. İşte burası, fazilet adını verdiğimiz kavramın devreye girdiği noktadır.

Kur’ân, ölümsüz yasalarıyla hayatımızı bir düzene koyar; ancak hedef olarak, bu yasalardan daha ötelerini gösterir. Nitekim bireyler arasındaki hakları belirttikten ve bu hakların nasıl kullanılacağını anlattıktan sonra, “Aranızda fazileti ihmal etmeyin”[2] emriyle önümüze bir müsabaka alanı açmış ve bu konudaki teşviklerini yüzlerce âyetiyle çeşitli şekillerde tekrarlamıştır. Bir mü’min, özellikle Kur’ân’ın hizmetinde aktif bir rol alan bir mü’min, bir fazilet yarışının mutlaka bir yerlerindedir; onu diğer mü’minlerden farklı kılan bazı özellikleri vardır. Eğer tenkit gözüyle bakarsanız, o kişinin ideal bir mü’mine göre eksik taraflarını içeren uzun bir liste çıkarabilirsiniz ki, bugünün insanı olarak bizim alışkanlıklarımız genellikle bu yöndedir. Fakat aynı kişiye Bediüzzaman’ın bulunduğu yerden baktığınızda, faziletlerinden oluşan bir liste ortaya çıkarırsınız. Bu listeyi çıkarmak için uzun uzadıya çaba harcamaya da gerek kalmaz; çünkü, ayrı bir insan bireyi olarak yaratıldığı için, onu diğerlerinden ayırt eden birtakım özelliklerinin varlığında şüphe yoktur. Gerekli olan, sadece, fazilete odaklanmış bir bakış açısıdır, o kadar.

Risale-i Nur Müellifinin yukarıya aldığımız satırlarında, böyle bir odaklama bütün açıklığıyla görülmektedir. Onun talebelerinden beklediği de bundan başkası değildir. “Sakın birbirinize karşı tenkit kapısını açmayınız,” der Barla mektuplarından birinde. “Ben nasıl sizin meziyetinizle iftihar ediyorum, o meziyetlerden ben mahrum kaldıkça, sizde bulunduğundan memnun oluyorum, kendimindir telâkki ediyorum. Siz de Üstadınızın nazarıyla birbirinize bakmalısınız. Âdetâ, herbiriniz ötekinin faziletlerine naşir olunuz.”[3] Bediüzzaman, bilâhare telif ettiği İhlâs Risalesinde, bu hususu “kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmek”[4] şeklinde, bir hizmet prensibi olarak formülleştirecektir.

Üstadlarından gelecek her satırın yolunu dört gözle bekleyen insanlarda, bu satırlar da etkisini göstermekte gecikmiyordu. Onlarınki zaten iman gözüyle kâinata bakmaya ve varlık âleminde güzellik namına ne varsa bulup çıkarmaya programlanmış bakışlardı. Aynı bakışlar birbirlerine çevrildiğinde, onlar da Üstadlarının kendilerinde gördüklerini görmekte zorlanmadılar. Bediüzzaman’ın bir Nur talebesi modeli olarak gösterdiği ve “büyük bir âlim” vasfıyla andığı Sabri Efendi, kendisiyle beraber model olarak gösterilen diğer Nur talebesi Hulûsi Beye baktığında, zekî ve âlimâne sualleriyle birçok risalenin telifine vesile olan bir zat görüyor ve bu konudaki duygularını da nezaketin, hürmetin, ve nicedir özlemini çektiğimiz bir Osmanlı beyefendisine yaraşır kibarlığın timsali olan şu satırlarıyla dile getiriyordu:


Kur'ân-ı Azîmüşşânın, ne derecelerde zengin bir hazine-i rahmet-i İlâhiye bulunduğu vâreste-i arz olup, o hazine-i kudsiyenin muhtevi bulunduğu envâ-ı türlü elmas ve pırlantaları çıkartmak ve bilvesile bizim gibi muhtaç olanlara da verdirmek hususunda, Nurlar Külliyatının ekserisinde tam bir muharriklik vazifesini deruhte eden Üstad-ı Sâni Hulûsi Beyefendimi, teşbih ve tabiri caiz­se, saatçilerde bulunan yıldızvâri sekiz-on ağızlı saat anahtarlarına benzeti­yorum ki, o müteaddit ağızlı anahtar, âlemde mevcut her saati tahrik eder, işletir. Mümâileyh beyefendim de, aynen o halde olup, emsâli görülmemiş ve duyulmamış birçok mesâil-i mühimme-i hakikiyeyi Hazret-i Kur'ân ve dellâl-ı Kur'ân'dan istiyor.[5]

Bediüzzaman’ın öz kardeşi Abdülmecid Efendi ise, “Azizin azizi, Hazret-i Seydanın muhterem tilmizi,” sözleriyle hitap ediyordu Nurun Birinci Talebesine. “Sizden gelen mektuplar saf, temiz, nurlu bir fikirden çıktığından, okuyanlara ışık veriyor.”[6]

Sabri Efendinin ifadelerini cevaplandırırken, Hulûsi Bey de ondaki tevazu sıfatını gözden kaçırmıyordu:


Bana liyâkatimin çok fevkinde hüsn-ü zan eden ve teveccüh gösteren aziz ve muhterem ve mütevazi Sabri kardeş, bil ki çok günahkâr, çok âciz, fakir, müf­lis, ümmet-i Muhammed'den (a.s.m.) bir abdim. Dualarınıza çok muh­tacım.[7]
Sabri Efendinin özelliği, diğer Nur talebeleri tarafından da teşhis edilen ve onun “mütevazi Sabri” olarak anılmasına yol açan bir vasıftı. Ahmed Hüsrev de (Altınbaşak) onu böylece anıyor, diğer Nur talebelerinden söz ederken de, Üstadının yaptığı gibi, onların belirgin faziletlerini birer sıfat olarak adlarının yanına ekliyordu:


Her hususta sitayişe lâyık Hulûsi, ona refik olacak bir kabiliyette bulunan mütevazi Sabri, hizmet ve gayretleriyle sadıkane çalışan Süleyman ve Bekir Ağa.[8]

Hulûsi Bey ise, Ahmed Hüsrev’in faziletleri arasında “Kur’ân hizmetini dünyevî ve maddî menfaate sarahaten tercih edişini” açıkça görmekte ve “Cenab-ı Hak böyle Hüsrev’lerin adedini çoğaltsın ve daim arttırsın”[9] niyazında bulunmaktaydı.

Böylece, Barla dağlarında ve bağlarında telif edilen risalelerle beraber, Anadolu’nun ücra köylerine, faziletler de yayılıyordu. Başlangıçta hepsi hepsi bir avuç insandı bu risaleleri yazan ve yayanların. Fakat birkaç yıl gibi kısa bir zaman içinde, üstelik dönemin akla gelebilecek bütün imkânsızlıklarıyla kısıtlanmış bir şekilde, Nur Risaleleri, bir okul halinde vatanın her tarafında kendisine özgü şubelerini ve sınıflarını açtı. Dostun da, düşmanın da Nur talebelerine ilk bakışta gördüğü bir özellik vardı: Bu insanlar birbirlerine sağlam bir binanın taşları gibi bağlanmışlardı. Bu, maddî güçlerin alt edemediği bir dayanışmaydı. “Tesanüt” dedi Bediüzzaman bu dayanışmaya ve bunu Nur talebelerinin en belirgin özellikleri arasında saydı. Bu arada, tesanüdün bir de tanımını yaptı ki, bizce, bu vasfın ruhu da, canı da, gücü de, karşı konulmazlığı da buradan geliyordu.

“Birbirinin faziletleriyle iftihar edecek bir tesanüt”[10] dedi Bediüzzaman, talebelerine hedef gösterirken.

Ondan sonra insanlar o gözle birbirlerine bakmaya başladılar.

Ve övünecek o kadar çok şey buldular ki!

[DEVAM EDECEK]

[1] A.g.e., 674.
[2] Kur’ân, 2:.......
[3] Risale-i Nur Külliyatı, s. 1459.
[4] A.g.e., 669.
[5] A.g.e., 1440.
[6] A.g.e., 1488-9.
[7] A.g.e., 1430.
[8] A.g.e., 1494.
[9] A.g.e., 1441.
[10] A.g.e., 1458.
Previous Post
Next Post

About Author

0 yorum: