12 Mart 2007 Pazartesi

Ayetler ve İbretler / 93


KOMŞU KIT'ALAR
Ümit Şimşek

[Bu programın Dost TV'deki yayın saati, hafta içi 9:40 olarak değişmiştir. Dost FM'deki yayın saati ise yine 7:50 olarak devam etmektedir]


Yeryüzünde birbirine komşu kıt’alar, bir de üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır ki, onların hepsi bir suyla sulanır; fakat Biz onlara birbirinden farklı tatlar veririz. Aklını kullanan bir topluluk için bunda âyetler vardır.
Ra’d Sûresi, 13:4
ETRAFIMIZDAKİ âlemi dikkatli gözlerle incelemeye bizi çağıran bu âyet, aynı zamanda, son derece önemli bir tefekkür yöntemini de ders veriyor.

Bunu yaparken, bir de, bugünün anlayışına ayrıca hitap ederek, zamanımızın buluşlarına ince işaretlerle gönderme yapıyor.

“Yeryüzünde birbirine komşu kıt’alar” şeklindeki ifadeden, her zamanın kendisine göre alacağı bir ders vardır. Bu zamanın alacağı derse gelince:

Bu tarif, yirminci yüzyılın ikinci yarısında, uzun ve hararetli tartışmalardan, ölçüm ve gözlemlerden sonra ancak kabul gören bir yeryüzü modelini tasvir ediyor. Kıt’asal kayma ve levha tektoniği teorilerinin ortaya koyduğu bu modele göre yeryüzünü tarif etmek gerekirse, bu konuda söylenebilecek en özlü söz, “komşu kıt’alar” olacaktır.

Komşu kıt’alar düşüncesi, ilk olarak, 1915 yılında, Alman bilim adamı Alfred Wegener tarafından ortaya atılmıştı. Wegener, yeryüzündeki bütün kara parçalarının çok önceleri tek bir kıt’adan ibaret olduğunu, sonra bu kıt’aların kayarak birbirinden uzaklaştığını düşünüyordu. Fakat bilim dünyasının bu düşünceyi sindirmesi hiç de kolay olmadı. Wegener yoğun bir muhalefetle karşılaştı, hattâ alaylara muhatap oldu.

Nihayet, yarım asır kadar sonra, bilim dünyası da kayan kıt’alar düşüncesine geldi. Bu arada yapılan gözlemler ve incelemeler, okyanus zeminlerini de kapsayacak bir şekilde gelişti. Ve 1960’lı yılların başlarında şekillenen levha tektoniği teorisi ile, yeryüzünün bütün kıt’alarını birbirine komşu levhalar üzerinde tasvir eden bir anlayışa gelindi. Avrasya Levhası, Avustralya-Hindistan Levhası, Pasifik Levhası gibi isimlerle adlandırılan bu levhalar, sadece karaları değil, dünyanın denizlerini de içine alıyor ve tümüyle birbirine komşu bir şekilde, yeryüzünün manto tabakasını örten litosfer üzerine yerleşmiş bulunuyordu. Modern cihaz ve sistemlerle yapılan gözlemler, bu levhaların yılda 1-10 cm hızlar arasında hareket halinde bulunduğunu doğruluyordu. Deprem, yanardağ, dağların yaratılışı gibi birçok jeolojik hadise de yine bu teoriler ışığında açıklanabiliyordu.

“Komşu kıt’alar” deyimini bu bilgilerin ışığında açıklamak istediğimizde,

(1) geçmişte bütün kıt’aların bir arada bulunuşu,

(2) halen de bütün kıt’aların birbirine komşu levhalar üzerinde oluşu

yönlerinden, bu tabirin iki hakikati birden ifade ettiğini görüyoruz.

Fakat bu, meselenin teknik yönüdür. Kur’ân ise bizim nazarlarımızı bundan daha ötesine, hadisenin hikmetlerine yönlendirmektedir.

Âyet, herşeyden önce, bizi, üzerinde yaşadığımız gezegenin kıt’alarına ibret gözüyle bakmaya çağırıyor:

Ayağımızın altında sakin sakin duran bu toprak parçalarını bu halde düzenlemek kolay bir iş midir?

Bir elmayı kabukla kaplar gibi, yeryüzünün çevresine, kızgın kayaların üzerine bu incecik yerkabuğunu komşu levhalar halinde seren kimdir?

Karnında binlerce derece sıcaklığında madenler kaynayan bu gezegeni o size boyun eğdirmeseydi, size yeryüzünde adım atacak bir karışlık yeri kim bağışlayabilirdi?

Aynı şeyden yapılan ve beraber yaratılan bu komşu kıt’alar üzerinde dağları, ovaları, ormanları, gölleri, çölleri, buzulları vücuda getiren, herbir kıt’ayı ayrı bir âlem halinde düzenleyen, hepsinde birbirinden bu kadar farklı güzellikleri sergileyen Rabbinizin kudret ve rahmet eserlerine bakın!

Bakın! Yere bakın, kıt’alara bakın, yaşadığınız dünyaya bakın! Ama ibret alacak gözlerle bakın!

Baktığınız yerlerde hem akıllara durgunluk veren bir zenginlik ve çeşitlilik, hem de bütün bunların arkasında herşeyi kuşatan bir birlik göreceksiniz. Çölün de, buzulun da, ovanın da, dağın da üzerinde aynı kudretin, aynı sanatın, aynı rahmetin izi var.

Bunlar gibi daha nice anlamları, bir mü’minin ferasetli bakışı, yerin yüzünde okuyabilir. Bunun için gerekli olan şey, zamanımızın herşeyi abesiyet ve tesadüf çukuruna batıran anlayışsızlığından kurtulup, Kur’ân’ın ışığında, Kur’ân’ın öğrettiği şekilde etrafımıza bakabilmektir.

Âyetin devamı, yeryüzünün komşu kıt’alarından alınabilecek daha başka dersleri ve tefekkür yöntemlerini de içeriyor ki, bunlara da bir sonraki yazıda temas edilecektir.

Hiç yorum yok: