12 Nisan 2007 Perşembe

Barla Modeli: 19


SİYASETTEN KAÇIŞ
Ümit Şimşek

Bak yukarı, aşağ’larda hiçbir güneş parlamaz.
Ömer Seyfettin


RİSALE-İ NUR'A talebe olan insanlar, telifatın başladığı ilk günden itibaren, kendilerini bir topluluğun ve bir hareketin içinde buldular. Görünüşe bakılırsa, bu, şartların zorladığı bir hareketti. Çünkü yazılan eserlerin basılıp yayılmasına ve elde edilip okunmasına elverişli ne imkân vardı, ne de serbest bir zemin. Bu eserleri okumak arzusunda olan ve yenilerini sabırsızlıkla bekleyen insanlar vardı ve bunların, gerek eserleri elde etmek, gerekse başkalarına ulaştırmak için, günün şartlarını zorlayarak ve kendilerini de tehlikeye atarak birşeyler yapmaları gerekiyordu. Böylece, son derece doğal bir biçimde bir akım vücut bulmuş oldu. Fakat bu akımın dayandığı temel prensipler, olayların akışına bırakılmamıştı. Başından itibaren, bu harekete rengini veren birtakım prensipler vardı ve bunlar, Risale-i Nur Müellifi tarafından net bir şekilde dile getirilerek Nur talebelerinin çabaları bu yönde yoğunlaştırılıyordu.

Herşeyden önce, Risale-i Nur cereyanı, bir kitap hareketiydi ve, çeşitli halk tabakaları arasında yayılsa da, bir ilim zeminine oturuyordu. Zaten onun ayırıcı özelliği de ilmi halka götürmesindeki başarısındaydı. Müellifin “iman ilimleri” olarak adlandırdığı bu bahisler, eserlerin yazıldığı günden itibaren zamanımıza kadar geniş bir talebe kitlesi tarafından tekrar tekrar okunmakta ve bir ders ciddiyetiyle çalışılmaktadır.

Katıksız bir ilmî faaliyetten beklenecek şekilde, bu akımın da ödülü de, elde edilen bilgi ve anlayışın tâ kendisidir. İnsanlar bu eserleri okurlar ve birşeyler öğrenirler. Öğrendikleriyle yeni bilgilerin peşine düşerler. Yine okurlar, yine öğrenirler ve yeni sorular sorarlar. Daha önce okudukları bahislere, yeni bilgileriyle tekrar dönerler ve bu defa daha başka şeyler keşfederler. Yeni keşifler yeni soruları doğurur, yeni sorular yeni bilgilerin yolunu açar. Yeni bilgilerin heyecanı, bunları başkalarına ulaştırma iştiyakına dönüşür. Böylece, Risale-i Nur hareketi, okumak ve okutmaktan, bir imanı yaşamak ve yaşatmaktan ibaret bir akım olarak karşımıza çıkar.

Akımın niteliği ilim, konusu iman olunca, bir kısım konular ve faaliyetler kendiliğinden bu çerçevenin dışında kalmaktadır ki, bunların başında siyaset gelir. Bediüzzaman, işin başında iken bu sınırı kalın hatlarla çizmiş ve Barla mektuplarında, “Şu zamanda en mühim vazife, imana hizmettir. İman saâdet-i ebediyenin anahtarıdır”[1] sözleriyle hem talebelerinin görevini net bir şekilde ifade etmiş, hem de bu görevin önem ve yüceliğini vurgulamıştır. Yine Barla mektuplarından birinde, “Bu havalide umumca tebeyyün etmiş ki, siyaset cereyanlarıyla alâkadar değilim; yalnız hakaik-i diniyeyle meşgulüz”[2] şeklindeki sözleri, bu prensibin yıllarca büyük bir titizlikle korunmuş olduğunu göstermektedir. Gerçekte, Risale-i Nur Müellifi, iman konularında o derece yoğunlaşmıştır ki, dikkatini başka bir tarafa çekecek her türlü meşgaleyi, bu arada gazete okumak veya herhangi bir siyasal gelişmeden haberdar olmak gibi herkesin günlük işleri arasındaki bir faaliyeti bile seneler boyunca hayatına sokmadığını, Barla halkını tanık göstererek ifade etmektedir:


On üç seneden beri bir gazeteyi okumadığımı ve dinlemediğimi, sekiz sene oturduğum Barla halkıyla işhad ediyorum. On üç sene, bu zamanda siyasetin li­sa­nı olan gazeteyi dinlemeyen, işitmeyen, istemeyen bir adamın siyasetle alâkası olmadığı ve sekiz aydan beri merkez-i vilâyette bütün buradaki benimle temas edenlerin şehadetleriyle, siyasete taallûk eden hiçbir meseleye temas etmediğimi gösterebilirim.[3]

Bugünün insanları, bu satırlarla dile getirilen halet-i ruhiyeyi anlamakta, hiç kuşkusuz, zorlanacaklardır. Günün her saatinde sürekli haber bombardımanı altında bulunan ve birbiriyle yarış halindeki televizyon istasyonlarının sürekli şoklarıyla her birkaç saniyede bir uyarılmaya alışmış olan bir kimse, dağ nahiyesindeki bir insanın yıllar boyunca çiçeklerle, bağlarla, dağlarla ve yıldızlarla baş başa, sessizlik içinde yaşayışını kolay kolay takdir edemeyebilir. Nihayet Bediüzzaman da, Barla yıllarından önceki hayatını savaş meydanlarında, siyasî mahfillerde, ilim meclislerinde, esaret kamplarında, son derece maceralı bir şekilde geçirmiş ve bu arada Millî Mücadele yıllarını, Birinci Dünya Savaşını ve Osmanlının çöküşünü bilfiil yaşamıştır. Böyle bir insanın Barla’da dünyaya ait herşeyden elini eteğini çekerek iman hakikatlerine yönelmesini aklına sığıştırmak isteyenler, manzarayı onun bakış açısından incelemeli ve bu arada birkaç noktayı dikkate almalıdırlar.

Birincisi: Bediüzzaman’ın ders verdiği iman ilimlerinin, Âlemlerin Rabbini tanıma ve Onun muhabbetine erişme gibi amaçları vardır. “Âlemler” tanımı içine, Dünyayı bırakın, kaç tane galaksi girdiği konusunda, bilimin verebildiği kesin bir rakam yoktur; tahminler ise “yüz milyarlar” seviyesinde cereyan etmektedir. Bu galaksilerin herbiri içinde de yüz milyarlarca yıldızın bulunduğunu dikkate alırsak, bütün bir âlem içinde bizim galaksimiz Samanyolunu, Samanyolunun yıldızları içinde bizim Güneşimizi bulmanın ne kadar güç, hattâ imkânsız bir iş olacağını kolayca takdir edebiliriz. İşte bütün kavgalar, göklerde bir toz zerresi bile etmeyen bir yıldızın peşine takılmış küçük bir gezegenin 5 milyar senelik ömrü içindeki birkaç saniyeye sıkışmış ülkeler ve o ülkelerin insanları arasında cereyan etmektedir. Ne yazık ki, biz, bugün, Barla’nın dağlarından gökleri seyreden bir büyük insanın gördüklerini, gözlerimizi alan şehir ışıkları ve hayatımızı dolduran televizyon saçmalıkları arasından görebilme şansını büyük ölçüde yitirmiş bulunuyoruz. Onun için, bizim bulunduğumuz yerden Bediüzzaman’ın hali, onun bulunduğu yerden de bizim halimiz, birbirimize delilik olarak görünüyor!

İkincisi: Maddî ölçekte Dünyanın ve onun üzerinde yaşayanların yeri ne kadar önemsizse, manevî yönden ele alındığı zaman da, insanlığın, hattâ tek bir insanın değeri, evrenin geri kalan kısmına göre o derece yükselmiş olarak görülür. Bu, gerek insanın üzerinde taşıdığı İlâhî sanatlar yönünden, gerekse iman ile Yer ve Gökler Rabbine bağlanması ve Ona bizzat muhatap olması itibarıyla geçerli olan bir durumdur. Onun için, insanların mutluluğuna, özellikle ebedî hayatlarındaki mutluluğa yönelik herhangi bir faaliyeti, yani herhangi bir çaptaki bir iman hizmetini, mânâ itibarıyla kâinattaki her gelip geçici şeyden üstün tutan bir kimse, bu işi hiç de abartmış sayılmaz.

Üçüncüsü: İman konuları gibi son derece evrensel ve herkes tarafından rahatça sahiplik iddia edilebilecek bir meselenin üzerine herhangi bir anlayışın, topluluğun, kuruluşun, başkaca bir amacın, ve bilhassa siyasetin gölgesi hiçbir surette düşmemelidir. Bir iman dersinden eğer herkes eşit şekilde yararlanma imkânına sahip olmazsa, o dersin saflığından kuşkulanmak için yeteri kadar neden ortaya çıkmış demektir. Bir siyasal akımın gölgesi altındaki bir faaliyette ise bu kuşkuları haklı çıkaracak başka bir neden aramaya hiç gerek yoktur.

Risale-i Nur Müellifi, daha Barla’da insanlar onun etrafında kümelenmeye başlarken gerek fiiliyle, gerekse sözlü ve yazılı uyarılarıyla bu iman hizmetinin siyaset dışında kalmasına en yüksek seviyede özen gösterdiği gibi, daha sonraki yıllarında da bu uyarılarını sık sık tekrarlamıştır. Özellikle siyasal faaliyetlerin nispeten serbestlik kazandığı zamanlarda, Bediüzzaman’ın mektuplarında şunlara benzer uyarılara daha sık rastlanmaktadır:

Hakaik-i imaniye ve hizmet-i nuriye-i kudsiye, kâinatta hiçbirşeye âlet ola­maz. Rıza-yı İlâhîden başka bir gayesi olamaz.[4]

Bu zamanda ehl-i iman öyle bir hakikate muhtaçtırlar ki, kâinatta hiçbirşeye âlet ve tâbi ve basamak olamaz; ve hiçbir garaz ve maksat onu kirletemez; ve hiçbir şüphe ve felsefe onu mağlûp edemez bir tarzda iman hakikatlerini ders versin. Umum ehl-i imanın bin seneden beri teraküm etmiş dalâletlerin [birikmiş sapıklıkların] hücu­muna karşı imanları muhafaza edilsin. İşte bu nokta içindir ki, dahilî ve haricî yardımcılara ve ehemmiyetli kuvvetlerine, Risale-i Nur ehemmiyet vermiyor, on­ları arayıp tâbi olmuyor—tâ avâm-ı ehl-i imanın nazarında, hayat-ı dünye­vi­ye­nin bazı gayelerine basamak olmasın; ve doğrudan doğruya hayat-ı bâ­ki­ye­den başka hiçbir şeye âlet olmadığından, fevkalâde kuvveti ve hakikatı, hücum eden şüpheleri ve tereddütleri izale eylesin.[5]

İman dersi için gelenlere tarafgirlik nazarıyla bakılmaz. Dost-düşman, derste fark etmez. Halbuki siyaset tarafgirliği, bu mânâyı zedeler, ihlâs kırılır.[6]


Gerçi zaman içinde, Risale-i Nur hareketi geniş kitlelere yayıldıkça, kitleler üzerinde etkili olan siyasal cereyanlar bu hareketi de nüfuz alanı altına almak için çaba göstermişler ve bunun sonucu olarak çeşitli anlayışlar, Risale-i Nur tabanlı hareketler içinde kendisine mevziî de olsa zaman zaman yer bulmuştur. Bu da bir ölçüde doğal karşılanabilecek bir gelişme olsa gerektir. Çünkü yayılmak, taraftar toplamak ve sayıca üstünlük kazanmak, siyasal hareketlerin doğasında olan bir eğilimdir. Buna karşılık, Risale-i Nur’un doğasında da bir “ihlâs” kavramı vardır ki, eti kemikten, kemiği etten ayırmak, canlı bir vücut için ne demek ise, Risale-i Nur’un hizmetini de bu kavramdan ayrı düşünmek, benzer bir anlam taşır.


[1] 102. Risale-i Nur Külliyatı, s. 1544.
[2] 103. A.g.e., 1489.
[3] 104. A.g.e., 1558.
[4] 105. A.g.e., 1691.
[5] 106. A.g.e., 1707.
[6] 107. A.g.e., 1822.

Hiç yorum yok: