20 Nisan 2007 Cuma

Barla Modeli: 20

İHLÂS-TESANÜT-MUHABBET
Ümit Şimşek


Ey tâlib-i Hak
Nedir bu sen ben
Bu akl ü bu dil
Bu cân ü bu ten
Lâmekânî Hüseyin


BARLA'DAKİ ikametinin sonlarına doğru ihlâs üzerine bir risale telif eden ve bu risalenin Nur talebeleri tarafından her on beş günde bir okunmasını tavsiye eden Bediüzzaman, mektuplarında da hemen hemen her vesile ile ihlâs üzerinde durmuş ve bunu, iman derslerinin hayatî bir parçası haline getirmiştir. Risale-i Nur Müellifinin talebelerine verdiği iman dersinde, “birşeyi sadece Allah için yapmak, onun sonucuna hiçbir surette karışmamak, Allah’ın rızasından başka maddî veya manevî, dünyevî veya uhrevî hiçbir karşılık beklemeksizin Kur’ân ve iman hizmetinde bulunmak” şeklinde bir prensip egemendir.

Eğer Allah’ın rızasından başka herhangi bir amaç, bir hizmetin yerine getirilmesine neden olursa, bu “illet” tanımına girer ki, o hizmetin manevî niteliğini bütünüyle kaybetmesine yol açar. Sonunda insan, bir işi kimin rızası için yaptıysa ücretini de ondan istemek gibi bir sonuçla karşı karşıya kalır ki, bu da manevî bir iflâstan başka birşey değildir.

Bunun daha aşağısında, “müreccih” olarak tanımlanabilecek nedenler vardır ki, bunlar çeşitli seçenekler arasında alkışın, şöhretin, yahut başkaca bir maddî veya manevî menfaatin söz konusu olduğu tarafa doğru insanın tercihini yönelten unsurlardır. Böyle bir unsur, bir hizmeti belki bütünüyle iptal etmez, ama ihlâsı da pek sağlam bırakmaz.

Bunun da ötesinde belki bir teşvik söz konusu olabilir ve bu da pek çoğumuzun gözünde mâsum birşeydir ve riya ile, gösterişle ilgisi yoktur. Ancak, Bediüzzaman’ın ihlâs tanımında, Allah’ın rızasından başka herhangi bir müşevvik, yani bir teşvik edici unsur, ne kadar mâsum da olsa, en azından hizmetin saflığını bozmaya aday birşey demektir:


Rıza-yı İlâhî kâfidir. Eğer O yar ise, herşey yardır. Eğer O yar değilse, bütün dün­ya alkışlasa beş para değmez. İnsanların takdiri, istihsanı, eğer böyle amel-i uhrevîde [âhirete ait işlerde] illet ise, o ameli iptal eder. Eğer müreccih ise, o ameldeki ihlâsı kı­rar. Eğer müşevvik ise saffetini izale eder. Eğer sırf alâmet-i makbuliyet ola­rak, istemeyerek, Cenab-ı Hak ihsan etse, o amelin ve ilmin insanlarda hüsn-ü tesiri namına kabul etmek güzeldir ki, “Bana arkamdan hayırla yad edilmeyi nasip et” [Kur’ân, 26:84] buna işarettir.[1]
İnsanlardan gelecek bir alkış, bir takdir gibi bir teşvik unsurunu bile hizmetin saflığını bozacak kadar yüksek bir bakış açısının ardında yatan şeyin bir iman gücü ve saflığı olduğunda kuşku yoktur. Herşeyi her haliyle Rabbinin tasarrufunda bilen, ama bunu sadece bilmekle kalmayıp hayatında bilfiil hisseden ve yaşayan insanlar, elbette ki yaz güneşinin altında mum aramaya ihtiyaç duymazlar. Ancak herkesin bildiği, yahut bildiğini sandığı birşeyi yaşamak, göründüğü kadar kolay değildir; çünkü günlük hayatımızda hiçbir şey bu inancı güçlendirecek şekilde düzenlenmemiştir. Tam tersine, belki de tarihin hiçbir döneminde görülmedik bir şekilde dikkatler maddeye ve dünya hayatına yönelmiş, insanların neredeyse geçim derdinden başka bir derdi kalmamış, maddî refah herkesin ortak amacı haline gelmiş, herkes herşeyi sebeplerden bekler olmuş, bu sebepleri delerek arkasına nüfuz edecek bir bakış açısını kazanmak için çok ciddî ve sürekli çabalara ihtiyaç doğmuştur.

Risale-i Nur’un iman dersleri, talebelerini işte böyle bir bakış açısıyla muhatap ediyor, ancak bu bakış açısını diri tutmak için, iman derslerini de günlük hayatın bir parçası haline getiriyordu. Bu dersler, bir bakıma, kaslarımızın ısınmasına, nefesimizin açılmasına yarayan egzersizler gibiydi. Okuyanlar, günlük hayatın ve dünya meşgalelerinin perdelediği bir rububiyeti bütün ihtişam ve sıcaklığıyla hissetmek ve o rububiyetin icraatını ve eserlerini herşeyde birden gözleyebilmek için, manevî duyu ve yeteneklerini iman derslerinin temrinleriyle sürekli olarak ısıtmak, açmak, geliştirmek ihtiyacını, bir iştiyak derecesinde duyuyorlardı. Bu temrinlerle insan bir kere kendisini Yer ve Gökler Rabbinin huzurunda hissetmeyegörsün, o zaman, dünya ve içindekiler gözünden bir anda siliniyor, hattâ insan kendisini de unutuyor, dünyası yalnızca imandan ve iman ilimlerinden ibaret hale geliyor ve Hulûsi Bey gibi, “Ben din kardeşlerime bu nurlu hakikatleri ulaştırayım da, Allahü Zülcelâl tanrılığının şanına nasıl yaraşırsa bana öyle muamele eylesin” diyecek hale geliyordu. İşte, şan ve şöhretin, alkışın, övgünün, teveccühün bir damlası bile, böyle kimselere, böyle anlarda, böyle bir imanın saflığına zarar verecek bir necaset olarak tiksinti verebiliyordu.

İman dersleri bir yandan Allah’ın rızasına hiçbir şeyi ortak etmemeyi insanlara öğretirken, bir yandan da o imanın insanlar üzerindeki eserlerini ortaya çıkarıyordu. Bu dersin talebeleri şan, şöhret, alkış ve çıkardan kaçıyorlardı; fakat bu anlayış, onları birbirlerinin faziletlerini yaymaktan da alıkoymuyordu. Alkıştan kaçmak ve alkışlamak birbirine ters davranışlar gibi görünse de, “fazilet” sözcüğü, sanırız, aradaki farkı ortaya çıkarmaya yetecektir. Bu, insanların birbirlerine övgü yağdırmasından çok ötede, aynı kaynaktan feyiz alan kimselerin, bütün faziletlerin kaynağı olan Allah imanın eserini tıpkı göklerde, yerde, çiçeklerde, kelebeklerde seyredercesine, birbirlerinin üzerinde seyretmeleri, bulup çıkarmaları ve âleme neşretmeleri anlamını taşıyordu. Bu işin temelinde de, gözden asla uzak tutulmaması gereken bir değer vardı:

Muhabbet.

Medih ve muhabbet, övgü ve sevgi—bunlar, sık sık birbirine karıştırılan ve bu yüzden, birbirinin günahını çekmek zorunda kalan iki kavramdır. Bunlardan birincisini “Meddahları gördüğünüzde yüzlerine toprak serpin”[2] hadisi ile yasaklanmış, diğeri ise, “Kardeşini seven birisi bunu ona bildirsin”[3] buyuran Hz. Peygamber tarafından emredilmiştir. Ancak insan toplulukları arasında bu iki kavramı birbirine karıştırmak ve sevgiyi bastırır yahut yanlış yönlere sevk ederken, övgüyü alabildiğine teşvik etmek eğilimi yaygındır. Manevî değerlerin önem taşıdığı topluluklar da zaman zaman bu hatâya düşmekten kurtulamazlar ve ihlâsı korumak namına sevgiler budanır, övgüler ise yeşermeye devam eder. Barla mektupları ise, gerek Üstad ile talebeleri, gerekse talebelerin birbiri arasındaki muhabbet ifadeleriyle doludur. Sekizinci ve Dokuzuncu Bölümlerde aktardığımız örneklerden de anlaşılacağı gibi, Risale-i Nur talebelerini harekete geçiren ve sımsıcak bağlarla birbirine kenetleyen şey muhabbetin tâ kendisidir. Bediüzzaman, ihlâstan sonraki en büyük kuvvetlerinin, tesanüt, yani, talebeler arasındaki dayanışma olduğunu söyler.[4] Ancak bu tesanüdü sağlayan ve kubbeli binalarda baş başa vermiş taşları birbirine bağlayan bir harç vardır ki, o da muhabbetten başka birşey değildir. Bediüzzaman’ın gerek Barla mektuplarındaki, gerekse daha sonraki mektup ve risalelerindeki teşvik ve uyarılarından rahatlıkla çıkarabileceğimiz bir sonuç var:

Üzerinde bu kadar ısrarla durulan tesanüt kavramı, şu veya bu şekildeki bir yapılanmanın etrafında dönen bir tesanüt değildir. Bu, doğrudan doğruya, insanların faziletlerini esas alan ve onların birbirleri arasındaki muhabbet ve münasebetlerinin bir tercümesinden ibarettir. Nitekim, ünlü İhlâs Risalesindeki havuz benzetmesinde de benlik duygusunun “kardeşler” içinde eritilmesinden söz edilmektedir.[5] “Hizmet” veya “cemaat” gibi kavramlar, her ne kadar insanlardan ortaya çıkan yapılanma ve etkinlikleri ifade ediyorsa da, “kardeşler” ve “talebeler” gibi insanın fert olarak bizzat kendisi üzerinde vurgu yapan sözlerin bu tür deyimlerle yer değiştirmesi halinde istikametin kısa zamanda kaybedildiğine dair ilk belirtiler, insanlar arasındaki muhabbet hissinin kan kaybetmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır. Onun için, iman ilimlerinde veya iman hizmetinde birşeylerin yanlış gitmeye başladığı hissedildiğinde, bizce ilk olarak yoklanması gereken şey insanların birbiri arasındaki karşılıklı duygular, ilk başvurulacak yer de Barla mektupları olmalıdır. Barla Modelinin öngördüğü biçimdeki ihlâs-tesanüt-muhabbet formülünün dünyada çözemeyeceği pek az problem vardır.

[1] 108. A.g.e., 1438.
[2] 109. Müslim, Zühd: 69.
[3] 110. Ebu Dâvud, Edeb: 113; Tirmizî, Zühd: 54.
[4] 111. Risale-i Nur Külliyatı, 1812.
[5] 112. A.g.e., 671.

2 yorum:

içimizden biri dedi ki...

Şimdi bu güzel yazı ve tahliller için teşekkür etsem, övgü değil, muhabbet hânesine yazılır mı? Alâmet-i makbûliyet sayılır mı?

Bir kardeş dedi ki...

Lahikalarda bir kez daha dinlediğim bu konu üzerinde ne çok düşünmemiz gerekiyor. Formül belli ama uygulama?
Risale-i Nur orta yerde duruyorken, ona ulaşmak artık bir tuş teması yakınlığında iken,iletişim imkanlarının o günlerle mukayese edilemeyecek oranda çoğaldığı günümüzde, görüşmenin, tanışmanın, haberleşmenin, tesanüdün, muhabbetin katlanarak artmasının şartları herzamankinden fazla imiş gibi dururken bilakis..Kaybettiğimiz ruhu nerede arayıp, nasıl bulacağız?
İlk soru ne olacak?
Dünyevîleşmenin neresindeyiz?
İhlasımızdan ne haber?
Birbirimizin fazileti ile iftihar edebilme becerimiz kalmış mı?
Bu günlerin popüler öncelikleri neler?
Tesânüdden ne anlıyoruz?
Dahası; hâlâ ümit var mı?