3 Şubat 2008 Pazar

Herşeyin hikâyesini merak eden adam


HAYATIN FATİHASI
Ümit Şimşek


O AKŞAM Şeytan geri dönmedi. Sonraki gün de dönmedi. Bir sonraki gün de. Cem de o akşamdan öncesine bir daha dönmedi. Şeytanla giriştiği hararetli tartışma paslarını silkelemiş, zihinsel melekelerini alabildiğine açmıştı. Önceleri pek seyrek olarak başvurduğu bir egzersizi, o akşamdan sonra her saat başı uygulamaya başladı Cem: dünyaya yeniden gelmek.

Saat başı geldiğinde, nerede olursa olsun, Cem bir süre gözlerini kapıyor, herşey kararıncaya ve kayboluncaya kadar bir süre öylece bekliyor, bütün bilgilerini hafızasından silercesine, yaşadığı dünyayı unutmaya çalışıyor, karanlığa ve yokluğa bütün gücünü kullanarak yavaş yavaş alışıyordu. Sonra da, karanlığın, zulmetin, yokluğun, hiçliğin tam ortasında iken, birden bire bir göz açış:

Merhaba dünya!

Fakat yabancı bir dünya. Bir garip gezegen üzerinde Cem. İlk defa doğan güneş var karşısında. İlk defa gördüğü deniz üstünde, ilk defa bindiği bir vapurda. İlk nefes alış. İlk bakış.

“Çaylar Filiz!”

İlk koklayış. İlk yudumlayış. Yudumu damla damla, damlayı zerre zerre sayarak herbirinin tadını tek tek yoklayış.

Hemen karşısında yüzler var Cem’in. İki büyük, bir küçük. Ama yüz nasıl birşey, herşeyden önce? Annenin kucağındaki bebek, baba ile oynaşıyor. Bebeğin minik elleri babanın gözlüklerine parmak izini basıyor. Ya parmak izi?

Baba minik ellere yumuluyor. Öpüyor, öpüyor. Öpüş de ne demek peki? Orbicularis oris. Dudakları çevreleyen ve hiçbir kemikle ilişkisi olmayan kaslar. Yüz sinirinden hareket alır. Yüz siniri beyinden sinyal alır. Kaslar büzülür. Dudaklar yuvarlanır, kapanır ve âni bir hareketle açılır. Sonra insanın ruhunun derinliklerine doğru birşeyler yayılır dudaklarının ucundan. Yaşamak için hiç de gerekli birşey değil. Ama öpücük olmasaydı hayatta?

Anne gülüyor. Baba gülüyor. Bebek gülüyor. Bebek? Gülmek?

Bebek henüz konuşmayı bilmiyor. Bebek yürümeyi bilmiyor. Fakat gülmeyi biliyor. Bunu bilerek doğuyor bebek!

“Ben burada bir fail aramak için neden göremiyorum.” Şeytanın sesi Cem’in kulaklarında çınlıyor. Birkaç gün önceki tartışmadan bir kırıntı. Dünya kararıyor yine. Bebeğin yüz derisi kayboluyor, altındaki kaslar kalıyor geride: zygomaticus major, zygomaticus minor, depressor anguli oris, levator labii, buccinator, risorius, orbicularis oculi… Kaslar ve kanlar. Sonra onlar da gidiyor, ortada bir tek kurukafa kalıyor bütün korkunçluğuyla.

Cem’in cep telefonu alarm veriyor. Saat başı. Tefekkür egzersizleri yeniden başlıyor. Gözlerini kapatıyor Cem. Dünya kararıyor. Tekrar zulmet, yokluk, hiçlik, zulmet, yokluk, hiçlik... Sonra ansızın yeni bir doğuş.

Şimdi kemiklere bak, onu nasıl inşa ediyor, sonra da üstüne et giydiriyoruz.

Bebeğin alt çene kemiği menteşe gibi inip kalkarken, kafatası omuzlar üstünde bir anneye, bir babaya dönüyor.


Tekrar kaslar kuruluyor kemiklerin üzerine. Uçları kemiklere bağlanıyor. Kaslarla beyin arasında yüz sinirinin dalları yerleştiriliyor. Damarlar döşeniyor; kan pompalanıyor en ücra köşelere. Göz çukurlarına bir çift mavi göz konduruluyor—soketleri içinde hareket eden, ışıl ışıl parlayan gözler. Üst taraftan özel bir lens temizleyiciyle siliniyor gözler, alt taraflara drenaj boruları döşenip fazlalık sıvı burun boşluğuna akıtılıyor. Üstlerine göz kapakları uzanıyor, uçlarında kirpiklerle. Sürekli siliyor, süpürüyor, temizliyor, parlatıyor dünyanın en güzel maviliğini. Sonra bütün yüz pamuk yumuşaklığında bir deriyle kaplanıyor, süsleniyor. Tombul yanaklar, gül dudaklar, mavi gözler. Bebek gülüyor.


Bebek yürümesini bilmiyor. Konuşmasını bilmiyor. Fakat gülmesini biliyor.

Gülmesini bildiği gibi, gülüşü okumasını da biliyor bebek.

Anne gülüyor, bebek cevap veriyor.

Baba gülüyor, bebek cevap veriyor.

Gülüyorlar.

“Sohbetin asıl hararetli kısmı yeni başlıyor.” Böyle demişti Cem, ama araya namaz girmiş, sonra da Şeytan ortalıkta görünmez olmuştu. Karşısına alıp, yakasından tutup, kafasına vura vura Şeytana sormak istedi Cem:

“Güldüren kim?”

Boşuna mı kaplandı kurukafa düzinelerce kasla? Sinir hatları boşuna mı döşendi? Bütün bunların üstü boşuna mı süslendi yumuşacık bebek derisiyle? Kim inşa etti kurukafayı? Kim boyadı mavi gözleri? Kim bu kanların ve kasların üzerine bir tebessümü inşa etti?

Gelsin Şeytan, toplasın insten ve cinden bütün yardımcılarını da bütün bu fiillere bir fail bulsun!

Yoksa onlar Allah’ın yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da onların yarattığını Allah’ın yaratışına mı benzettiler?

İki damla yaş süzüldü Cem’in göz pınarlarından.

Güldüren de O, ağlatan da.

Faili bulmak yetmez; bir soru daha var cevap bekleyen:

Niçin?

Konuşmadan önce, yürümeden önce, bu dünyada öğreneceği herşeyden önce bir bebek niçin gülmeyi öğrenir?

Onu güldüren niçin güldürür? Anne ve babayı güldüren niçin güldürür? Niçin herşeyden önce gülmek öğrenilir bu dünyada? Daha da ötesi, insanı dünyaya gönderen, niçin ona önce gülmeyi öğretir de ondan sonra gönderir?

Kızının dünyaya geldiği gün canlandı Cem’in hayalinde. Hastanedeydiler. Bebek mışıl mışıl uyuyordu. Yüzünde bir tebessüm, açıkça okunuyordu. Doğalı yarım saat olmuştu. Ve bu yarım saat içinde kimsenin ona gülmeyi öğretecek hali yoktu!

O tebessümün kendi içinde uyandırdıklarını bir daha yaşamaya başladı Cem. Yarım saat önce var olmayan bir varlık kendisinin ve eşinin dünyasına girmiş ve bütün sıcaklığıyla onları sarıp sarmalayıvermişti. Yarım saat önce var olmayan şey, şimdi ikisinin de dünyasıydı. Ve bir minik tebessüm, bütün dünyanın bir araya gelip de veremeyeceği şeyi onlara veriyordu.

Sonraki günler, haftalar ve aylar, sanki bir gülme ve güldürmece yarışı içinde geçmişti.

“Gördün mü, bak güldü babası. Sana gülüyor.”

“Gel bak, yine gülüyor!”

“Hadi bir gülücük daha ver annene.”

Kendi gülüşlerine bebeğin cevap verişi onları hayretten hayrete düşürmüştü. Önceleri bunu rastlantıya yordular. Fakat olay tekrarlandıkça, hiç kuşkuları kalmadı: Bebek sadece gülmesini bilmekle kalmıyor, aynı zamanda, gülenin güldüğünü de biliyordu.

Hiçbir şeyi bilmeyen bebek, gülmesini başka bir âlemde öğrenmiş olsa bile, bunun bir insan yüzünde nasıl bir görüntü vereceğini nereden bilebilirdi? Bir kitap okur gibi bir insan yüzünü nasıl okurdu birkaç aylık bir bebek?

Cem saat başını beklemedi. Yine gözlerini kapatıp dünyaya bir daha gelmeyi denedi.

Fakat bu defa dünyaya gelmeyecek, kendisini göndermeyi deneyecekti.

Herşey karardı ve kayboldu. Varlık âlemi bütünüyle yok oldu. Kat kat karanlıklar, bir hiçlik âlemini sarmaladı Cem’in hayalinde. Sonra bu karanlığın ortasında ağır ağır bir mavi dünya belirdi.

Cem dünyanın ayrıntılarına girmedi. Sadece, kendisini barındırmaya hazır bir dünya canlandırdı gözünde. Bir bebek olarak bu dünyaya adımını atmak üzere olduğunu düşündü. Ve burada kendisi için gerekli olabilecek şeyleri listelemeye çalıştı.

Soğuk var, üşütür. Ateş yakar. Açlık, hastalık, yerçekimi, yağmur, fırtına, canlılar, cansızlar. Karşılaşabileceği her durum ve her tehlike için bir önlem düşünmeye çalıştı.

Sıfırlanmış bir hafıza ile bunlara hiçbir çözüm bulamadı Cem. Sonunda, çaresiz, tekrar dünyamıza döndü.

İşte, bu dünyaya gönderilmiş bir bebek karşısındaydı. Bir annesi vardı, bir babası, bir de gülücüğü. Hepsi o kadar.

Namazda okuduklarını hatırladı Cem o anda. Hayatın fatihası da, Kur’ân’ınki gibi, Rahmân ve Rahîm isimleriyle başlıyordu.

Herşeyin Hikâyesini Merak Eden Adam'dan

Previous Post
Next Post

About Author

4 yorum:

Adsız dedi ki...

Bu yazı bir bebek gülümsemesi istemez miydi?

Morötesi dedi ki...

Yazi bir hikaye olduğundan, fazla müşahhaslaştırılmamış ve herkese kendi bebeğinin resmini hayal etme imkanı bırakılmak istenmiştir.

Adsız dedi ki...

Yine de konu tebessüm, hele de bebek tebessümü olunca, iki yazıdır derhal alıştığımız üzre, gözümüz aradı, arıyor.

incelikler dedi ki...

Peki ağlamak?
Ağlamayı da bilerek doğarız.Bunu da bize gülmeyi öğreten öğretmiştir.