17 Ekim 2008 Cuma

Mesnevî-i Nuriye: 3

TEVHİD GÜNEŞİNDEN LEM'ALAR: 2

Altıncı Lem’a

Bak: Her kusurdan münezzeh olan Sâni’, daha önce geçtiği gibi, tek tek herbir cüz’înin üzerine has bir hâtemini, tek tek herbir cüz üzerine mahsus bir sikkesini basmıştır. Aynı şekilde, tek tek herbir nevi’ ve herbir küll üzerine de yine has bir hâtemini basmış; böylece, semâvat ve arzın aktârını vâhidiyet hâtemiyle mühürlediği gibi, bütün âlemin üstüne de gayet açık ve parlak bir şekilde okunan bir ehadiyet sikkesi koymuştur.

Şimdi şu âyetin işaret ettiği hâteme bak:

فَانظُرْ إِلَى آثَارِ رَحْمَتِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا إِنَّ ذَلِكَ لَمُحْيِي الْمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ [1]

İşte, arzın ihyâsında öyle acib bir haşir ve öyle garib bir neşir vardır ki, bu diriltme sırasında üç yüz binden ziyade nevi’ neşrolunur—ki, bu nevilerden bir tanesinin bir sene içinde hayat bulan ferdlerinin sayısı, dünyadaki insan nüfusundan daha fazladır. Lâkin, gizli bir hikmete binaen, onların ekserisi aynıyla değil, ama tıpatıp aynı gibi misliyle diriltilir. Her ne olursa olsun, bu ihyâların haşre işaretler teşkil ettiğinde ve birer neşir timsali olduğunda ve beşer haşrindeki kolaylığa delâlet ettiğinde şüphe yoktur.

Nihayet derecede karışık ve girift bu kadar çok nevilerin birbirinden mükemmel şekilde ayırt edilerek bulaştırıp karıştırmadan, hatâsız ve noksansız bir şekilde ihyâsı, nihayetsiz bir kudrete ve herşeyi ihâta eden bir ilme sahip bir Zâta has bir hâtemdir.

Keza, yeryüzü sayfasında birbirinden farklı üç yüz bin, hattâ daha fazla kitabın,

- birbirine iyice karışmış halde iken, hatâsız ve karıştırmadan, tam bir intizamla,

- girift halde iken hiçbir şeyi ihmal edip eksik bırakmadan tam bir intizamla,

- birbirine kaynaşmış halde iken hiç kusursuz şekilde ve tam bir temyiz ve teşhis ile

yazılması öyle bir Zâta has bir sikkedir ki, herşeyin melekûtu ve herşeyin anahtarları Onun elindedir ve hiçbir şey Onu başka birşeyden alıkoyamaz.

Şimdi, ey haşri akıldan uzak görerek inkâr eden kişi! Altı hafta içinde arzın nasıl diriltildiğine bir bak; orada haşrin yüz bin misalini ve işaretini göreceksin. Senin bu istib’ad ve inkârın şu kimsenin haline benzer ki, mucizeli bir zâtın, kaybolmuş pek çok kitabı bir anda ve tek bir sayfada hafızasından yazdığını, yahut o kayıp kitapların benzerini yeniden telif ettiğini gözüyle görüyor. Ona deniyor ki:

“Bu kâtip, senin suya düşüp silinmiş şu kitabını, daha önce telif ettiği gibi, göz açıp kapayıncaya kadar bir zamanda, bir sayfada yeniden yazacak.”

O ise “Asla,” diyor. “Hurufatından eser kalmamış bir kitap bir anda nasıl yeniden yazılabilir?” Adam, mucizeler sahibi o hafîz ve kadîr kâtibi, kendi cahil ve âciz nefsine kıyas ediyor!

Veya şu adama benzer ki, azametini yahut saltanatını göstermek için bir işaretiyle dağları kaldıran bir zat hakkında, “Nimetleriyle dolu bahçelerine davet ettiği misafirlerin yolunu tıkayan şu büyük taşı kaldıramaz” diyor. Böyle bir sözü ebleh bir mecnundan başka kim söyler?

Evet, bahar mevsimindeki şu azîm tasarrufatta görünen intizam-ı mutlak içindeki itkan-ı mutlak, pek âlî ve büyük bir rubûbiyet hâtemidir ki, o da pek geniş bir sahada cereyan etmekle beraber bir cûd-u mutlak içinde, o da sür’at-i mutlaka ile beraber suhûlet-i mutlaka içinde, o da nihayet karmaşıklıkla beraber imtiyaz-ı mutlak içindedir. Bu ise öyle bir hâtemdir ki, hiçbir iş kendisini bir başka işten alıkoyamayan, hiçbir şey kendisinden gizlenemeyen ve hiçbir şey ona ağır gelmeyen birisine ait olabilir.

Evet, bahar mevsiminde yeryüzünde öyle hakîmâne, basîrâne ve kerîmâne bir faaliyet ve öyle harika bir san’at müşahede ediyoruz ki,

- bir anda, her yerde, bütün ferdlerde bir tarz ile,

- cûd-u mutlak içinde bütün ferdleri birbirinden ayırt eden bir itkan ile,

- sür’at-i mutlaka içinde mükemmel bir intizam ile,

- vüs’at-i mutlaka ve suhûlet-i mutlaka içinde harikalar gösteren bu faaliyet, ancak öyle bir Zâtın hâtemi olabilir ki, mekândan münezzeh olduğu gibi bütün mekânlarda ilmiyle ve kudretiyle hazır ve nâzırdır; hiçbir şey Ona ağır gelmez; hiçbir şeyin yardımına ihtiyacı olmaz.

Yedinci Lem’a

Bak: Arz sayfasında ve semâvat ve arzın aktârında Ehad-i Samede has hâtem müşahede edildiği gibi, mecmû-u âlem üzerinde de, büyüklüğü nisbetinde vâzıh bir nakışla vurulmuş bir tevhid hâtemi müşahede ediliyor. Zira bu âlem muhteşem bir saray, muntazam bir fabrika ve mükemmel bir şehir gibidir ki, cüzleri arasında, bir sarayın veya bir fabrikanın yahut bir şehrin eczâ ve efradı gibi hakîmâne bir yardımlaşma ve birbirinin ihtiyacına kerîmâne cevap vermek vardır. Öyle ki, o cüzler, uzun ve dolambaçlı yollardan gelir ve sağa sola sapmaksızın, intizamla, tam ihtiyaç vaktinde, umulmadık bir taraftan birbirinin yardımına koşarlar.

İşte, bak: Göreceksin ki, onlar birbirinin ihtiyacını gidermek için yardım ellerini uzatmışlar, teâvün ve tecâvüb içinde hem emsallerinin, hem de başka mevcudatın isteklerine lisan-ı halleriyle “Lebbeyk, lebbeyk” diye seslenmekte; birbirinin elinden tutmuş, el ele bir intizam içinde çalışıp çabalamakta, baş başa verip zîhayata hizmet etmekte, bir gayeye müteveccihen omuz omuza bir Müdebbire itaat etmektedirler.

Şu teâvün düsturuna bak ki, Güneş ve Aydan, gece ve gündüzden, yaz ve kıştan tut, tâ nebâtâtın hazine-i rahmetten yüklendikleri erzaklarla hayvânâ­tın imdadına koşmalarına, tâ—Rahmân’ın hazinesinden aldıkları bal ve ipekleri insana ulaştıran arı ve ipekböceği gibi—hayvânâtın insanlara hizmetine, tâ gıda zerrelerinin birbirinden farklı meyvelere ve yiyecek maddelerinin beden hücrelerine kemâl-i intizam ve inâyet ve hikmetle koşmalarına kadar her tarafta cereyan ediyor.

Bütün bunların, bilhassa cansız eşyanın bu hikmetli, muntazam, kerîmâ­ne ve mükemmel teâvün düsturuna mazhar olmaları apaçık bir delil ve parlak bir burhandır ki, onlar bir Mürebbî-i Hakîmin hizmetçileri ve bir Müdebbir-i Kerîmin işçileridir; Onun emriyle, Onun izniyle, Onun kuvveti ve hikmetiyle hareket etmektedirler.

Sekizinci Lem’a

Rızıklanan bütün muhtaçlara ihtiyaçları nisbetinde ve onlardan herbirine münasip şekilde tevzi’ olunan rızıkta görünen şu keyfiyete bak ki,

- bu umumî rızık, gözle görülen ve teveddüd ve taarrüf mânâlarını tazammun eden şu rahmet-i vâsia içinde,

- bu rahmet-i vâsia da lütuf ve ikram mânâlarını tazammun eden şu inâyet-i tamme içinde,

- bu gözümüz önündeki inâyet de kast ve şuuru tazammun eden şu hikmet-i âmme içinde,

- bu görünen hikmet ise meşhudumuz olan şu intizam içinde,

- bu intizam ise şu görünen musahhariyet içinde,

- bu musahhariyet ise mahlûkat arasındaki şu teânuk ve tecâvüb ile kâinatın eczâsı arasındaki şu tesanüd ve teâvün zımnındadır.

İşte, şu hal, herşeyin Rabbi ve herşeyin Mürebbîsi ve herşeyin Müdebbiri olan Zâta has bir hâtem ve Güneş, Ay ve yıldızlar emrine musahhar olan öyle bir Zâta mahsus bir sikkedir ki, “herşeyi en güzel bir şekilde yaratmıştır”[2] ve “Birşeyin olmasını dilediğinde Onun işi ‘Ol’ demekten ibarettir; o da oluverir.”[3]

[TERCÜME. ÜMİT ŞİMŞEK]

[1] “Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Ölümünün ardından yeryüzünü nasıl diriltiyor. İşte bu, ölüleri dirilten Allah’tır. Onun gücü herşeye yeter.” (Rum Sûresi, 30:50.)
[2] Bk. Secde Sûresi, 32:7.
[3] Bk. Yâsin Sûresi, 36:82.

Hiç yorum yok: