23 Ekim 2008 Perşembe

Mesnevî-i Nuriye: 5

TEVHİD GÜNEŞİNDEN LEM'ALAR: 4

On İkinci Lem’a

Bak: Hayat ehadiyetin burhanı ve Vâcibü’l-Vücudun delili olduğu gibi, ölüm dahi vâhidiyet, sermediyet ve bekà delilidir. Zira nasıl ki akan bir nehrin yenilenen katreleri, dalgalı bir denizin kabarcıkları ve yeryüzünün şeffaf şeyleri nasıl ışığını ve timsalini göstermek suretiyle Güneşin varlığına şahidlik ederler. Aynen öyle de, o damlacık ve şeffaf şeylerin zevali, batması, kaybolup gitmesi, fenâ bulup ölmesi de—arkalarından gelen benzerlerinde Güneş ışığı parlamaya devam ettiğine ve gelip geçen bütün kafilelerde Güneş timsalleri göründüğüne göre—Güneşin tecelliyâtındaki bekàsına ve akislerindeki ışığının devamına şahidlik ederler. Ve gösterirler ki, o timsaller ve o ışıklar tek bir Güneşin eserleridir. Böylece, o damlalar ve şeffaf şeyler, var oluşlarıyla Güneşin varlığını, zâhirî sebebleriyle beraber yok oluşlarıyla da Güneşin bekàsını ve birliğini gösterirler.

Aynı şekilde, bu mevcudat da vücudlarıyla bir Vâcibü’l-Vücudun vücub-u vücuduna, sebebleriyle beraber zeval bulup arkadan benzerlerinin gelmesiyle de o Vâcibü’l-Vücudun ezeliyet, sermediyet ve vâhidiyetine şahidlik ederler. Çünkü, gece ve gündüz, mevsimler ve asırlar değiştikçe bu güzel masnûâtın tazelenmesi ve bu lâtif mevcudatın yenilenmesi, emsalleri doğarken onların batması, benzerleri belirirken onların kaybolması, kat’î bir şekilde, tecellîsi devam eden âlî, sermedî ve mücerred bir cemal sahibinin varlığına, birliğine ve bekàsına şehadet eder. Ve senelik ve asırlık inkılâblarda süflî sebeblerin müsebbebleriyle birlikte zeval bulması, sonra o müsebbebatın benzerlerinin sebebleriyle birlikte tekrar vücud bulması kat’î bir şekilde şehadet eder ki, sebebler de, tıpkı müsebbebler gibi âciz birer masnûdurlar; sadece, birtakım ince hikmetlere binaen, aralarında bir mukarenet bulunmaktadır.

Bu durum açıkça gösteriyor ki, bu gelip geçici lâtif masnûât ve akıp giden bu güzel mevcudat, bütün esmâsı kusurdan münezzeh ve nihayetsiz güzellikleri câmi’ olan bir celâl ve cemal sahibi Zât-ı Ehadin tazelenen san’atı, değişen nakışları, hareket eden aynaları, birbiri ardınca beliren sikkeleri ve tebeddül eden hâtemleridir.

On Üçüncü Lem’a

Bak: Zerrattan seyyarata, nüfustan şümusa kadar herşey, kendi aczinin lisanıyla Hâlıkının varlığına, acziyle beraber kâinattaki umumî nizam içindeki acib vazifeleri yüklenmesiyle de Hâlıkının birliğine şehadet eder. Evet, herşeyde Onun Vâcib ve Vâhid oluşuna iki şahid olduğu gibi, her canlıda da Onun Ehad ve Samed olduğunu bildiren iki âyet vardır.

Kâinatın eczâsından herbir cüz’ün Vâhid, Ehad ve Samed olan Vâcibü’l-Vücuda elli beş kadar lisanla şehadetini, Kur’ân-ı Hakîmin feyzinden anlamış bulunuyorum. “Katre” isimli Arapça risalede bundan bahsettim; istersen oraya bakabilirsin.

On Dördüncü Lem’a

İ’lem: Bu mevcudat, kusurdan ve ortaktan münezzeh olan Cenâb-ı Hakkın varlığına ve birliğine şehadet ettiği gibi, Onun bütün celâl, cemal ve kemal sıfatlarına da şehadet eder. Aynı şekilde, Onun zâtının kemâline ve zâtında, şe’nlerinde, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde hiçbir noksan ve kusur bulunmadığına da şehadet eder. Zira eserin kemâli bilmüşahede fiilin kemâline, fiilin kemâli bilbedahe ismin kemâline, ismin kemâli bizzarure sıfatın kemâline, sıfatın kemâli hads-i yakîn ile şe’n-i zâtînin kemâline, şe’nin kemâli ise, hakkalyakîn ile, zâtın kemâline delâlet eder.

Nasıl ki kusursuz bir sarayın tezyinatındaki nakışların mükemmelliği, sarayın sâni’ ve mühendisi olan zâtın o nakışlar altında saklanan ve o tezyinat altında hareket eden fiillerindeki mükemmelliği gösterir.

Bu fiillerin mükemmelliği de o failin isimlerinin mükemmelliğini gösterir; yani, “O mahir bir san’atkârdır, bilgili bir mühendistir, hikmetli bir nakkaştır” der, ve hâkezâ...

İsimlerin mükemmelliği ise, o isimlerle anılan zâtın sıfatlarının mükemmelliğini gösterir; yani, “O ilim ve hikmet sahibidir, san’at ve hendese erbabıdır” der.

Sıfatlarının mükemmelliği ise, o mühendisin zâtî şe’nlerinin mükemmelliğine şehadet eder; yani “Onun üstün bir kabiliyeti, pek güzel bir istidadı vardır” der.

Şe’nlerin mükemmeliyeti de, o nakkaşın zâtının mükemmelliğini, ona lâyık ve makamına yaraşan bir şekilde ortaya koyar.

Aynen öyle de, bu hatâsız ve kusursuz kâinatta görünen şu eserlerin mükemmelliği, bizzat müşahede etmek derecesinde bir hads ile, arkalarında saklı fiillerin mükemmelliğine şehadet eder.

Görünür gibi bilinen bu fiillerin mükemmelliği, bilbedahe, o failin isimlerinin kemâline şehadet eder.

Bu isimlerin kemâli ise bizzarure sıfatların kemâline şehadet eder; çünkü isimler sıfatlardan doğmaktadır.

Sıfatların kemâli ise, kat’î bir şekilde, zâtî şe’nlerin kemâlini ortaya çıkarır ki, bunlar da kudsî sıfatların mebdeidir.

Şe’nlerin kemâli de, hakkalyakîn ile, her türlü kusurdan münezzeh olan Cenâb-ı Hakka lâyık bir şekilde, zâtın kemâline şehadet eder:

Öyle bir kemal ki, kâinatta kemal ve cemal namına ne varsa, hepsi, o Azîz-i Zülkemâlin kemâline ve o Celîl-i Zülcemâlin cemâline nisbetle bir zayıf gölgeden başka birşey değildir.

[TERCÜME: ÜMİT ŞİMŞEK]
Previous Post
Next Post

About Author

0 yorum: