2 Kasım 2008 Pazar

Mesnevî-i Nuriye: 7


Peygamberi (s.a.v.) bize tanıtan marifet deryasından
REŞHALAR: 2


Dördüncü Reşha

İ’lem: Zaman ve mekân itibarıyla muhîtin insan muhakemesi üzerinde büyük tesiri vardır. İstersen gel, bu asrın, bu zamanın ve muhîtimizin hayalâtını başımızdan çıkarıp atalım, şu kirli elbiseden soyunalım, sonra da akıp giden şu zaman denizine dalalım; orada, asırlar ve çağlar arasında, yemyeşil Asr-ı Saadet adasına çıkıncaya kadar yüzelim.

İşte, o zamanın adasında, Arap Yarımadası denen, dağı taşı ak ve aydınlık şehre bakıyoruz. Üzerimize de, bizim için o zamanın dokuyup o muhîtin diktiği elbiseyi geçiriyoruz. Böylece, hayalen de olsa, Risalet dairesinin kutbu olan zâtı vazife başında iken ziyaret ediyoruz.


Şimdi gözünü aç ve bak: Bu memlekette ilk olarak gözümüze çarpan şey, fâik bir hüsn-ü suret ve halis bir hüsn-ü siret sahibi harika bir zattır ki, elinde pek değerli ve mucizeli bir kitap, lisanında veciz ve hikmetli bir hitap ile bütün Âdem oğullarına, hattâ bütün insanlara ve cinlere, hattâ bütün mevcudata bir hutbe-i ezeliyeyi okuyup tebliğ ediyor.

Hayret! Acaba ne diyor?

Pek büyük bir işten söz ediyor, pek büyük bir haberden bahsediyor. Âlemin yaratılış sırrına dair o acib muammâyı çözüp şerh ediyor, kâinatın hikmetine dair tılsım-ı muğlâkı açıyor. Akılları hayretler içinde meşgul eden üç müşkül sualden söz ediyor ve bunları açıklıyor ki, bütün mevcudattan sorulan o sualler “Kimsin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” sualleridir.

Beşinci Reşha

O nuranî şahsiyete bak ki, nasıl nurlu bir ziya-yı hakikat ve ziyadar bir nur-u hak neşrediyor. Öyle ki, o neşrettiği nur ile beşerin gecesini gündüze, kışını bahara çeviriyor. Kâinat şekil değiştirip eski haşin ve belâlı halinden çıkıyor, mesrur ve mütebessim bir âlem oluyor.
Eğer onun nuruyla aydınlanmazsak, kâinatta bir matem-i umumî görürüz. Bütün mevcudat birbirine yabancı ve düşman kesilir; tanışmak bir yana dursun, tecavüz vaziyetini alır. Câmid mevcudat müthiş cenazelere döner; insanları ve hayvanları zeval ve firak darbeleri altında ağlayan yetimler halinde görürüz. Kâinat harekâtıyla, tenevvüatıyla, tegayyüratıyla ve bütün nakışlarıyla birden mânâsız, ehemmiyetsiz, abesiyete mahkûm bir tesadüf oyuncağına döner. İnsanı da görürüz ki, baş belâsı aczi, usandıran fakrı ve mazinin kederleriyle istikbalin korkularını getirip başına toplayan aklıyla, bütün hayvânâtın en aşağısı ve en hüsranlısı olmuştur. İşte, o zâtın nuru altına girmeyen bir kimsenin nazarında kâinatın mahiyeti bundan ibarettir.

Şimdi onun nuruyla, dininin rasathanesinden ve şeriatının dairesinden kâinata bak, neler göreceksin:

İşte, âlemin şekli birden değişiverdi. O umumî matemhane bir fikir ve zikir mescidine, bir şükür ve cezbe meclisine döndü. Birbirine yabancı ve düşman mevcudat ahbab ve kardeş halini aldı. Suskun ve ölmüş câmidat, lisan-ı haliyle Hâlıkının âyetlerini okuyan mûnis birer canlıya, musahhar birer memura dönüştü. Ağlayıp sızlayan canlılar ise, tesbihatları içinde zakir veya vazife paydosundan şakir suretine girdi. Kâinatın harekâtı, tenevvüat ve tegayyüratı da abesiyetten, ehemmiyetsizlikten, tesadüf oyuncaklığından kurtulup Rabbanî mektuplara, âyât-ı tekviniye sayfalarına, esmâ-i İlâhiye aynalarına dönüştü. Ve âlem bir hikmet-i Samedaniye kitabı mertebesine yükseldi.

Şimdi de insana bak: Zaafının kuvvetiyle, aczinin kudretiyle, fakrının sevkiyle, ihtiyacının şevkiyle, ubudiyetinin şevketiyle, kalbinin şulesiyle, aklının haşmet-i imanıyla, evvelce içinde bulunduğu âciz, fakir ve zelîl bir hayvaniyet çukurundan çıkıp nasıl hilâfet zirvesine terakki ediyor! Ondan sonra gör, evvelce düşüş sebebi olan aczi, fakrı ve aklı, bu nuranî zâtın nuruyla aydınlanınca onu nasıl yüceltiyor!

Sonra, karanlıklar içinde bir büyük mezar suretindeki maziye bak, enbiya güneşleri ve evliya yıldızlarıyla nasıl aydınlanmış! İstikbale bak, zulümat içinde en karanlık bir gece iken, Kur’ân’ın ziyasıyla nasıl nurlanır da ondaki Cennet bahçeleri gözler önüne serilir!

Elhasıl, bu zat olmazsa, kâinat, insan ve herşey adem mesabesine düşer, hiçbirinin kıymet ve ehemmiyeti olmaz. Onun için, bu güzel ve benzersiz kâinata böyle üstün, harikulâde ve hakikatli bir tarif edici lâzımdır. Eğer o olmazsa kâinat da olmamalıdır; çünkü bizim için bir mânâsı kalmaz. Sözü hak olan Mülk Sahibi ne kadar doğru söylemiştir:


لَوْ لاَكَ لَوْ لاَكَ لمَاَ خَلََقْتُ اْلأَفْلاَكَ[1]
[TERCÜME: ÜMİT ŞİMŞEK]

[1] Ali el-Kàri, Şerhü'ş-Şifâ, 1:6; Aclunî, Keşfü'l-Hafâ, 2:164.
Previous Post
Next Post

About Author

1 yorum:

Adsız dedi ki...

Gerçekten de Üstad Mesnevi-i Nuriye'de kadar şiirsel bir ifade tarzı kullanmış; görebiliyorum. Yani tercüme gösteriyor.