9 Kasım 2008 Pazar

Mesnevî-i Nuriye: 8


Peygamberi (s.a.v.) bize tanıtan marifet deryasından
REŞHALAR: 3

Altıncı Reşha

SUAL: “Kimdir bu gördüğümüz zat ki, kâinatın güneşi olmuş ve diniyle kâinatın bütün kemâlâtını meydana çıkarmıştır? Ve ne söylüyor?”

CEVAP: Şimdi bak ve ne diyor, dinle. İşte, bir saadet-i ebediyeden haber veriyor ve onu müjdeliyor. Sonsuz bir rahmeti gösterip ilân ediyor ve insanları o rahmete çağırıyor. O, saltanat-ı Rubûbiyetin güzelliklerini gösteren dellâlı ve gizlenmiş esmâ-i İlâhiye hazinelerinin keşşâfı ve tarif edicisidir.

Ona vazifesi cihetinden bak; bir burhan-ı hak, sirac-ı hakikat, şems-i hidayet, vesile-i saadet göreceksin.

Bir de şahsiyeti yönünden bak; onu muhabbet-i Rahmâniyenin misali, rahmet-i Rabbaniyenin timsali, insaniyet hakikatinin şerefi, hilkat ağacının en parlak ve en nurlu meyvesi olarak göreceksin.

Sonra da bak, onun dininin nuru nasıl berk-i hâtif sür’atiyle şarkı ve garbı ihâta etmiş ve arzın yarısı ve nev-i beşerin beşte biri, ruhlarını fedâ edercesine bir teslimiyetle ve iz’ân-ı kalble onun hidayet hediyesini kabul etmiştir.

Hiç mümkün müdür ki, böyle bir zâtın dâvâlarına, hele bütün meratibiyle bütün dâvâlarının esası olan “Lâ ilâhe illâllah” dâvâsına, nefis ve şeytan mugalâtasız bir surette karşı çıkabilsin?

Yedinci Reşha

Eğer bu zâtı böyle harekete getiren şeyin ne olduğunu bilmek istersen, o bir kuvve-i kudsiyedir. İşte şu geniş adadaki icraatına bak:

Görmüyor musun ki, o acib sahrâda, âdetlerinde mutaassıp, asabiyet ve husumetlerinde inatçı, gözünü kırpmadan kendi kızını canlı canlı toprağa gömecek kadar kalbi katılaşmış vahşî kavimlerin bütün kötü ve vahşî huylarını pek az bir zamanda kökten söküp atmış ve onları güzel ve yüksek ahlâklarla teçhiz ederek insanlık âlemine muallim ve medenî milletlere üstad yapmıştır.

Bak: O, bütün bunları diğer hükümdarlar gibi korkuya dayanan zâhirî bir saltanatla yapmıyor. Bilâkis, o kalbleri ve akılları fethediyor, canları ve ruhları teshir ediyor ve kalblerin sevgilisi, akılların muallimi, nefislerin mürebbîsi ve ruhların sultanı haline geliyor.

Sekizinci Reşha

Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir toplulukta, büyük bir hakim, büyük bir kuvvetle ancak daimî kaldırabilir. Halbuki, görüyoruz, bu zat, büyük ve çok âdetleri, âdetlerinde mutaassıp ve hislerinde inatçı büyük kavimlerden, küçük bir kuvvetle, az bir himmetle, kısa bir zamanda tamamen kaldırıp, onlara bedel, pek âlî âdetleri ve değerli hasletleri dem ve damarlarına karışmış derecede sabit olarak yerleştiriyor. İşte, Ömer’in (r.a.) İslâmdan önceki ve sonraki haline bak; bir çekirdeğin koca bir ağaç oluşunu göreceksin. Bunun gibi daha nice esaslı harika icraatı yapıyor ki, gördüğümüz ancak binde birdir. İşte şu Asr-ı Saadeti görmeyenlerin gözüne Ceziretü’l-Arab’ı sokuyoruz. Kendilerini bir denesinler bakalım: Filozoflarından yüz tanesini alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar. Seyyidimizin o zaman bir senede yaptığının yüzde birisini yüz senede acaba yapabilirler mi?

Dokuzuncu Reşha

İ’lem: Beşer tabiatından haberin varsa bilirsin ki, münazaralı bir dâvâda, meydana çıktığı takdirde insanı utandıracak bir yalanı, kılı kırk yaran düşmanlarının gözleri önünde ortaya atmak ve onu hicabsız, pervasız, hilesini hissettirecek bir teessür ve telâşa kapılmadan, yalanını ima edecek bir yapmacık ve heyecan eseri göstermeden söylemek, isterse o küçük bir şahıs olsun, isterse küçük bir vazifede, ehemmiyetsiz bir sebeble, küçük bir toplulukta ve ehemmiyetsiz bir meselede olsun, aklı başında bir adam için hiç kolay değildir. Hal böyle iken, pek büyük bir vazifedâr olan böyle bir zâtın pek büyük bir vazifede, pek büyük bir haysiyetle, pek büyük emniyete muhtaç bir halde, pek büyük bir cemaatte, pek büyük bir husumet karşısında, pek büyük bir meselede, pek büyük bir dâvâda ileri sürdüğü iddiaları arasına asılsız sözlerin girmesi ve hilenin karışması mümkün müdür?

Halbuki, o, söylediklerini, itiraz edenlere hiç aldırmadan, tereddütsüz, hicabsız, korkusuz, teessürsüz, tam bir saffet ve samimiyetle, hâlis bir ciddiyetle, düşmanlarının akıllarını tezyif ve nefislerini tahkir edip izzetlerini kıracak derecede damarlarına dokundurarak, şiddetli ve ulvî bir üslûpla söylüyor. Şu mezkûr halet içinde, böyle bir zâtın böyle bir dâvâsına hilenin karışması hiç mümkün müdür? Kellâ!

إِنْ هُوَ إِلاَّ وَحْيٌ يُوحَى [1]

Evet, hak aldatmaktan müstağni, hakikat nazarı ise aldanmaktan münezzehtir.

Evet, onun hak olan mesleği aldatmaktan müstağnidir; hakikate nüfuz eden nazarı ise hakikati hayal ile karıştırmaktan münezzehtir.

[TERCÜME: ÜMİT ŞİMŞEK]

[1] “O ancak kendisine vahyolunanı söyler.” (Necm Sûresi, 53:4.)

Hiç yorum yok: