17 Kasım 2008 Pazartesi

Mesnevî-i Nuriye: 9


Peygamberi (s.a.v.) bize tanıtan marifet deryasından
REŞHALAR: 4

Onuncu Reşha

Bak ve ne diyor, dinle: Pek büyük ve dehşetli hakikatlerden bahsediyor ve insanları inzar ediyor; kalbleri cezbeden ve akılları dikkate sevk eden meselelerden bahsederek beşere müjdeler veriyor. Malûmdur ki, eşyanın hakikatlerini keşfetme arzusu, pek çok merak ehlini, ruhunu fedâ edecek bir hale getirmiştir. Görmüyor musun, sana denilse ki, “Yarı ömrünü ve yarı malını verdiğin takdirde Kamer’den ve Müşteri’den birisi gelecek, oraların garib hallerinden ve istikbalde senin başına geleceklerden doğru bir şekilde haber verecek”; sanırım, böyle bir fedâkârlığa razı olursun. Şaşılacak birşeydir ki, merakını gidermek için ömrünün ve malının yarısından vazgeçmeye razı oluyorsun da, şu zâtın söylediklerine hiç ehemmiyet vermiyorsun! Halbuki onun söylediklerini, enbiya, sıddıklar, evliya ve muhakkik âlimlerden meydana gelen ehl-i ihtisas tevatürle, ehl-i şuhud icmâ ile tasdik ediyorlar.

Hem öyle bir Sultanın işlerinden söz ediyor ki, Onun memleketinde Kamer, olsa olsa bir pervanenin etrafında uçan bir sinek olur. O pervane ise, Onun kandillerinden bir lâmbanın etrafında uçar ki, o lâmbayı, o Sultan, binlerce menzilinden, yol üzerindeki misafirlerine hazırladığı bir menzili aydınlatmak için yakmıştır.

Hem harikalar ve acâib işler diyarı olan öyle bir âlemden ve öyle acib bir inkılâbdan haber veriyor ki, faraza arz infilâk edip de dağları bulut gibi uçuşacak olsa, öyle bir inkılâbdaki garâibin binde birine denk gelmez. İstersen, onun lisanından şunlara benzer âyetleri bir dinleyiver:

إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ إِذَا السَّمَاءُ انْفَطَرَتْ
إِذَا زُلْزِلَتِ الأَرْضُ زِلْزَالَهَا الْقَارِعَةُ

Hem öyle bir istikbalden doğru olarak haber veriyor ki, ona nisbetle dünya istikbalinin durumu, uçsuz bucaksız bir denize nisbetle faydasız bir katre serap gibidir.

Hem öyle bir saadeti görerek müjdeliyor ki, ona nisbetle bütün dünya saadeti, sermedî Güneşe nisbetle gelip geçici bir şimşeğin durumu gibidir. Evet, acâib şeylerle dolu kâinatın perdesi altında bize bakan ve bizi bekleyen nice acâib şeyler var. Bu acâib ve harika işleri haber vermek için, hiç şüphesiz, öyle acib ve harika bir zat lâzımdır ki, önce bizzat müşahede etsin, sonra göstersin; önce görsün, sonra haber versin. Evet, onun hal ve tavrından anlıyoruz ki, o gerçekten görüyor, sonra gösteriyor, inzar ediyor, müjde veriyor.

Hem o zat Rabbü’l-Âlemînin razı olacağı ve bizden istediği şeylerin ne olduğunu bildiriyor. Ve hâkezâ, öyle muazzam meselelerden haber veriyor ki, onlardan asla kaçış olmaz; ve öyle acâib hakikatlerden söz ediyor ki, onlardan kurtuluş olmadığı gibi onlarsız saadet de olmaz.

Yazıklar olsun o gafillere! Ne büyük hüsrandır o dalâlette olanların hali! Ve ne şaşılacak şeydir ekser halkın eblehliği! Bunlar hakka karşı nasıl kör olmuşlar, hakikate karşı nasıl sağırlaşmışlar ki, böyle bir zâtın bu kadar hayret verici sözlerine ehemmiyet vermiyorlar. Halbuki onun gibi bir zat için ruhlar fedâ edilse lâyıktır, dünya ve içindekiler terk edilse yeridir.

On Birinci Reşha

İ’lem: Manevî şahsiyetiyle gözümüzün önünde bulunan ve ulvî icraatıyla bütün âlemde şöhret bulan bu zat, vahdaniyetin konuşan sadık bir burhanı ve hak bir delilidir ki, onun doğruluğu, tevhidin hakkaniyeti derecesinde bir gerçektir. Ve aynı zamanda o zat, saadet-i ebediyenin de kat’î burhanı ve parlak delilidir. Hattâ, nasıl ki daveti ve hidayetiyle saadet-i ebediyenin husulüne sebeb ve ona kavuşmak için vesiledir; öyle de, duâsı ve ubudiyetiyle dahi o saadetin vücuduna sebeb ve icadına vesiledir.

İstersen ona öyle bir salât-ı kübrâda iken bak ki, o muazzam genişliğiyle şu ada, hattâ yeryüzü o büyük namazla niyaza durmuştur.

Hem bak: Öyle büyük bir cemaatle niyaz ediyor ki, sanki asrının mihrabında imam olmuş, arkasında da Âdem zamanından bu asra, hattâ dünyanın sonuna kadar bütün Âdem oğullarının en faziletlileri dizilerek asırların saflarında durmuş, ona ittibâ ile iktida edip duâsına âmin diyor.

Hem dinle bak, öyle bir cemaatle birlikteki duâsında ne istiyor: Öyle umumî, büyük ve şiddetli bir hâcet için duâ ediyor ki, niyazına yer ve gök, hattâ bütün mevcudat iştirak ediyor ve lisan-ı hal ile “Evet, yâ Rabbenâ, duâsını kabul et. Biz dahi istiyoruz. Hattâ, onun istediği şeyi, biz de Senin isimlerinin üzerimizdeki bütün tecelliyâtıyla istiyoruz” diyorlar.

Hem onun yakarışındaki haline bak: Öyle büyük bir iftikarla, öyle şiddetli bir iştiyakla, öyle derin bir hüzünle ve öyle hazin bir mahbubiyet içinde yalvarıyor ki, kâinatı ağlatıp duâsına iştirak ettiriyor.

Hem bak, öyle bir maksat, öyle bir gaye için duâ ediyor ki, eğer o maksat husule gelmeyecek olsa, insan, hattâ âlem, hattâ bütün mahlûkat esfel-i sâfilîne düşer, hiçbir kıymeti ve mânâsı kalmaz. Eğer istediği olursa, bütün mevcudat, kemâlâtına lâyık makamlara yükselir.

Hem bak: Öyle yüksek bir fizar-ı istimdatkârâne ile, öyle şiddetli bir yardım niyazıyla, öyle hazin ve tatlı bir niyaz-ı istirhamkârâne ile yalvarıyor ki, güya Arş’a ve semâvâta işittirip vecde getirip duâsına “Âmin Allahümme âmin” dedirtiyor.

Hem bak, öyle Semî’, Kerîm bir Kadîrden, öyle Basîr, Rahîm bir Alîmden hâcetini istiyor ki, en gizli bir canlının en gizli bir ihtiyacına dair en gizli bir duâsını işitir ki, gözümüzün önünde ona cevap vererek hâcetini yerine getiriyor; ve en küçük bir zîhayatın en küçük bir meseledeki en küçük bir emelini görür ki, gözümüzün önünde, ona ummadığı yerden hâcetini ulaştırıyor; ve öyle hakîmâne bir surette ve öyle muntazam bir tarzda merhamet edip ikramda bulunur ki, hiç şüphe bırakmaz, bu terbiye ve tedbir öyle bir Semî’ ve Alîmden, öyle bir Basîr ve Hakîmdendir.
[TERCÜME: ÜMİT ŞİMŞEK]
Previous Post
Next Post

About Author

0 yorum: