12 Aralık 2008 Cuma

Mesnevî-i Nuriye: 11



Peygamberi (s.a.v.) bize tanıtan marifet deryasından
REŞHALAR: 6


İ'LEM: Nübüvvet-i Ahmediyenin (a.s.m.) delilleri had ve hesaba gelmez. Onlardan bir kısmını On Dokuzuncu Sözde ve On Dokuzuncu Mektupta bini bulan mucizelerinin şehadetiyle ve i’caz vecihleri kırka ulaşan Kur’ân’ın risalet-i Muhammediyeye (a.s.m.) şehadetiyle beraber zikretmiş bulunuyoruz ki, bunun tafsilâtı Yirmi Beşinci Sözde geçmiştir. Keza, şu kâinat da, âyetleriyle onun nübüvvetine şehadet eder. Zira her tarafa yayılmış şu masnûâtta Zât-ı Ehadiyetin vahdaniyetine şehadet eden hadsiz âyetler bulunduğu gibi, onlarda zât-ı Ahmediyenin (a.s.m.) risaletine şehadet eden sayısız beyyineler de vardır.

Onlardan biri, kemâl-i hüsn-ü san’attır. Evet, şu masnûâttaki kemâl-i hüsn-ü san’at, risalet-i Ahmediyeye delâlet eder. Zira şu ziynetli masnûâtın güzelliği, bilmüşahede, bir san’at ve ziynet güzelliğini gösteriyor.

Hüsn-ü san’at ve ziynet-i suret dahi, bilbedahe delâlet eder ki, onun Sâniinde irade-i tahsin ve gayet kuvvetli bir taleb-i tezyin vardır.

Ve şu irade-i tahsin ve taleb-i tezyin ise, bilbedahe, onların Sâniinde, san’atına ulvî bir muhabbetin ve kemâlât-ı san’atını izhar için kudsî bir rağbetin var olduğuna delâlet eder.

Bu muhabbet ve rağbet de, kat’iyetle, masnûâtın en mükemmeli ve en bedîi, mahlûkatın en cemili ve câmiiyetlisi olan insana delâlet eder. Zira bu muhabbet ve rağbetin en câmi’ mazharı ve en mümtaz medarı odur ve bunların her ikisi de onda temerküz etmiştir.

Gerçekten, insan, yaratılışı itibarıyla masnûâtın en câmii ve en bedîi, hilkat ağacının şuurlu bir meyvesidir; yani, onun kâinat içindeki durumu, şuur sahibi bir meyveye benzer. Meyveye olan benzerliği sebebiyle, kâinatın cüzleri içinde en câmi’ ve en uzak olan cüzdür. En câmi’, en uzak ve şuurlu oluşu sebebiyle, nazarı âmm ve şuuru küllîdir. Nazarı âmm olduğu için hilkat ağacının tamamını görür; şuuru küllî olduğu için de Sâniinin maksatlarını bilir. Nitekim o, Sâniin has muhatabıdır.

Nazarın umumiyeti ve şuurun külliyeti hitabın hususîliğine sebeb olduğuna göre,

- âmm nazarının tamamını ve küllî şuurunun umumunu Sâniinin ibadetine, Onun muhabbetini celb etmeye ve Onu sevmeye sarf eden,

- ve tamam-ı şuurunu ve nazar-ı dikkatini Sâniinin san’atındaki güzellikleri bulup takdir ve teşhir etmeye tevcih eden,

- ve bütün nazar ve şuurunu ve topyekûn kuvvet ve himmetini, in’âmlarına karşı şükür isteyen o Sâniin nimetlerine şükür için ve bütün insanları ubudiyet, istihsan ve şükre davet için istimal eden

o ferd-i ferîd, bilbedahe, Onun en yakın, en ziyade seven ve sevilen muhatabı olacaktır.

Şimdi, ey insanlar, o ferd-i ferîdin Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olmaması sizce mümkün müdür? Ve sizin tarihiniz, o makama Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdan daha lâyık bir başka ferd gösterebiliyor mu?

Ey gözüne perde inmemiş, basireti körelmemiş olan kişi! Şu kâinattaki insan âlemine bak; orada birbirine karşı iki daire, birbirine bakan iki levha göreceksin.

O dairelerden biri, ihtişam ve intizamın zirvesinde gayet muhteşem ve muntazam bir Rubûbiyet dairesidir. Levhalardan biri ise, nihayet derecede itkan ve ittizan içinde, gayet derecede musanna’ ve murassa’ bir san’at levhasıdır.

Diğer daire, nihayet derecede inkıyad ve istikamette, nurlu ve parlak bir ubudiyet dairesidir. Öteki levha ise gayet geniş bir tefekkür ve istihsan levhası, gayet câmi’ bir teşekkür ve iman sayfasıdır.

Bu iki daireyi ve iki levhayı gördüğünde, daireler ve levhalar arasındaki münasebete bak, tâ ki apaçık bir şekilde şu durumu müşahede edesin:

Ubudiyet dairesi, bütün cihetleriyle, birinci daire adına hareket eder, bütün kuvvetiyle onun hesabına çalışır. Hattâ pek az bir dikkatle görebilirsin ki, tefekkür, teşekkür, istihsan ve iman levhası, bütün mânâ ve işaretleriyle, san’at ve nimet levhasına bakmaktadır.

Gözün bu hakikate şahid olduktan sonra, aklın, ubudiyet dairesinin reisiyle Rubûbiyet dairesinin sahibi arasındaki azamî münasebeti inkâr edebilir mi? Ve kalbin şöyle birşeye inanır mı ki, san’atını takdir ve teşhir etmek suretiyle Sâniin maksatlarına ihlâs ile hizmet eden bu reisin Sâni’ ile pek büyük bir münasebeti ve Ona pek kuvvetli bir intisabı olmasın, Onunla konuşmasın, Onun tarafından kendisine bir elçilik vazifesi tevdi olunmasın? Evet, hiç şüphesiz malûmdur ki, o, Mülk Sahibinin mahbubu ve Onun katında makbulüdür; hattâ, mahlûkat içinde Ona en sevgili ve en yakın olandır.

Ey insan! Aklın şöyle birşeye hiç ihtimal verir mi ki, her türlü güzelliklerle süslü şu masnûâtın Sânii ve mahlûkatın damak zevkinin en dakik inceliklerine riayet eden şu nimetlerin Mün’imi,

- şu zat gibi, büyük bir iştiyak, taabbüd ve tahabbüble Ona tecevvüh eden en güzel ve mükemmel masnûa,

- o Sâniin san’atındaki güzelliklere karşı ihsânâtının velvelesi ve takdiratının demdemesiyle Arş ve ferşi çınlatan

- ve o Fâtırın ihsânâtına karşı teşekküratının zemzemesiyle ve o Hâlık-ı Mün’imin azametine karşı tekbiratının şâşaasıyla karaları ve denizleri cezbeye getiren şu zat gibi bir mahlûka ehemmiyet vermesin, dikkat etmesin?

Hem hiç mümkün müdür ki, böyle Muhsin ve Muktedir bir Sâni’, böyle istihsan edici müteşekkir bir masnûa karşı alâkasız kalsın? Ve ona teveccüh etmesin? Ve onunla konuşmasın? Ve onu sevmesin? Ve onu kendi kurbuna almasın? Ve onun o güzel hal ve vaziyetinin bütün halka sirayet etmesini istemesin? Ve onun hal ve vaziyetinin boyasıyla boyanmaları için onu insanlara bir model yapmasın? Ve onu bütün insanlara elçi olarak göndermesin?

Hem hiç mümkün müdür ki, nukuş-u san’atı nihayetsiz bir ilmi ve sonsuz bir hikmeti gösteren şu muntazam masnûâtın Sâniinin, o masnûâtının içindeki en mükemmel ve en güzel ferde şuur ve ıttılaı bulunmasın? Ve onu bilmesin, onu görmesin, onunla konuşmasın?

Hem masnûâtındaki tezyinatla kendisini tanıtıp sevdirsin de, kendisini hakkıyla seven, lâyık şekilde tanıyan, sadakatle Ona kendisini sevdiren ve hakkıyla Ona ibadet eden zâtı tanımasın, sevmesin?

[TERCÜME: ÜMİT ŞİMŞEK]

Previous Post
Next Post

About Author

0 yorum: