29 Aralık 2008 Pazartesi

Mesnevî-i Nuriye: 13

Peygamberi (s.a.v.) bize tanıtan marifet deryasından
REŞHALAR: 8


Dördüncü Katre
Kur’ân’ın mükevvenata dair bazı felsefî meseleleri ihmali, bir kısmını iphamı, bir kısmını da icmâli ile ortaya çıkan i’caz lem’asının beyanına dairdir. Bu Lem’anın da altı Nüktesi vardır.

Birinci Nükte


Sual: “Niçin Kur’ân kâinattan fenn-i hikmet ve felsefenin bahsettiği gibi bahsetmiyor?”


Cevap: Felsefe hakikat yolundan sapmıştır; mevcudatı mânâ-yı ismî ile kendi nefisleri için çalıştırır. Kur’ân ise hak ile indirilmiş ve hak ile inmiştir ve hakikate gider; onun için mevcudatı mânâ-yı harfî ile, kendi nefisleri için değil, Hâlık namına çalıştırır.

Sual: Niçin Kur’ân yer ve ecrâm-ı ulviyenin mahiyetleri, şekil ve hareketleri gibi meseleleri fennin yaptığı gibi açıklamamış da müphem ve mücmel bırakmıştır?

Cevap: Şu sebeblerden dolayı ipham daha mühim ve icmal daha güzeldir:

Birincisi: Kur’ân kâinattan dolayısıyla, yani istitradî olarak, onu Allah’ın zâtına ve sıfatlarına delil olarak göstermek için bahseder. Delilin şartı ise açık olmak, neticeden daha zâhir olmaktır. Burada netice Allah’ın zat, sıfât ve esmâsının marifeti olduğuna göre, eğer Kur’ân, fen ehlinin arzu ettiği gibi “Ey insanlar, şu Güneşin sükûnuna ve arzın hareketine bakın da Hâlıkın azamet-i kudretini anlayın” demiş olsaydı, delil neticeden daha gizli ve anlaşılmaz hale gelir, ekser zamanlardaki ekser insanların anlayışından uzak düşerdi. Halbuki irşad ve hidayetin nazarında ekseriyet-i mutlakanın hakkı daha mühimdir. Onların anlayışını dikkate almak, felsefeye derinlemesine dalan bir azınlığın istifadesine mâni olmaz; fakat böyle bir azınlığı birinci derecede dikkate almakta, ekser zamanlardaki çoğunluk için mahrumiyet vardır.

İkincisi: Umumun nazarına uygun hareket etmek, âmmenin hissine riayet etmek ve cumhurun düşüncesine yabancı düşmemek, irşadın belâgatine yaraşan şeydir—tâ ki halkın nazarı beyhude ürkmesin, fikirleri boşu boşuna karışmasın, hisleri maslahatsız korkup kaçmasın. Demek, halkın nezdinde en beliğ bir hitap ve irşad, onları zorlamayacak şekilde zâhir, basit ve kolay, usandırmayacak şekilde özlü ve içinde onlar için lüzumsuz tafsilât bulundurmayacak şekilde mücmel olanıdır.

Üçüncüsü: Kur’ân mevcudatın hallerinden kendileri için değil, onları icad eden Zât için bahseder. Onun için, Kur’ân’ın nazarında mühim olan, onların Mûcidine bakan durumlarıdır. Fenn-i hikmet ise, mevcudattan, kendileri için bahseder; onun nazarında mühim olan da, onların kendi nefislerine bakan durumlarıdır. Aralarında ne kadar büyük fark var—serâ ile Süreyya gibi!

Keza, vahiy bütün insanlara birden hitap eder ve, takliden değil, tahkikle anlasınlar diye, ekseriyetin anlayışına riayet eder. Fakat fen asıl muhatap olarak ehl-i fenni alır; umumun hissesine de taklit düşer. Fennin—doğru olmak şartıyla—tafsil ettiği şeyden, Kur’ân elbette icmâlen söz edecek veya, umumun menfaati nisbetinde, onu müphem veya mücmel bırakacaktır.

Dördüncüsü: Kur’ân bütün beşer tabakalarının mürşidi olduğu için, irşadın belâgati gerektirir ki, ekseriyetin zâhir nazarlarına bedihî olarak görünen meselelerde, yanıltacak ve iddialaşmaya sevk edecek şeyleri zikretmesin, onların zâhirî nazarlarında bedihî olan hususları lüzumsuz yere değiştirmesin ve onlara asıl vazifelerinde lâzım olmayan şeyleri ya ihmal veya icmal etsin.

Meselâ, Kur’ân Güneşten Güneş için bahsetmediği gibi, onun mahiyetinden de söz etmez. O ancak Güneşi kimin aydınlatarak bir lâmba yaptığından bahseder. Ve o Güneşin intizam-ı san’ata bir zemberek, nizam-ı hilkate merkez ve, mevsimlerin değişmesi esnasında Nakkaş-ı Ezelînin gece ve gündüz ipleriyle dokuduğu, göğün ve yerin yüzüne serilmiş mensucattaki insicam-ı san’ata bir mekik olarak gördüğü vazifesinden söz eder. Dokumadaki nizamı ve dokunan şeylerdeki intizamı göstermek suretiyle, Kur’ân bize bu mensucatın Fâtır-ı Hakîminin ve Sâni-i Kerîminin kemâlâtını tanıtır. Güneşin hareketi ise, ister zâhirî olsun, ister hakikî olsun, müsavidir; Kur’ân’ın maksadına tesir etmez. Zira asıl maksat, Güneşin görünürdeki hareketi zımnında, bize o hikmetli nizamın dokunmasını göstermektir. O dokuma ise bütün haşmetiyle görünmektedir ki, fennin iddia ettiği gibi Güneşin hareketsiz olması buna bir zarar vermez.

İkinci Nükte

Kur’ân diyor ki:

وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا [1] وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا َ [2]

Sual: Niçin Kur’ân Güneşe “lâmba” diyor? Halbuki fennin nazarında o arza tâbi olmayacak kadar büyüktür; hattâ seyyarelerle beraber yeryüzünün de merkezi odur.

Cevap: “Lâmba” tabirinde, saray suretinde bir âlem tasviri vardır. Âlemde var olan şeyler ise, o sarayın levazımatı ve tezyinatıdır ve sarayın sakinleri ile misafirleri için hazırlanmış yemeklerdir. Lâmba tabiri, bütün bunların misafirler ve hizmetçiler için Kerîm ve Rahîm bir el tarafından hazırlanmış olduğunu ihsas eder. Güneş ise bu sarayda musahhar bir memurdan ve nurlu bir lâmbadan başka birşey değildir.

Elhasıl, “lâmba” tabirinde hem Hâlıkın azamet-i rubûbiyeti içindeki rahmetini ihtar vardır; hem geniş rahmeti içindeki ihsanını ifham vardır; hem haşmet-i saltanatı içindeki keremini ihsas vardır; hem de müşriklerin mabud telâkki ettikleri şeylerin en büyüğünü emir altında bir lâmba olarak göstermek suretiyle bir vahdâniyet ilânı vardır. Cansız bir musahhar lâmba nerede, ibadete liyakat nerede?

“Güneş cereyan eder” ifadesindeki “cereyan” tabirinde ise, kış ve yazın deveranı, gece ve gündüzün değişmesi hengâmındaki acib ve muntazam tasarrufat ihtar edilir. Ve bu ihtar ile Sâniin rubûbiyetindeki infiradı ve o infirad içindeki azamet-i kudreti anlatılmış olur. Böylece, Güneş ve Ay noktalarından hareketle, Kur’ân, zihinleri gece ve gündüz, yaz ve kış sayfalarına ve oradan da, onların içinde yazılan hadisat satırlarına yöneltir. “Cereyan” tabiri bütün bu mânâlara bir ünvandır; ünvanın zâhir mânâsı buna yeter, hakikî mânâsının buradaki maksat ile bir ilgisi yoktur.

Şimdi Kur’ân’ın kelimelerine bak ki, kolay, basit ve bilinen kelimeler olmakla beraber, o kadar hoş mânâların hazinelerine nasıl anahtar oluyor da kapılar açıyor!

Sonra da felsefe hikmetinin tantanalı sözlerine bak: O kadar şâşaasıyla beraber, ne bir ilmî kemal veriyor, ne bir ruhanî zevk; ne insana bir gaye gösteriyor, ne de dinî bir fayda sağlıyor. Sadece müthiş bir hayret ve muvahhiş bir dehşet veriyor ve seni apaydınlık tevhid semâsından karanlık kesret vadilerine düşürüyor. İşte, Güneş hakkında felsefecilerin neler söylediğine bir bak:

“Güneş, arzımızdan bir milyon üç yüz bin defadan ziyade büyük, ateşten bir sıvı kütledir. Yörüngesinde kendi etrafında döner. Ondan çıkan kıvılcımlardan arzımız ve diğer seyyareler vücud bulmuştur. Çeşitli büyüklüklerdeki bu muazzam cisimlerden kimi Güneşe yakın, kimi ondan uzaktadır; bunlar uzay boşluğunda, bir umumî cazibe kuvvetiyle Güneş etrafında dönerler. Bir kuyruklu yıldız geçişi gibi bir semâvî hadise sebebiyle onlardan biri tesadüfen yörüngesinden çıkacak olsa, Güneş Sisteminde ve dünyada karışıklık çıkar; gökler ve yer o dehşetten hissesini alır.”

Şimdi kendine bak, acaba bu mesele sana ne fayda verdi? Feyâ sübhanallah! Hakikatin şeklini dalâlet nasıl değiştiriyor. İşte o hakikat şudur:

“Güneş, seyyareleriyle beraber, Fâtır-ı Hakîminin emri ve Hâlık-ı Kadîrinin kuvvetiyle yaratılmış ve teshir edilmiş bir muvazzaf masnû’dan ibarettir. Ve, o kadar büyüklüğüyle beraber, üzerinde tecellî eden Nur isminin şuâsıyla semâ denizinin yüzünde ışıldayan parlak bir katreden başka birşey değildir.”

Eğer felsefeciler meselelerine Kur’ân’dan bir nur katıp da “Bu cansız ve dehşetli cisimlere Allah nihayet intizam ve hikmet içinde ve emrine tam bir itaatle vazifeler gördürüyor” demiş olsalardı, o zaman bilgilerinde bir mânâ olurdu. Yoksa, bütün bunları kendilerine ve sebeblere isnad ettikleri için, Kur’ân’ın tasvir ettiği şu kimsenin durumuna düşerler:

وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللهِ فَكَأَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَاءِ فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ أَوْ تَهْوِي بِهِ الرِّيحُ فِي مَكَانٍ سَحِيقٍ [3]

Bu meseleye diğerlerini sen kıyas et.

[TERCÜME:ÜMİT ŞİMŞEK]

[1] “Güneşi bir lâmba yaptı.” (Nuh Sûresi, 71:16.)
[2] “Güneş de kendisi için belirlenmiş bir kanunla yörüngesinde akar.” (Yâsin Sûresi, 36:38.)
[3] “Allah’a ortak koşan kimse sanki gökten düşmüş de kuşlar onu kapıp parçalamış, yahut rüzgâr onu ıssız bir yere savurmuştur.” (Hacc Sûresi, 22:31.)

Previous Post
Next Post

About Author

0 yorum: