4 Ocak 2009 Pazar

Mesnevî-i Nuriye: 14


Peygamberi (s.a.v.) bize tanıtan marifet deryasından
REŞHALAR: 9 - son


Üçüncü Nükte

İ’lem: Kur’ân’ın temel maksatları ve asıl unsurları dörttür: tevhid, nübüvvet, haşir ve ubudiyetle beraber adalet. Diğer meseleler ancak bu maksatlara birer vesile olurlar.

Şu da bir kaidedir ki, vesilelerin tafsilinde fazla derine dalmamak, faydasız meselelerle maksadı kaybettirecek derecede meşgul olarak mevzuu dağıtmamak içindir. İşte bu sebebden Kur’ân bazı kevnî meseleleri müphem bırakmış yahut ihmal veya icmal etmiştir.

Ayrıca, Kur’ân’ın muhatapları, ekseriyet-i mutlaka ile, avamdır; derin İlâhî hakikatleri ancak temsil yoluyla ve icmâlen zihne yaklaştırmak suretiyle anlayabilirler; uzun çağlardan sonra sadece felsefeci bir ekalliyetin erişebileceği bir bilgiyi almak için ise her vakit hazır değillerdir. İşte bu sebebden Kur’ân’ın ekser meseleleri temsil suretinde olduğu gibi, temsillerin de bir kısmı müteşabihat suretindedir; çünkü bunlar son derece derin İlâhî hakikatlerin temsilleridir.

Dördüncü Nükte

İ’lem: Nasıl ki bir saat sabit halde olmayıp içindeki âletlerin titreşmesiyle devamlı sarsıntı halindedir.

Öyle de, dünya dahi daima sarsıntı halinde bulunan büyük bir saattir.

Ona zamanın girmesiyle, gece ve gündüz iki mile dönüşür ve saniyeleri sayar.

Seneler, dakikaları sayan bir ibre olur.

Asırlar ise, saatleri sayan bir ibre gibidir.

Mekânın girmesiyle de, sür’atle değişen, halden hale giren ve sarsılıp duran cevv-i semâ, saniyeleri sayan bir mil olur.

Arz ise, nebat ve hayvanla, hayat ve ölümle daima değişen yüzü ile dakikaları sayan bir mile, içindeki zelzelelerle ve dağların vücuda gelmesiyle de saatleri sayan mile benzer.

Semâya gelince, o da ecrâm-ı ulviyenin hareketleriyle, kuyruklu yıldızların ve şahaplarının zuhuru ve Güneş ve Ay tutulması gibi tegayyüratıyla, günleri sayan bir mildir.

İşte şu yedi direk üstüne kurulu dünya, esmâ-i İlâhiyenin şuûnâtını ve kader ve kudret kaleminin yazısını vasfetmekle beraber, hakikatte fânîdir, yok olup gidicidir, sarsılıp durmaktadır ve akarsu gibi göç halindedir. Lâkin görüntüsü gaflet sebebiyle donup taşlaşmış ve tabiatla kesifleşerek âhirete perde olmuştur. Hastalıklı felsefe ve sefih medeniyet de, felsefî tetkikatla ve tabiat bahisleriyle onun bu donmuş ve kesifleşmiş halini şiddetlendirmektedir. Kur’ân ise, âyetleriyle dünyayı hallaç pamuğu gibi atar, beyanıyla onu şeffaflaştırır, nuruyla eritir, sayhalarıyla mevhum ebediyetini yırtar; gök gürültüsü gibi gürleyişleriyle, tabiatı tevlid eden gafleti paramparça eder. Ve dünyanın zelzeleli hakikati, lisan-ı haliyle şu âyeti okur:

وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ [1]

İşte bu yüzdendir ki, Kur’ân, felsefenin tafsil ettiği eşyanın mahiyet ve hususiyetlerinde icmal yapar, felsefenin icmal veya ihmal ettiği meselelerde de tafsile girişir ki, bunlar, mahlûkatın tekvinî emirlere uyma hususundaki vazifeleri ve Fâtırlarının isim, fiil ve şe’nlerine delâletleridir.

Elhasıl: Kur’ân, kâinat kitabının mânâsından ve delâletlerinden bahseder. Felsefe ise harflerin süslerinden, vaziyet ve münasebetlerinden söz eder; mevcudatın bir mânâya delâlet eden kelimeler olduğunu bilmez. Felsefe hikmeti ile Kur’ân hikmeti arasındaki farkı görmek istersen, şu âyetin beyanına dair bahse müracaat et:[2]

وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ أُوتِيَ خَيْرًا كَثِيرًا [3]

Beşinci Nükte

“Mucizat-ı Kur’âniye” adlı Yirmi Beşinci Sözün İkinci Şulesinin üç Nurunu ihtivâ eden bir bahistir.

Altıncı Nükte

İ’lem: Geçmiş Nükteden de anlaşılacağı gibi, Kur’ân, âsâra baktığı zaman,

- o eserlerin hangi cihetlerden Allah Tealânın fiillerine delâlet ettiği,

- fiillerin hangi cihetlerden Esmâ-i İlâhiyeyi gösterdiği,

- o fiillerin ne suretle Esmâya döküldüğü veya Esmâdan akıp geldiği

- ve İlâhî sıfatların şuâları olan Esmânın eşyayı nasıl ihâta ettiği

noktalarından bakar.

Elhasıl: Kur’ân, mevcudatın, Fâtırına müteveccih yüzlerine bakar. Felsefe ise, mevcudatın kendilerine ve sebeblerine müteveccih yüzlerine, felsefe veya san’at itibarıyla cüz’î faydalarına bakar. Ne cahildir o adam ki, felsefe fünununa aldanıp da onu Kur’ân’ın bahislerine mehenk yapar! Söyleyen kimse ne güzel söylemiş: “Cünun fünun demek olduğu gibi, fünun da cünun demektir.” Yani, cinnetin adı fen olmuş; fen de zaten cinnet demektir.

Beşinci Katre

İ’lem: Habbe Risalesinde de geçtiği gibi, Kur’ân’ın i’caz lem’alarından biri de, beyan ve maânî ilimlerinin şehadetiyle, onun parlak bir selâseti, üstün bir selâmeti, sağlam bir tesanüdü, güçlü bir tenasübü, cümleler ve heyetler arasındaki teâvünü, âyetler ve maksatlar arasındaki tecâvübü kendisinde toplamasıdır.

Bundan başka, Kur’ân, yirmi senede, ihtiyaç durumuna göre birbirinden farklı ve ayrı şekilde, âyet âyet nâzil olmakla birlikte, öylesine âhenk içindedir ki, sanki hepsi bir defada inmiş gibidir.

Hem nüzul sebebleri farklı ve birbirine mübayin olmakla birlikte, öyle mükemmel bir tesanüdü vardır ki, sanki tek bir nüzul sebebine bağlı olarak inmiş gibidir.

Hem mütefavit ve mükerrer suallere cevap olarak gelmekle birlikte, son derece imtizaç ve ittihad halindedir ve sanki tek bir suale cevap gibidir.

Hem ahkâmı birbirine mugayir olan müteaddit hadiseleri açıklamak üzere geldiği halde, öylesine mükemmel bir intizam ile gelmiştir ki, sanki tek bir hadiseyi açıklar gibidir.

Hem tenezzülât-ı İlâhiye ile muhatapların anlayışına, bilhassa kendisine Kur’ân indirilen zâtın—muhtelif ve mütenevvi hallerde iken vahiy aldığı halde—anlayışına münasip üslûplarda inmesine rağmen, âyetleri öyle temasül ve selâsettedir ki, sanki tek bir halde inmiş gibidir.

Hem müteaddit ve birbirinden çok uzak muhatap tabakalarına hitap ederek onlarla konuştuğu halde, sanki tek bir muhatabı varmışçasına, beyanında öyle bir suhûlet, nizamında öyle bir cezalet, anlatışında öyle bir vuzuh vardır ki, herbir muhatap, Kur’ân’ın birinci derecede kendisine hitap ettiğini zanneder.

Hem birbirinden çok farklı ve tedrice muhtaç gayelere hidayet edip ulaştırmak üzere indiği halde, sanki hepsi tek bir maksat imişçesine, öyle mükemmel bir istikamet, muvazene ve nizamı vardır ki, selim bir gözü bulunan basiret sahibi şunu hiç şüphesiz müşahede eder: Kur’ân’da öyle bir göz vardır ki, bütün kâinatı, içiyle ve dışıyla apaçık okunan bir sayfa gibi görür, onu dilediği gibi çevirir ve mânâlarını dilediği şekilde anlatır.

Altıncı Katre

Katre Risalesinde geçtiği gibi, Kur’ân’ın sair kelâmlarla mukayese edilemeyeceğine dairdir.

İ’lem: Kelâmın mertebesindeki yüksekliğin, kuvvetin ve hüsün ve cemâlin dört kaynağı vardır: mütekellim, muhatap, maksat ve makam. Yoksa, ediplerin yanlış olarak ileri sürdükleri gibi sadece makam değildir.

Sen kimin söylediğine, kime söylediğine, niçin söylediğine ve hangi makamda söylediğine bak. Zira kelâm emir veya nehiy cinsinden ise, kuvvet ve ulviyeti mütekellimin derecesine uygun şekilde ziyadeleşen bir irade ve kudreti tazammun eder.

Evet, kimsenin kulak asmadığı bir temennî ve kuruntudan gelen fuzulî ve suretâ bir emir nerede, kudret ve iradeyi tazammun eden hakikî ve nâfiz bir emir nerede?
Şimdi bir bak:

يَا أَرْضُ ابْلَعِي مَاءَكِ وَيَا سَمَاءُ أَقْلِعِي [4]
فَقَالَ لَهَا وَلِلْأَرْضِ اِئْتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ [5]

Bu emirler nerede, hummâya tutulmuş birisinin hezeyan suretinde söylediği sözlere benzer şekilde, beşerin câmidata “Ey yeryüzü, sakin ol; ey gök, yarıl; ey kıyamet, kop!” diye hitap edişi nerede?

Keza, emrine itaat edilen bir kumandanın büyük bir mutî orduyu Allah’ın düşmanları üzerine salan “Arş!” emri nerede? Söz olarak bunun aynı olmakla beraber ciddîye alınmayan ve sözü dinlenmeyen ehemmiyetsiz birinden sadır olan emir nerede?

إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ [6]

Nerede bu emir, nerede beşer kelâmı?

Keza, nerede hakikî bir mâlikin ve emri tesirli, hükmü nâfiz olan bir âmirin tasviri? Veya bir san’atkârın san’atını icra ederken, bir mün’imin ihsanda bulunurken, o san’at ve ihsan ânındaki fiillerini tasvir ederek “Şöyle şöyle yaptım, şunu şunu yaptırdım” deyişi? İstersen bak şu âyetlere:

أَفَلَمْ يَنْظُرُوا إِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَا لَهَا مِنْ فُرُوجٍ * وَالأَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَأَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ وَأَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ * تَبْصِرَةً وَذِكْرَى لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ * وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً مُبَارَكًا فَأَنْبَتْنَا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِ * وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ لَهَا طَلْعٌ نَضِيدٌ * رِزْقًا لِلْعِبَادِ وَأَحْيَيْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذَلِكَ الْخُرُوجُ [7]

Sonra bak, nerede bu fiillere hiç teması olmayan birinin bu hususlardaki fuzuliyane tasvirleri?

Evet, nerede yıldızların kendisi, nerede onların camlarda görünüp de var mı, yok mu oldukları bile belli olmayan gelip geçici timsalcikleri?

Evet, nerede Güneş ve Ay Hâlıkının kelâmındaki kelimelerin hidayet nurları ilham eden melekleri? Nerede hevesat düğümlerinin üfürükçüsü beşer tezviratının eşek arıları?

Evet, nerede hidayet cevherlerinin sadefi, hakaik-i imâniyenin menbaı ve esasat-ı İslâmiyenin madeni olan ve Rahmân’ın Arşından hitab-ı Ezelînin ve ilim, kudret ve iradenin elfazıyla saçılan Kur’ân’ın lâfızları? Nerede beşer hevâ ve hevesinin asılsız lâfları?

Evet, nerede o Kur’ân ki,

- bir ağaç gibi dal budak salmış, yaprak vermiş, çiçek açmış ve maneviyatıyla, şeâiriyle, kemâlâtıyla, evliya ve asfiyasıyla şu İslâm âlemini meyve vermiştir—öyle ki, o tuba ağacının çekirdeklerinden nicesi meyveli ağaçlar hükmünde hayat düsturlarına inkılâb ederek, hakkında

قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الإِنْسُ وَالْجِنُّ عَلَى أَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هَذَا الْقُرْآنِ لاَ يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا[8]

dedirtmiş ve,

- nazmındaki cezaletle, mânâsındaki belâgatle, üslûbundaki bedaatle, beyanındaki beraatle, lâfzındaki fesahatle, pek çok makbul vücuhu birden kapsayan lâfzındaki câmiiyetle,

- müçtehidler için kaynak, ârifler için ezvak, vuslata erişenler için meşreb, kâmiller için meslek, muhakkikler için mezhep mânâsındaki yolları ve hakikati tazammun eden şu şeriat deryasına câmi’ bir şekilde güzelce yol gösterişiyle,

- her asırdaki gençliğiyle ve her asırda her tabakaya lâyık ve muvafık tazeliğiyle herkesi susturmuş,

- en belâgatli hatipleri ve en seçkin âlimleri ilzam etmiş, hattâ bir sûresinin benzerini getirmek hususunda bütün beşeri âciz bırakmıştır.

Evet, Kur’ân nerede, beşer kelâmı nerede? Serâ nerede, Sürreyya nerede?

اَلْلّهُمَّ بِحَّقِّ الْقُرْآنِ وَبِحَّقِّ مَنْ أُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ نَوِّرْ قُلُوْبَنا بِنُوْرِ الْقُرْآنِ وَاجْعَلْ الْقُرْآنَ شِفاءً لَنا مِنْ كُلِّ دَاءٍ، وَمُوْنِساً لَنا فِيْ حَياتِنا وَبَعْدَ مَماتِنا، وَاجْعَلْهُ لَنا فِيْ الدُّنْيا قَرِيْناً وَفِيْ الْقَبْرِ مُوْنِساً وَ فِيْ الْقِيامَةِ شَفِيْعاً وَعَلٰى الصِّراطِ نُوْراً وَمِنَ النَّارِ سِتْراً وَحِجاباً، وَ إِلَى الْجَنَّةِ رَفِيْقاً وَ إِلَى الْخَيْراتِ دَلِيْلاً وَإِماماً بِفَضْلِكَ وَحَمْدِكَ وَكَرَمِكَ وَإِحْسانِكَ وَرَحْمَتِكَ يا أَكْرِمَ الْأَكْرَمِيْنَ وَيا أَرْحَمَ الرَّاحِمِيْنَ.
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ أَنْزَلْتَ عَلَيْهِ الْقُرْآنَ وَأَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعالَمِينَ وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ صَلاةً تُرْضيْكَ وَتُرْضيهِ وَتَرْضَى بِها يا رَبَّ الْعالَمِيْنَ. .
فَيا مُنْزِلَ الْقُرْآنَ بِحَقِّ الْقُرْآنِ اجْعَلْ هَذا الْكِتابَ نائِباً عَنّي ناطِقاً بِهَذا الدُّعاءِ بَدَلاً عَنِّي، إِذا أَسْكَتَ الْمَوْتُ لِسانِي آمِيْنَ. أَلْفَ آمِيْنَ. .

Allahım! Kur’ân’ın ve kendisine Kur’ân indirilen zâtın hakkı için kalblerimizi Kur’ân’ın nuruyla nurlandır. Kur’ân’ı bütün dertlerimize şifa yap. Hayatımızda da, ölümden sonra da Kur’ân’ı bize ünsiyetli kıl. Onu bizim için dünyada yakın bir dost, kabirde mûnis bir arkadaş, kıyamette şefaatçi, Sıratta nur, ateşe karşı siper ve perde, Cennete yol arkadaşı, hayırlara delil ve imam yap—fazlınla, hamdin ile, kereminle, ihsanınla ve rahmetinle, ey kerem sahiplerinin en keremlisi ve merhametlilerin en merhametlisi!

Kendisine Kur’ân indirip âlemlere rahmet olarak gönderdiğin zâta, âl ve ashabına da, razı olacağın, onu hoşnut edecek ve Seni de hoşnut edecek bir salât ile salât ve selâm et, ey Âlemlerin Rabbi!Ey Kur’ân’ı indiren Zât-ı Zülcelâl! Kur’ân’ın hakkı için, ölüm benim lisanımı susturduğunda, bu kitabı, şu duâ ile benim yerime konuşan bir vekil eyle. Âmin. Bin kere âmin.

[TERCÜME: ÜMİT ŞİMŞEK]

[1] “Kur’ân okunduğunda susun ve dinleyin ki rahmete erişesiniz.” (A’râf Sûresi, 7:204.)
[2] Söz konusu bahis, On İkinci Sözdedir.
[3] “Kime hikmet verilmişse, ona gerçekten pek büyük bir hayır verilmiştir.” (Bakara Sûresi, 2:269.)
[4] “Ey yer, suyunu yut; ey gök, suyunu tut.” (Hud Sûresi, 11:44.)
[5] “Hem göğe, hem de yeryüzüne ‘İsteseniz de, istemeseniz de gelin’ buyurdu. İkisi de ‘İsteyerek geldik’ dedi.” (Fussılet Sûresi, 41:11.)
[6] “Birşeyin olmasını dilediğinde Onun işi ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” (Yâsin Sûresi, 36:82.)
[7] “Üstlerindeki göğe bakmadılar mı, onu nasıl bina edip süslemişiz ki, hiçbir gediği yoktur. Yeryüzünü de döşedik, onda sağlam dağlar diktik, her güzel çiftten bitkiler yeşerttik: Hakka yönelecek herbir kulun gönül gözünü açsın ve ibret olsun diye. Gökten de bereketli bir suyu peyderpey indirdik; onunla bağlar ve biçilecek taneli ekinler bitirdik. Salkımları üst üste binmiş yüksek hurma ağaçları bitirdik. Tâ ki kullara rızık olsun. Biz o suyla ölü bir beldeye can verdik. Kabirlerden çıkışınız da işte böyledir.” (Kaf Sûresi, 50:6-11.)
[8] “De ki: Bu Kur’ân’ın benzerini getirmek için bütün insanlar ve cinler toplanıp da birbirine yardımcı olsalar, yine de onun benzerini getiremezler.” (İsrâ Sûresi, 17:88.)

Hiç yorum yok: