18 Ocak 2009 Pazar

Mesnevî-i Nuriye: 15



Üçüncü Risale

Lâsiyyemâ
Yirmi Sekizinci Sözün Arapça İkinci Makamı ve Onuncu Sözün Esası



بسم الله الرحمن الرحيم
الْحَمْدُ لِلهِ الّذِي شَهِدَتْ عَلٰى وُجُوبِ وُجُوْدِهِ وَوَحْدَتِهِ ذَرّاتُ الْكائِناتِ وَمُرَكَّباتُها بِلِسانِ عَجْزِها وَفَقْرِها.
وَالصَّلاةُ وَالسَّلامُ عَلٰى نَبِيِّهِ الّذي هُوَ كَشّافُ طِلْسِمِ الْكائِناتِ وَمِفْتاحُ آياتِها، وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَعَلٰى إِخْوانِهِ مِنَ النَّبِيينَ وَالْمُرْسَلِينَ وَعَلٰى الْمَلائِكَةِ الْمُقَرَّبِينَ وَعَلٰى عِبادِ اللهِ الصّالِحِينَ مِنْ أَهْلِ السّمواتِ وَ الْأَرَضِينَ.

HAMD o Allah’a mahsustur ki, kâinatın bütün zerrâtı ve mürekkebâtı, acz ve fakrlarının lisanıyla Onun vücub-u vücuduna ve vahdetine şehadet eder.

Salât ve selâm, kâinat tılsımının keşşâfı ve kâinat âyetlerinin anahtarı olan Onun nebîsine, âl ve ashabına, kardeşleri olan enbiya ve mürselîne, mukarreb meleklere, Allah’ın gökler ve yerlerdeki salih kullarına olsun.

İ’lem: Ey tabiat ve esbab ile kendisine şükür kapısı kapanıp şirk kapısı açılmış olan kişi! Şirk, küfür ve küfran, hadsiz muhaller üzerine bina edilmiştir. İşte, o muhallerden sadece şu tek muhale bir bak:

Eğer kâfir cehalet sarhoşluğunu bırakıp da ilmin gözüyle kendi inkârına bakacak olursa, tek bir zerrenin sırtına tonlarca yük yüklemek ve tek tek herbir zerrede tabiatın milyonlarca matbaası olduğunu ve herbir zerrenin bütün masnûâttaki san’at inceliklerini bilecek ve işleyecek bir ıttıla ve maharete sahip bulunduğunu kabul etmeye mecbur kalır. Zira, meselâ herbir hava zerresi herbir nebat, çiçek, ağaç ve meyveye girip onun bünyesinde iş görebilir. Eğer o zerre ile onda saklı olan o küçük kuvvet, herşeyin melekûtu elinde bulunan Zâtın ismiyle çalışan bir memur olmazsa, o takdirde, bünyesine girdiği herşeye ait cihazların keyfiyetini ve o şeyin işleyişine ve meydana gelişine ait herşeyi bilmek zorunda demektir. Şu da var ki, meyve, ağacın küçültülmüş bir misalini tazammun eder; onun çekirdekleri ağacın amel defteri gibidir ki, onda ağacın tarihçe-i hayatı yazılmıştır. Onun için, meyve ağacın tamamına, hattâ onun nev’ine, hattâ bütün bir arza bakar. Bundan dolayıdır ki, san’atının ve mânâsının büyüklüğüyle, meyve, bir bakıma yeryüzünün san’atı kadar büyüktür. Bu muazzam manevî san’atı bina edene, yeryüzünü bina etmek elbette ağır gelmez.

Ne acibdir o nankör kâfirin hali! Kalbine bu kadar ahmaklık ve eblehliği doldurduktan sonra hâlâ akıl ve zekâ iddiasında bulunabiliyor!

İ’lem: Şunu da bil ki, herşeyin iki sureti vardır.

Birisi: Hislerle idrak olunan maddî suretlerdir ki, kaderin takdiriyle, gayet intizam içinde, herşeyin boyuna göre biçilmiş bir gömleğe benzer.

Diğeri ise akıl ile idrak olunabilecek bir surettir ki, tıpkı ışığın hareketiyle ortaya çıkan hayalî nuranî daire gibi, birşeyin zaman denizindeki hareketi esnasında veya üzerinden zaman nehrinin geçmesiyle meydana gelen muhtelif suretlerin terkibinden ibarettir. Bu manevî suret, o şeyin tarih-i hayatıdır ve meşhur kaderin medarıdır ki, “mukadderat-ı eşya“ adı verilir.

Evet, nasıl ki eşyanın, meselâ bir ağacın, maddî suretinde gayet intizamla ve ondan istenen neticeleri meyve verecek şekilde belirlenmiş hedefleri, hikmetli maslahatlara göre ölçülüp biçilmiş gayeleri vardır. Bunun gibi, o şeyin manevî suretinde de öyle maslahatlar tazammun eden muntazam neticeler ve birtakım gizli hikmetlere göre belirlenmiş muayyen hudutlar vardır. Bunlardan birincisinde kudret usta, kader hendese gibidir. İkincisinde ise kudret masdar, kader mistar gibidir; kader mistarındaki hatların üzerine kudret, mânâlar kitabını yazar.

Şimdi ey kâfir! İlim ve hakikate müracaat edildiğinde görülecektir ki, sen bu inkâr ve nankörlüğünle, herbir zerrede ve onun küçük, cüz’î kuvvetinde terzilik san’atına o derece bir aşinalık bulunduğunu kabul etmek zorunda kalırsın ki, o zerre ve sebeblerin tabiatı, eşya sayısınca farklı ve çeşitli elbise ve gömlekleri biçip dikebilsin; ve, zerrenin yanına vardığında, onun zaman içinde hadisat dikenleriyle delik deşik olmuş suretlerini yenileyebilecek bir gücü olsun. Lâkin hilkat ağacının meyvesi ve—iddiasınca—sebeblerin en güçlüsü ve ihtiyarı en geniş olan insan, eğer terzilik san’atına dair nev’inin bütün kabiliyetlerini bir araya toplayıp da bir dikenli ağacın âzâlarına uygun bir gömlek dikmek istese, buna gücü yetmez. Halbuki o ağacın Sâni-i Hakîmi, onun gelişmesi hengâmında, Güneşin solduramadığı taze ve muntazam, yepyeni gömlekleri, süslü ve ölçülü yemyeşil elbiseleri, tam bir kolaylık ve sür’atle, külfetsizce ve zahmetsizce ona giydiriyor. Evet, şu âyetlerin tavsif ettiği Zât her türlü kusurdan münezzehtir:

إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ * فَسُبْحَانَ الَّذِي بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ [1]


[TERCÜME: ÜMİT ŞİMŞEK]


[1] “Birşeyin olmasını dilediğinde Onun işi ‘Ol’ demektir; o da oluverir. Münezzehtir o Allah ki, herşeyin melekûtu Onun elindedir; siz de Ona döneceksiniz.” (Yâsin Sûresi, 36:82-83.)

2 yorum:

Adsız dedi ki...

Satırın sağında kelimeler eksik çıkmış. Düzeltilebilir mi acaba?

şeyda nur dedi ki...

ne mükemmel..........