25 Ocak 2009 Pazar

Mesnevî-i Nuriye: 16


Lâsiyyemâ: 2
Yirmi Sekizinci Sözün Arapça İkinci Makamı ve Onuncu Sözün Esası


İ’lem: Ehad-i Samedin herşey üzerinde bir sikkesi, bir hâtemi, bir âyeti—daha doğrusu âyetleri—vardır ki, o şeyin Ona ait olduğuna, Onun mülkü ve san’atı olduğuna şehadet eder. İstersen, Onun had ve hesaba gelmez ehadiyet sikkelerinden ve samediyet hâtemlerinden, bahar mevsiminde arz sayfasına vurulan sikkeye, iç içe geçip kucaklaşmış şekilde gelen şu müteselsil fıkraların dürbünüyle bak; o sikkeyi, gün ortasında Güneşi görür gibi göreceksin. Şöyle ki:

Yeryüzü sayfasında öyle bedî’ ve hikmetli bir icad müşahede ediyoruz ki, o icad,

- gayet vüs’atli ve azametli bir cûd-u mutlak içinde,
- o da itkan-ı mutlak içindeki bir sehâvet-i mutlaka içinde,
- o da intizam-ı mutlak içindeki bir suhûlet-i mutlaka içinde,
- o da ittizan-ı mutlak içindeki bir sür’at-i mutlaka içinde,
- o da mutlak bir hüsn-ü san’at içindeki vüs’at-i mutlaka içinde,
- o da paha biçilmez bir kıymet içindeki mutlak ucuzluk içinde,
- o da imtiyaz-ı mutlak içindeki ihtilât-ı mutlak içinde,
- o da ittifak-ı mutlak içindeki mutlak uzaklık içinde,
- o da en güzel bir hilkat içindeki kesret-i mutlaka içindedir.

Bu fıkralardan herbiri, o sikkeyi göstermek için tek başına kâfidir. Zira:

Nevideki nihayetsiz sehâvetle beraber herbir ferdde tek tek görülen en yüksek derecedeki itkan ve hüsn-ü san’at, ancak sonsuz bir kudret sahibine mahsustur ki, hiçbir şey Onu başka birşeyden alıkoyamaz.

Keza, nihayet derecedeki suhûletle beraber son derece intizam, öyle bir Zâta mahsustur ki, hiçbir şey Onu âciz bırakamaz; hem O nihayetsiz bir ilme sahiptir.

Keza, nihayet derecedeki sür’atle beraber son derece ittizan ve mevzu­ni­yet, öyle bir Zâta mahsustur ki, herşey Onun emir ve iradesine teslim olur.

Keza, nev’in her tarafa yayılmasında görülen nihayet derecedeki vüs’at-i tasarrufla beraber herbir ferdde tek tek görülen gayet derecedeki hüsn-ü san’at öyle bir Zâta mahsustur ki, hiçbir şeyin yanında mekân edinmediği gibi, ilmiyle ve kudretiyle herşeyin yanındadır.

Keza, nihayet derecedeki bolluk ve ucuzlukla beraber san’at itibarıyla herbir ferdin gayet derecedeki kıymeti, ancak öyle bir Zâta mahsustur ki, gınâsına had, hazinelerine de nihayet bulunmaz.

Keza, muhtelif nevilerin ferdleri arasındaki nihayet derecede karışıklık ve giriftlikle beraber, herbirini hiçbir hatâya ve karışıklığa meydan vermeden son derece imtiyazla teşhis etmek öyle bir Zâta mahsustur ki, herşeyi görür, herşeye şahiddir, bir fiil bir fiiline mâni olmaz, bir sual bir suale karışmaz.

Keza, arzın her tarafına yayılmış ferdlerin birbirine nihayet derecede uzak­lığıyla beraber, onların suretlerinde, teşkillerinde, icadlarında ve vücud­la­rında—güya herbir nev’in herbir ferdi, tek bir müdebbirin sadece kendisine mahsus tek bir emrine bakıyormuşçasına—gayet derecede tevafuku netice veren faaliyet öyle bir Zâta mahsustur ki, bütün arz Onun kabza-i tasarrufunda, Onun ilmi, hükmü ve hikmeti altındadır.

Keza, bir nev’in efradında nihayet derecedeki kesretle beraber herbir ferdin gayet derecede mükemmeliyetle yaratılışı ve herbir cüz’ün hüsn-ü icadı öyle bir Kadîr-i Mutlaka mahsustur ki, zerreler ve yıldızlar, az ve çok, Ona nisbeten müsavidir.

Bu fıkraların herbirinde Kadîr-i Mutlakın san’atına dair ayrı bir âyet vardır ki, o da, sehâvet ile israfsız itkan, sür’at ile mevzuniyet, kıymet ile ucuzluk, son derece karışıklık ile tam imtiyaz (herşeyin kusursuz şekilde birbirinden ayırt edilişi), ilh. aralarındaki tezattır.

Bu durumda, herbir fıkra ehadiyet hâtemini göstermek için kendi başına kâfi iken, bunların hepsi birden el ele verip tek bir faaliyete beraberce katılacak şekilde toplanınca durum ne olur? Şu âyetin sırrı işte bu noktadan geliyor:

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْـضَـ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ [1]

Yani, aklı tenbih edilmek suretiyle kendisine sorulduğunda, inatçı münkir bile “Allah” demeye mecbur kalıyor.

İ’lem: Allah’a iman, Peygambere iman ve haşre iman ile kâinatın varlığını tasdik, karşılıklı olarak birbirlerini istilzam ederler. Böyle kat’î bir telâzumun hakikaten var olabilmesi için, Ulûhiyetin vücubu, risaletin sübutu ve âhiretin vücudu ile kâinatın gafletsiz şuhudu arasında tam bir irtibat olmalıdır. Zira:

Nasıl ki bir kitabın varlığı—bâhusus o kitabın herbir kelimesi bir kitap, herbir harfi de bir muntazam kaside tazammun ediyorsa—kâtipsiz olmaz. Aynen öyle de, Nakkàş-ı Ezelînin vücub-u vücuduna iman etmeksizin şu kâinat kitabını görebilmek—sarhoş olmamak şartıyla—mümkün değildir.

Bunun gibi, herbir taşına varıncaya kadar her tarafı san’at harikalarıyla, acâip nakışlarla, pek garib tezyinatla dolu bir evin ustasız, san’atkârsız, dülgersiz ve sahipsiz var olması mümkün olmadığı gibi, Sâniinin vücudunu tasdik etmeden bu âlemin vücudunu tasdik etmek de—dalâlet sarhoşluğu olmazsa—mümkün değildir.

Aynı şekilde, nasıl ki hem Güneşin varlığını inkâr etmek, hem de denizin yüzündeki kabarcıkların ışıltısını, su katrelerinin parıltısını ve buz kristallerinin parlayışını görmek mümkün değildir; zira o zaman kabarcıklar, katrecikler ve buz kristalleri sayısınca güneşçiklerin hakikaten bil’asale var olduğunu kabul etmek gerekir. Öyle de, aklı bozulmamış bir kimse için, daima intizamla halden hale giren ve insicamla yenilenip duran şu kâinatı müşahede edip de, şu muhteşem evi ve şu muazzam ağacı meşîetinin ve hikmetinin temelleri üzerine kuran, kaza ve kaderinin düsturlarıyla fasıllara ayıran, âdetinin ve sünnetinin kanunlarıyla tanzim eden, inâyet ve rahmetinin namuslarıyla tezyin eden ve esmâ ve sıfâtının cilveleriyle tenvir eden Kâinat Hâlıkının ve Bânisinin vücub-u vücudunu tasdik etmemek mümkün değildir.

Evet! Tek bir Hâlıkın kabul edilmemesi halinde, kâinatın zerreleri ve bu zerrelerden terkib olunan mevcudat kadar, sayısız ilâhları kabul etmek mecburiyeti doğar. Bu sayısız ilâhların da herbiri herşeyi birden yaratmaya muktedir olmalıdır. Çünkü herbir canlı cüz’î, küllün bir hülâsası gibidir; öyleyse, onu yaratmak için herşeyi birden yaratabilmelidir.

Bundan başka, nasıl ışık vermeksizin Güneşin vücudu mümkün olmazsa, peygamberler göndermek suretiyle tezahür etmeyen bir ulûhiyet de olmaz.

Hem nihayet kemaldeki bir cemâlin, tarif edici bir resul vasıtasıyla kendisini tanıtıp tebarüz etmemesi de mümkün değildir.

Hem nihayet cemaldeki bir kemâl-i san’atın, halkı ona çağıran bir dellâl vasıtasıyla kendisini teşhir etmemesi de mümkün değildir.

Hem herşeyi ihâta eden bir rubûbiyet saltanatının, vahdâniyet ve samedi­ye­tini zülcenaheyn bir meb’us vasıtasıyla kesret tabakalarında ilân ederek küllî bir ubudiyet istememesi de mümkün değildir.

Hem nihayetsiz bir hüsnün, hüsün sahiplerini istememesi; cemâlinin mehâsinini ve hüsnünün letâifini aynalarda müşahede etmeyi sevmemesi; ve kendini Ona sevdiren bir sevgili kul ve Onu insanlara sevdiren bir resul vasıtasıyla o mehâsin ve letâifi istihsan edicilerin nazarlarına sunmak ve onlara göstermek istememesi de mümkün değildir. Evet, o, ubudiyetiyle o cemal sahibinin cemâl-i rubûbiyetinin şuhuduna ayna olduğu gibi, risaletiyle de o cemâli göstermek için bir medar olmuştur.

Hem acib mucizelerle, garib işlemelerle dolu hazinelerin sahibinin, tanıtıcı bir sarraf ve vasfeden bir teşhir edici vasıtasıyla gizli kemâlâtını ortaya çıkarmak için, bunları halkın nazarlarına sunmayı ve herkesin gözü önüne sermeyi sevmemesi ve istememesi mümkün değildir.

Hal böyle olunca, âlemde şu vasıfları seyyidimiz Muhammed Aleyhissalâ­tü Vesselâmdan daha câmi’ bir şekilde kendisinde toplayan kimse zuhur etmiş midir? Kellâ! En câmi’, en kâmil, en yüksek ve en üstün odur. O, bütün bu hakikatleri izhar eden, tebliğ eden, tarif eden, teşhir eden, dellâl, âbid, ilân edici, irşad edici, şahid olan, şahid tutan, şahid olunan, sevilen, seven, sev­diren, hidayet üzere olan, hidayete vesile olan resullerin sultanıdır. Gökler ve yer durdukca salâvatın en üstünü, selâmların en güzeli onun ve onların üze­rine olsun.


[TERCÜME: ÜMİT ŞİMŞEK]

[1] “Onlara ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye soracak olsan, ‘Allah’ derler.” (Zümer Sûresi, 39:38.)
Previous Post
Next Post

About Author

0 yorum: