12 Haziran 2017 Pazartesi

DENİZ FENERLERİ

Düşünce melekesini ve buluş gücünü geliştirmek için Einstein'in formülü: gürültüden uzaklaşarak kâinatla baş başa kalmak.

ÜMİT ŞİMŞEK
Sükûnet ve yeknesaklık, insanın pek takdir edilmeyen iki dostudur. Oysa bunlar yaşadığımız dünyanın temelinde var olan ve hayatı mümkün kılan özelliklerdir. Güneş, hergün, milyarlarca yıldır sürüp giden bir düzen içinde, sessizce doğar ve batar. Onun, varlığını belli etmek için patırtı çıkarmaya ihtiyacı yoktur. Dev ağaçlarla dolu bir ormanda da herşey sessizce ve hiç değişmeyen bir düzen içinde yürür. Fakat herhangi bir anda, o sükûnet içinde, tonlarca su, apartman yüksekliğindeki dallara pompalanmakta, yerin ve ağaç gövdelerinin gizliliklerinde nice fabrikalar hummâlı faaliyetlerle çalkalanıp durmaktadır.
Einstein, Nazi Almanyasından ayrıldıktan sonra İngiltere’de verdiği ilk konferansında, kendisinin kırsal bölgelerde yetiştiğini anlatmış ve kâinattaki yeknesak huzur ve sükûnetin onda düşünme melekesini ve buluş gücünü geliştirdiğinden söz etmişti. Kendisini büyük bir merakla dinlemek üzere toplanmış bulunan devrin en seçkin bilim adamlarına, onların şaşkın bakışları arasında, bu genç dâhi bir teklif sunuyordu:
Acaba bilim adamlarına böyle sakin yerlerde görevler bulunamaz mıydı? Meselâ deniz fenerlerindeki görevlere genç bilimciler atanabilirdi. Bu durum, hayatlarının en verimli dönemlerini bir deniz fenerinin sakin ve huzurlu ortamında geçiren bilim adamlarına, problemleri üzerinde yoğunlaşma imkânı verebilirdi.
Einstein’ın teklifini ciddîye alan olmadı. Meslektaşları bile “Bilim adamları deniz fenerini yakmayı unutur” şeklinde nüktelerle teklife gülüp geçtiler. O günden bu yana insanlığın genel eğilimi de bu teklifin aksi yönde gelişti. Hiç şüphe yok, Einstein’ın zamanı, bugünkünden daha sakin, daha düzenli bir dünya idi. Zamanımız ise, sükûneti ve huzuru hatıra getiren ne varsa, hepsini kara listeye almış durumdadır. Huzuru çağrıştıran herhangi bir şeyin, bir dalga sesinin, bir kuş cıvıltısının, bir yaprak hışırtısının işitilebileceği, yahut insanın düşünce ve duygularıyla baş başa kalabileceği bir yer, derhal gürültüye boğulması gereken bir ortam demektir. İnsanlar böyle yerlere “kafa dinlemeye” gidecek de olsalar, gürültülerini ve kargaşalarını da beraber götürdükleri için, yine değişen birşey olmaz. Bugün Einstein’ın teklifine kulak verecek olsaydık bile, herhalde ilk yapacağımız şey, deniz fenerlerini diskoya çevirmek olurdu!
Deniz feneri gibi sükûnetli yerler, hem dış dünyadan, hem de içten gelen mesajların net bir şekilde işitilebileceği, gerçek bir hayatın bütün hazlarıyla koklanıp yaşanabileceği yerlerdir. Çam Dağının tepesindeki katran ağacı da Risale-i Nur Müellifi için, Yıldız Sarayından daha değerli bir deniz feneriydi. Oradan bakan, dünyaya pek yüksekten bakmış gibi olur. Mavi gök, mavi göl, yemyeşil ovalar, seyircinin başı üstünde, gözü önünde, ayağının altındadır. Geceleri, bir şehirden asla seyredilemeyecek bir ihtişam ve renkler içinde, gökkubbeyi ışıl ışıl yıldızlar kaplar. Orada kâinatın en ücra köşesinden gelen sesler işitilir; beşer âleminin boğuşmalarından, dünya kaygılarından, siyaset kavgalarından ise hiçbir iz yoktur. Böyle bir yerden dünyaya bakan bir insanın “Ben kimim? Bu dünya nedir? Nereden gelip nereye gidiyoruz?” diye sormaması mümkün değildir.
Öyle yerlerde yazılan risaleleri okumak için en uygun yerler de, hiç kuşku yok ki, yine öyle, parazitlerden uzak, kâinata yakın mekânlardır. “Niçin okuyamıyoruz? Okuduğumuzda niçin anlayamıyoruz? Anlasak da niçin zevkine varamıyoruz?” gibi soruların cevabını, biraz da, okuma şartlarında ve uygun mekânlarda aramak yerinde olur. Zira, Risale-i Nur’un iman dersleri bir şehrin beton binaları ve yapay ışıkları arasında hapsedilebilecek meseleler olmadığı gibi, öyle küçük mekânların dar açılarından kuşatılabilecek hakikatler de değildir.
Deniz fenerlerine sadece genç bilim adamlarının değil, bu dünyada ne aradığını bilen ve ona uygun şekilde yaşamak isteyen insanların da ihtiyacı var.
Kaynak:
Previous Post
Next Post

About Author

0 yorum: