SON EKLENENLER
latest

29 Aralık 2019 Pazar

Mü'minler için Cennette farklı dereceler

Üsame b. Zeyd (r.a.), Resulullahın (s.a.v.) Cüheyne kabilesine gönderdiği bir askerî birlik içinde yer almıştı. Kabile içinde yegâne Müslüman olan bir adamla karşılaştığında, adam “Lâ ilâhe illâllah” diyerek Üsame’ye selâm verdi. Ancak Üsame ona inanmadı ve adamı öldürdü.

Durumu anlattığında, Resulullah “Adam Lâ ilâhe illâllah dedi, sen de onu öldürdün, öyle mi?” diye sordu.

Üsame “Silâh korkusuyla öyle söyledi” diye cevap verdi.

Resulullah “Sen kalbini yardın da öyle deyip demediğini mi anladın?” dedi. Ve bunu o kadar çok tekrarladı ki, Üsame “Keşke o günden önce Müslüman olmamış olsaydım” diye içinden geçirmeye başladı. (Buharî, Megazî: 45; Müslim, İman: 158):

Kur’an Buluşmalarının 250. bölümünde gündemimiz Nisâ sûresinin 94-96. âyetleri idi. Ve yukarıdaki hadise de bu âyetlerden birincisinin nüzul sebebi olarak anlatılan vak’alar arasında yer alıyordu. Bu âyet-i kerimeyi incelerken, Allah’ın mü’min kullarına verdiği değeri bir kere daha bütün açıklığıyla gördük ve bundan alınması gereken derslere temas ettik.

Diğer iki âyet-i kerimenin ağırlıklı konuları ise, cihadın önemi ile mü’minlerin Allah katındaki farklı dereceleri idi. Gerçi dereceleri ne kadar farklı olursa olsun bütün mü’minlere Allah Teâlâ Cenneti vaad etmişti; ancak zerre kadar bir amelin bile ihmal edilmeyeceği Hesap Gününde, az çalışan ile çok çalışan, cihada katılan ile katılmayan, ilh. mü’minler arasında çok büyük derece farkları olacağı, âyet ve hadislerde son derece çarpıcı ifadelerle anlatılıyordu.

UTESAV organizasyonuyla MÜSİAD’ın Çobançeşme’deki genel merkezinde gerçekleşen Kur’an Buluşmalarının 250. bölümüne ait kesintisiz video kaydını aşağıda izleyebilirsiniz.

Kur’an Buluşmaları Cumartesi sabahları 6:50’de kılınan sabah namazından sonra simit-peynir-çaydan meydana gelen bir kahvaltı ikramını takiben 7:30’da başlıyor ve 9:00’a kadar devam ediyor.

Programda hanımlara da yer ayrılmış bulunuyor.

22 Aralık 2019 Pazar

Her şeyde, her zaman Esmâ okunur

Risale-i Nur’un marifetullah bahislerinde takip ettiği önemli metodlardan birini teşkil eden bir yöntemi, İİKV’nin Tefekkür Dersleri başlıklı seminer dizisinde sunumlu olarak incelemeye başladık.

Kâinattaki her varlığı ve her hadiseyi birer “eser” olarak görmek, bu metodun ilk ve en önemli aşamasını teşkil ediyor. Bundan sonra, eseri vücuda getiren fiiller, onu takiben de o fiillerin faili ile ilgili bilgiler bizi doğru kaynağa götürüyor.

Bütün kâinatı içine alan bu tefekkür seyahatinin en heyecan verici özelliklerinden birisi de, karşılaştığımız her şeyin ve her hadisenin kâinattaki her şeyle birçok yönlerden ilişkili olması, ortak özelliklere sahip olması ve hepsinin birden “eser sahibi” olarak aynı adresi göstermesi. Risalelerde takip edilen metod, bu hususu gözle görülmüşçesine bir kesinlikle ortaya çıkarıyor.

Konuyla ilgili olarak okuduğumuz pasajlardan bir tanesi, bütün bu tesbitlerin odak noktasında yer alıyordu:

Âlemde her bir şey, bütün eşyayı kendi Hâlıkına verir.

Ve dünyada her bir eser, bütün âsârı kendi Müessirinin eserleri olduğunu gösterir.

Ve kâinatta her bir fiil-i icadî, bütün ef’âl-i icadiyeyi kendi Fâilinin fiilleri olduğunu ispat eder.

Ve mevcudatta tecellî eden her bir isim, bütün Esmâyı kendi Müsemmâsının isimleri ve ünvanları olduğuna işaret eder.

Demek, her bir şey, doğrudan doğruya bir burhan-ı vahdâniyettir ve marifet-i İlâhiyenin bir penceresidir.

Kur’ân-ı Kerimin âyetleri ışığında konuya eğildiğimizde ise, Risale-i Nur’un takip ettiği yöntem ve üslûbun tamamıyla Kur’ân’dan alınmış olduğu apaçık bir gerçek olarak beliriyordu.

Bu metodun ilk aşamaları üzerindeki incelemelerimiz bizi başlıca şu sonuçlara ulaştırdı:

  1. Tevhid-i hakikî her şeyi ve her hadiseyi eser olarak gösterir.
  2. Eser bizi Esmâya ulaştırır.
  3. Her bir eserde birçok Esmânın tecellisi bir arada okunur.
  4. Her bir isim aynı anda pek çok eserde tesirini gösterir.
  5. Esmâ-i Hüsnâ aynı zamanda kâinattaki bütün güzelliklerin de kaynağıdır.
  6. Her bir fiil-i icadî, küllî bir kanun-u hallâkıyetin ucudur.
  7. Her eser bütün âsârı, her fiil-i icadî bütün ef’âli, her isim bütün Esmâyı kendi Müsemmâsına isnad eder.
  8. Her bir şey, doğrudan doğruya bir burhan-ı vahdâniyettir ve marifet-i İlâhiyenin bir penceresidir.

Eserden Esmâya başlıklı seminerler, iki haftada bir Cumartesi sabahları 10:30-12:00 arasında, İİKV’nin Vefa’daki merkezinde devam ediyor.

Tefekkür Dersleri adlı seminer dizisi, Cumartesi günleri 10:30-12:00 arasında İİKV’nin Vefa’daki merkezinde İhsan Kasım Salihî ile Ümit Şimşek arasında dönüşümlü olarak cereyan ediyor.

Seminerin video kaydı:

Seminerin Power Point sunumu:

[Sunumun sağ alt köşesindeki iki yönlü ok işaretini tıklayarak görüntüyü tam sayfa halinde izleyebilirsiniz.]

 

Seminerin birinci bölümüne ait Power Point sunum:

[Sunumun sağ alt köşesindeki iki yönlü ok işaretini tıklayarak görüntüyü tam sayfa halinde izleyebilirsiniz.]

Mü'minin hayatı dünyadan daha değerli

Hergün düzinelercesine gazete sütunlarında ve televizyon ekranlarında rastladığımız cinayetler ve İslâm âlemini kasıp kavuran katliamlar, “adam öldürme” fiiline karşı hassasiyetimizi büyük ölçüde köreltmiş bulunuyor. Kur’ânı-ı Kerim ise bizi bu derin gafletten şiddetli bir ikazla uyandırıyor ve “Tek bir mü’mini kasten öldüren kimsenin cezası, sürekli kalmak üzere Cehennem ateşidir” buyuruyor.

UTESAV organizasyonuyla MÜSİAD genel merkezinde devam etmekte olan Kur’an Buluşmalarının 249. bölümünde dersimiz, mü’mini hatâ ile veya kasten öldürme konularını içine alan Nisâ sûresinin 92-93. âyetleriydi.

Bu âyetlerden birincisinde “Bir mü’minin diğer bir mü’mini öldürmesi olacak şey değildir” buyuruluyor, ancak hatâ ile ölüme sebebiyet verme haline mahsus olmak üzere kefaret ve diyet hükümleri getiriyordu. Bu hükümlerde de toplumu birbirine bağlayarak tek bir vücut haline getiren fazilet ilkeleri ön plana çıkıyordu.

Kasten öldürme konusuna gelince, âyet bunun cezasını “sürekli Cehennem” olarak açıklarken, Resulullah da (s.a.v.) “Dünyanın yok olması, Allah katında, bir mü’minin öldürülmesinden daha hafiftir” buyuruyordu.

Her iki konuyu da ayrıntılarıyla içine alan 249. Kur’an Buluşmasına ait kesintisiz video kaydını aşağıdaki adreste izleyebilirsiniz:

Kur’an Buluşmaları Cumartesi sabahları 6:50’de kılınan sabah namazından sonra simit-peynir-çaydan meydana gelen bir kahvaltı ikramını takiben 7:30’da başlıyor ve 9:00’a kadar devam ediyor.

Programda hanımlara da yer ayrılmış bulunuyor.

19 Aralık 2019 Perşembe

Kimin yolu izlenir?

“Bana yönelenlerin yolunu izle.”

Lokman Sûresi, 31:15

ÜMİT ŞİMŞEK

KUR’ÂN’IN ölçüleri, insana dininde ve dünyasında doğru yolu gösteren hayat prensipleridir. Kur’ân’ı okuyan ve ona kulak veren kişi, bu ölçüler sayesinde, işlerinde yaş tahtaya basmaktan korunmuş olur. Küçük veya büyük, dünyaya veya âhirete ait işlerin tümü için bu ölçüler şaşmaz birer hidayet rehberidir; âhiret için ise, zaten bu ölçülerin alternatifi yoktur. Kur’ân’ın ölçüleri olmadan başka bir kurtuluş yolu bulmak mümkün olmadığı gibi, bu ölçülere sadık kalan bir kimsenin de şaşma ihtimali yok demektir.

Böyle ölçülere insanın her zaman ihtiyacı vardır; bugünkü ihtiyaç ise had safhadadır. Çünkü insanları birbirinden farklı yollara çağıranların haddi hesabı olmadığı gibi, iletişim araçlarının yaygınlığı, her kafadan çıkan bin bir türlü sesi dünyanın her tarafından işitilir hale getirmiştir. Din gibi insanın ebedî hayatını ilgilendiren en önemli bir konuda birbirinden çok farklı görüşler, kıyasıya yarış halinde, insanları bir taraflara doğru çekmektedir.

Herkes çeşit çeşit yollara çağırdığına göre, bütün bunların birden doğru olmasına imkân yoktur. Ama insan nereden anlayacaktır hangi yolun doğru, hangisinin eğri olduğunu?

İşte, Kur’ân, son derece kısa ve o kadar da net bir ifadeyle bu soruyu cevaplandırıyor:

“Bana yönelenlerin yolunu izle.”

Bu ifade ilk bakışta fazla soyut görünebilir. Zira herkes Allah’a yöneldiğini ve insanları Allah’a çağırdığını iddia edebilir. Bunlar arasında gerçekten Allah’a yönelmiş olanlar nasıl ayırt edilebilir?

Fakat âyet Allah’a yönelme konusunu soyut bir iddia seviyesinde ele almamış, fiil ve hareket seviyesinde, bir yaşayış tarzı olarak göstermiştir. Yani, Allah’a yöneldiğini söyleyenlerin değil, Allah’a yönelenlerin yolunu izlemek gerektiği bildirilmiştir. Bu ise, “Yolunu izleyeceğiniz kimsenin hal ve hareketlerine bakın,” demektir. “Onların nasıl yaşadıklarına dikkat edin. Bu hal ve hareketlerin sonu nereye varıyor? Bu hayat tarzı neyi hedef alıyor? Bunu iyice ölçüp biçin.”

Daha başka âyetler, bu âyetin anlamını daha da ayrıntılı bir şekilde destekler. Ayrıca, izinden gidilmemesi gereken kimseleri anlatan âyetler de vardır. Ancak bütün bu âyetlerin gereğini yapmak ve onu hayata yansıtmak, insanın kendisine düşen bir çabadır. Zira âyet kimsenin adını, adresini verip de “İşte bunun ardından gidin, şunun ardından gitmeyin” diyecek değildir. Dinini ciddîye alan bir kimse, ebedî hayatını tehlikeye atmamak için, Kur’ân’ın bu uyarılarını da ciddîye almak ve hangi yolu izleyeceği konusunda iyice düşünüp taşınarak seçim yapmak zorundadır.

Eskiler, bu konuda bir hayli pratik çözümler geliştirmişlerdir. İşte bunlardan, nümune teşkil edebilecek bir tanesi:

“Biz ilim almak için birisinin yanına gittiğimizde, namaz vakti girinceye kadar bekler, sonra onun namazına bakarız. Eğer namazı güzel ise, diğer halleri daha da güzeldir deyip onu dinleriz. Namazı kötü ise, diğer hallerinin daha da kötü olduğuna hükmeder ve onu terk ederiz.”

Zamana ve zemine göre, bu konuda geliştirilebilecek çok çeşitli yöntemlerden söz etmek mümkündür. İnsanlar, üç günlük dünya hayatında bile kimlerle iş yapacakları konusunda gelişigüzel davranıp da emeklerini ve servetlerini heba etmezler. Âhiret hayatı ise, bu duyarlılığın daha fazlasına lâyıktır. Çünkü din konusunda yanlış yol izleyen bir insanın, varacağı yere vardıktan sonra bir daha geriye dönüş imkânı kalmaz. Onun için, bir yola girmeden önce, insan, kendisini oraya çağıranlara dikkat etmelidir:

Bakalım, o çağıranın yönü ne tarafı gösteriyor?

Allah’ın rızasını mı, dünya menfaatini mi?

Âyet bu konuda insanın önüne net bir ölçü koymuş, “Bana yönelenlerin yolunu izle” buyurarak insana doğru yolun adresini göstermiş ve onu kendi sorumluluğuyla baş başa bırakmıştır.

15 Aralık 2019 Pazar

Münafıklar hakkında niçin ikiye ayrılıyorsunuz?

Münafıkların daha önce ele almadığımız yeni bir sınıfı, 248. bölümde Kur’an Buluşmalarının gündemine girdi.

Bunlar Müslüman olduklarını iddia eden, ancak kâfirler arasında yaşayan ve onlarla birlikte Müslümanlar aleyhinde faaliyetlerde bulunan kimselerdi.

Okuduğumuz âyetler, “Münafıklar hakkında niçin ikiye ayrılıyorsunuz?” diye soruyor ve arkasından da bu tür münafıklarla ilgili hükümleri içeriyordu.

Bu hükümleri ve hikmetlerini öğrenirken, insan hakları konusunda Kur’ân’ın en küçük bir ayrıntıyı dahi ihmal etmediğini bir kere daha müşahede ettik. Büyük şehid Seyyid Kutub’dan iktibas ettiğimiz şu ifadeler, bu hakikati veciz bir şekilde özetliyordu:

“Mesele sadece İslâm vatanını ve Müslüman topluluğu savunma meselesinden ibaret değildir. Mesele, aynı zamanda, dünyanın her tarafında tebliğ ve davet hürriyetini hiçbir engelle karşılaşmayacak şekilde sağlamak, dünyanın herhangi bir köşesindeki herhangi bir fert İslâm akidesini seçmek istediği zaman ona bu hürriyeti temin etmek; fazilet düzeninin ve fazilet kanunlarının, İslâmı ister kabul etsin ister etmesin eşit şekilde bütün insanları güvence altına alması meselesidir.”

Kur’an Buluşmalarının 248. bölümüne ait kesintisiz video kaydını aşağıdaki bağlantıdan izleyebilirsiniz:

UTESAV organizasyonuyla gerçekleşmekte olan Kur’an Buluşmaları MÜSİAD’ın Çobançeşme’deki genel merkezinde Cumartesi sabahları 6:50’de kılınan sabah namazından sonra simit-peynir-çaydan meydana gelen bir kahvaltı ikramını takiben 7:30’da başlıyor ve 9:00’a kadar devam ediyor.

Programda hanımlara da yer ayrılmış bulunuyor.

11 Aralık 2019 Çarşamba

İstanbul Sözleşmesi yüzde yüz yerli malı çıktı

İstanbul Sözleşmesini Avrupa’nın bize dayattığı ve bizim de gönüllü olarak imzaladığımız bir sözleşme olarak biliyorduk.

Türkiye’deki feminist hareketin öncü isimlerinden biri tarafından geçtiğimiz günlerde yapılan bir açıklama, bu sözleşmenin bizim tarafımızdan hazırlanarak Avrupa’ya sunulduğunu ortaya çıkardı.

Sputnik Türkiye radyosunun “Fotoğrafın Tamamı” programına konuk olan ünlü feminist Hülya Gülbahar, İstanbul Sözleşmesinin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin’in önderliğinde, Ak Partili Nursuna Memecean’ın da içinde bulunduğu bir heyet tarafından kaleme alındığını açıkladı.

Gülbahar, “İstanbul Sözleşmesinin adı boşuna İstanbul Sözleşmesi değil; bunun her kelimesi sonuna kadar yerli ve millîdir” şeklinde konuştu.

sputniknews.com sitesinde yer alan habere göre, Hülya Gülbahar aynen şunları söyledi:

“Yasal düzeyde yapılması gereken her şeyi yaptık. Yasal mevzuatımız dünyaya örnek gösterilecek bir mevzuat. Her noktasında virgülünde hatta kelime arasındaki boşluklarda bile Türkiye kadın hareketinin emeği var. İstanbul Sözleşmesinin adı boşu boşuna İstanbul sözleşmesi değil. Tıpkı Kopenhag Kriterleri gibi, Roma Anlaşması gibi tarihe geçecek bir Sözleşme hediye ettik dünya tarihine ve bunun her kelimesi sonuna kadar yerli ve millidir. O metin yazılırken, AK Partili Nursuna Memecan, CHP’li Gülsün Bilgehan, bütün kadın dernekleri, Yakın Ertürk oradaydı. Grevio’da iki dönem başkanımız Feride Acar deli gibi emek harcadı. O sözleşme çeviri değildir, gayet yerli ve millidir. 6284 sayılı yasanın örneği yok dünyada, kelime kelime biz yazdık. Sayın Fatma Şahin’in önderliğinde hepimiz yazdık.”

Sözleşmenin altında kimlerin imzası var?

İstanbul Sözleşmesi, 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açılmıştı. Bu sırada Fatma Şahin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı, Ahmet Davutoğlu Dışişleri Bakanı, Recep Tayyip Erdoğan Başbakan, Abdullah Gül de Cumhurbaşkanı idi.

Bu arada, herhangi bir resmî görevi bulunmayan Başbakan eşi Emine Erdoğan 2011 Mart’ında İstanbul’da toplanan Uluslararası Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Buluşmasında yaptığı konuşmada “Toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda verdiğimiz mücadele bir hak mücadelesinden öte, altını çizerek söylüyorum, bir ölüm kalım mücadelesidir” demişti.

2017 yılında Millet Meclisinde Ak Parti grubu adına yapılan bir konuşmada da İstanbul Sözleşmesini ilk olarak ve hiç çekincesiz şekilde imzalayan ülkenin Türkiye olduğu iftiharla açıklanmıştı.

İstanbul Sözleşmesinde neler var?

Avrupa Konseyi ile imzalanan İstanbul Sözleşmesi, kadınların maruz kaldığı şiddeti önleme görüntüsü altında, Avrupa’nın her türlü sapık telâkkilerini dayatan Anayasa-üstü hükümler içeriyor.

Sözleşme, biyolojik cinsiyet yerine her türlü sapıklığı “cinsel yönelim” adı altında ayrıcalıklı koruma altına alan “toplumsal cinsiyet” kavramını taraf ülkelere dayatıyor.

Aile kavramını “ev” olarak değiştiren Sözleşmede, eşlerin yanı sıra “partner” unsuru da getirilerek nikâhsız beraberlikler “evlilik” statüsüne kavuşturuluyor.

Sözleşme, kadınlar aleyhinde olabilecek her türlü ayrımı reddederken, kadınların lehindeki hiçbir hükmün ayrım telâkki edilemeyeceğini de hükme bağlıyor.

İstanbul Sözleşmesinin hükümleri, kanun hükmünde sayılıyor. Yürürlükteki kanunlarla bir çelişki söz konusu olduğu zaman kanun değil, İstanbul Sözleşmesi esas alınıyor. Sözleşme hükümleri yasama, yürütme ve yargı organları ile idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişilerin tümünü bağlıyor. Sözleşmenin aleyhinde Anayasa Mahkemesine başvurma yolu da kapanmış olduğundan, İstanbul Sözleşmesi kanun-üstü, hattâ Anayasa-üstü bir nitelik taşıyor.

Bu Sözleşme uyarınca çıkarılan 6284 sayılı kanun ise, her yıl 120-130 bin erkeğin sudan bahanelerle evlerinden uzaklaştırılmasına, binlerce erkeğin “eşinin ırzına tecavüz” suçlamasıyla 10-15 yıl gibi sürelere varan hapis cezalarına çarptırılmasına yol açmış bulunuyor.

İstanbul Sözleşmesi ve yol açtığı problemler ile ilgili geniş bilgiye “Toplumsal Cinsiyetten Toplumsal Cinnete” adlı kitapta yer verilmiştir. Kitaba şu adresten erişebilirsiniz:

https://www.kitapyurdu.com/kitap/toplumsal-cinsiyetten-toplumsal-cinnete/511945.html&filter_name=toplumsal%20cinsiyetten%20toplumsal%20cinnete

9 Aralık 2019 Pazartesi

Yılbaşı yahut "darağacının gölgesinde eğlence"

ÜMİT ŞİMŞEK

Bir idam mahkûmunun son saatlerini mutlu bir şekilde geçirmesini istiyorsanız, ona yapabileceğiniz en güzel sürpriz, affedildiğini ve az sonra serbest bırakılacağını müjdelemektir. Hattâ, bu arada kendisini tepeden tırnağa giydirip üzerine mükellef bir de ziyafet çekebilirsiniz.

İnfaz ânı geldiğinde, önündeki kapının özgür bir dünya yerine darağacına açıldığını gördüğü zaman kandırılmış olduğunu anlasa bile, zavallı mahkûmun hiç değilse bu dünya üzerindeki son birkaç saatinde mutluluğu yakalamış olması ona yapılmış bir iyilik sayılır mı, sayılmaz mı?

***

Eğer bir idam mahkûmuna ömrünün son saatinde yapılan böyle bir “şakayı” gaddarlık olarak düşünüyorsanız, acele etmeyin:

Her birimiz, bir darağacına çıkmak üzere olduğumuzu bize unutturacak tuzaklarla çevrilmiş bulunuyoruz. Hattâ, infaz saatinin yaklaşması bile bizim için başlı başına bir eğlence vesilesi teşkil ediyor. Haftalar öncesinden başlayan yılbaşı eğlencesi hazırlıkları, güle oynaya ölüme doğru koşmaktan başka nedir ki?

Birkaç saatlik bir eğlence için harcanan emeklerin, ortaya dökülen paraların hesabını bilen yok. Eğlence merkezleri, oteller, televizyonlar tarihî bir güne hazırlanıyorlar! O gün için süslenmemiş bir dükkân, özel olarak aydınlatılmamış bir cadde kalırsa, çağdaş yaşamın şeâir hükmündeki ritüellerinden belki de en önemlisi ihmal edilmiş olur! Havaî fişek gösterileri ise, sıradan düğünlerin bile vazgeçilmez unsurları arasında girmişti; yılbaşı gecesinde, belediyelerimizin de katkısıyla, herhalde kişi başına düşen barut miktarında büyük patlamalar göreceğiz. O gece sahnelerde ve ekranlarda boy gösterecek “sanatçılarımız” bir işçinin yıllarca çalışarak ancak kazanabileceği parayı bir gecede cebe indirecekler. Bütün bu masraflar ise, bu eğlencelere talip olan kitleler tarafından karşılanacak. Kimsenin cebinde para olup olmaması da önemli değil; nereye gitseniz harcamalarınızı kredi kartı üzerinden on iki takside bağlıyorlar. Yani, birkaç saat eğleniyor, sonra da bir sene boyunca bu birkaç saatlik eğlencenin masrafını ödüyorsunuz. Şöyle de söyleyebiliriz:

Eğlenerek sadece yeni yılı karşılamış olmuyorsunuz; aynı zamanda, yeni yılın bir borç yüküyle beraber gelmesini temin etmiş oluyorsunuz.

***

Pek çok şey kutlanır; ama yılbaşı kutlamalarının mantığını çözebilmek, daha doğrusu buna bir mantık yakıştırmak hiç de kolay değildir.

Kutlanan şey bir yılın daha geride kalması ise, o dönmemek üzere gitmiştir. Yeni bir yılın gelmesi ise, o da gittikçe azalan ve tükenmekte olan yıllardan birisidir. Eğer bu dünya üzerinde ebedî bir hayatımız olsaydı, bunu yılların yenilenmesi olarak kabul eder ve kendimize yeni bir eğlence vesilesi bulmuş olurduk. Fakat ne tarafından bakarsanız bakın, bir yılbaşı demek, tükenişe bir miktar daha yaklaşmak demektir. Bunu mu kutluyor insanlar?

“Maksat vakit geçirmek; başka bir anlamı yok” denecekse eğer, bu da bizi bir başka açmazla karşı karşıya bırakıyor:

Vakit yalnız geçmez, ömürle beraber geçer. Vaktimizi ne kadar hızlı harcarsak, ömür de o kadar hızla geride kalmış olur. Hattâ ilerleyen yaşlarda bu kaçınılmaz bir âkıbettir: Bir sene, yirmi yaşındaki bir genç için bir ömrün yirmide biri iken, kırk yaşına gelmiş birisi için ömrün sadece kırkta biri demektir. Onun için, kırk yaşındaki insanlar, yirmi yaşındakilere göre, zamanın aşağı yukarı iki misli hızlı geçtiğini hissederler. Fakat bu hızlanmanın da “zaman geçirememekten” ileri gelen can sıkıntısına faydası olmaz. Onun için, “Gençlikte günler kısa yıllar uzun, ihtiyarlıkta ise günler uzun, yıllar kısadır” denmiştir. Hiç kuşkusuz, insan için ideal olan “Vakit geçsin, ama ömür yerinde dursun” şeklindeki bir formüldür; fakat böyle bir formül henüz icad edilmiş değildir. Daha doğrusu, bu formül sonsuzluk âlemine ait bir kavram olup bizim fâni dünyamızla bir münasebeti yoktur.

***

Yeni bir yılın gerçekten bir anlam ifade edecek ve kutlanmaya değecek tarafı varsa, o da, ebediyete bakan yönüdür. Bu taraftan bakıldığında, ne geçmiş yıllar yokluğa karışır, ne gelecek olanlar tükenir.

Ebediyet âlemine mahsulât yetiştiren bir tezgâh olarak baktığımızda, bize şu an için geçmişte kalmış olarak gözüken bütün zamanların Yer ve Gökler Rabbi tarafından indirilen nimetlerle dolu olarak yaşandığını görürüz. Aynı şey gelecek olan yıllar için de söz konusudur; şu farkla ki, onlar henüz açılmamış armağan paketleridir. Asıl güzelliği ve heyecanı da o paketlerin henüz açılmamış olmasındadır.

Gelecek yılın bize ne getireceğini bilmiyoruz. Fakat onun rahmeti ve hikmeti herşeyi kuşatan bir  Rab tarafından gönderileceğini biliyoruz. Bu, geleni kutlamak için bize yeterli olan bir bilgidir—fakat gaflet içinde tepinerek, insan şeytanlarının tuzaklarına alın terimizi saçarak değil.

Yeni bir yılı kutlamak gerekecekse, bunun en doğru yolu, onu ebedî bir hayatın sermayesi yapmak ve kendimizi ebedî hayata lâyık hale getirmeye çalışmaktır.

8 Aralık 2019 Pazar

"İyiliğe aracı olun, selâmı yayın"

Kur’ân-ı Kerim mü’minlerden sadece iyilik yapmasını istemekle kalmıyor, onlardan, başkaları tarafından yapılacak iyiliklere de aracı olmalarını bekliyor ve bunun karşılığında da büyük mükâfatlar vaad ediyor. Bu husus, 247. Kur’an Buluşmasında okuduğumuz iki âyet-i kerimeden birincisinde bize emrediliyordu.

İkinci olarak okuduğumuz âyet-i kerimede ise, İslâm ümmetini esenlik içinde yaşayan insanlardan meydana gelen bir topluluk haline getiren en önemli ilkelerden birincisiyle karşılaştık: selâmlaşmak, verilen selâmı ya aynen veya daha da güzeliyle almak.

Bu arada, Allah Tealânın “el-Mukît” ve “el-Hasîb” isimlerinden de nasibimizi aradık.

Nisâ sûresinin 85-86. âyetlerini okuduğumuz 247. Kur’an Buluşmasında çıkardığımız başlıca dersler:

  • Her an Rabbimizin gözetimi altında bulunduğunu bilerek Onun çizdiği sınırlar içinde yaşamaya özen göstermeliyiz.
  • Kötülüğe aracı olmaktan kaçınıp iyiliğe aracı olmaya çalışmalıyız.
  • Rızkın Allah’tan geldiğini bilerek Onun izni ve rızası dahilinde kazanmalı ve harcamalıyız.
  • Kendisi vasıtasıyla Allah’ın rızık ulaştırdığı kulların geçimini ihmal etmeksizin güzel bir surette sağlamakla yükümlüyüz.
  • İşlenen ve/veya aracı olunan küçük-büyük her türlü iyiliğin Allah tarafından bilindiğini bilmeliyiz.
  • Müslüman toplumun özelliği: sürekli olarak birbirlerine dua eden, birbirinin iyiliğini isteyen, birbirine “Benden kötülük görmezsin, ben senin için ancak iyilik isterim” mesajını veren, birbirinin iyiliğini daha güzeliyle cevaplandıran insanların meydana getirdiği bir toplum.
  • İslâmın selâmla ilgili emirlerinde, insanların birbiriyle tanışmalarına, birbirlerinden faydalanmalarına ve hep birlikte kenetlenmiş bir toplum meydana getirmelerine bir teşvik var.
  • Hiçbir iyilik Allah’tan gizli kalmaz, kaybolmaz, unutulmaz. En muhtaç olduğumuz günde kat kat artmış olarak karşımıza çıkarılır.
  • Her an bizi her halimizde, her işimizde, her niyetimizde görüp gözetmekte olan Rabbimiz, her ihtiyacımızda bize yeter.
  • Özetle: Sen dünyaya ve âhirete ait büyük-küçük her türlü dileğinde Onu razı etmeye bak.

7 Aralık Cumartesi günkü Kur’an Buluşmasının kesintisiz kaydını aşağıda izleyebilirsiniz:

UTESAV organizasyonuyla gerçekleşen Kur’an Buluşmaları MÜSİAD’ın Çobançeşme’deki genel merkezinde Cumartesi sabahları 6:50’de kılınan sabah namazından sonra simit-peynir-çaydan meydana gelen bir kahvaltı ikramını takiben 7:30’da başlıyor ve 9:00’a kadar devam ediyor.

Programda hanımlara da yer ayrılmış bulunuyor.

2 Aralık 2019 Pazartesi

Günümüz medyasına Kur'an'dan uyarılar

Günümüzün medyasında ve bilhassa sosyal medyada sıkça karşılaştığımız bir problem, son Kur’an Buluşmasının gündemindeydi: toplumu yanlış yönlendiren ve heyecanlandıran asılsız haberler.

Nisâ sûresinin 83. âyeti, bu tür haberleri Resulullahın sünnetine ve hüküm çıkarmaya ehil olan yetkili kimselere sorup işin asılnı öğrenmeden yaymayı kesin şekilde yasaklıyordu.

Âyetin sonundaki “Eğer üzerinizde Allah’ın lütuf ve rahmeti olmasaydı, pek azınız dışında şeytana uymuş gitmiştiniz” ifadesi ise, bizim zaman zaman içine düştüğümüz acınacak durumları açıklıyordu.

UTESAV organizasyonuyla MÜSİAD’ın Çobançeşme’deki genel merkezinde geçtiğimiz Cumartesi sabahı gerçekleşen 246. Kur’an Buluşmasında Nisâ sûresini okumaya devam ettik.

Medyanın çığırtkanlığına karşı uyanık bulunmamız ve sosyal medyayı da sorumluluk bilinci içinde kullanmamız gerektiğine dikkat çektiğimiz bu Buluşmanın devamında Nisâ sûresinin 84. âyetini okuduk.

Bu âyet-i kerime de dış ve iç düşmanlara karşı sürekli olarak hazırlıklı bulunmamızı emrediyor ve düşmanın gücünü Allah’ın bu şekilde kıracağını bize haber veriyordu. Âyet, bu sebeple askerliğin teşvik edilmesi emrini de Peygamberimizin şahsında bütün ümmete bildiriyordu.

Kur’an Buluşmalarının 246. bölümüne ait tam video kaydını aşağıdaki bağlantıdan izleyebilirsiniz:

Kur’an Buluşmaları MÜSİAD’ın Çobançeşme’deki genel merkezinde Cumartesi sabahları 6:50’de kılınan sabah namazından sonra simit-peynir-çaydan meydana gelen bir kahvaltı ikramını takiben 7:30’da başlıyor ve 9:00’a kadar devam ediyor.

Programda hanımlara da yer ayrılmış bulunuyor.

28 Kasım 2019 Perşembe

Bilim tarihinin en ahlâksız deneyi ve günümüzdeki sonuçları

ÜMİT ŞİMŞEK

[Aşağıdaki yazı Toplumsal Cinsiyetten Toplumsal Cinnete adlı kitaptan alınmıştır.]

Kanadalı Janet ve Ron Reimer, 1965 yılının 22 Ağustos’unda dünyaya gelen ikizlerini kucaklarına aldıklarında, onları tarihin en ahlâksız bilimsel deneyi için kobay olarak yetiştireceklerini nereden bilebilirlerdi?

Manitoba eyaletinin Winnipeg şehrinde yaşayan Reimer’ler, o günden sonraki aylarını dünyanın en mutlu çiftlerinden biri olarak geçirdiler. Ron, doğuma birkaç hafta kala iş değiştirerek maaşını ikiye katlamıştı. İkiz babası olduktan birkaç ay sonra bir maaş zammı daha aldı, genç evliler de bu fırsatı değerlendirerek şehrin daha güzel bir yerinde geniş bir eve taşındılar. İkizler sekizinci aylarına girinceye kadar herşey güzel ve mutlu bir seyir takip etti.

Reimer’ler, ikizleri bir sünnet operasyonu için yatırdıkları hastaneden 27 Nisan 1966 sabahı bir telefon aldılar. “Ufak bir kaza” olmuştu ve gelip doktoru görmeleri gerekiyordu.

Anne ile baba hastaneye vardıklarında, “ufak kazanın” ikizlerden Bruce[1] adlı olanının organını tamamıyla yakan bir kaza olduğunu öğrendiler.

Çiftin o günden sonraki ayları kâbuslar içinde geçti. İki rakip gazete çok geçmeden olayı duydu ve sayfalarına taşıdı. Gerçi haberde çocuğun adı geçmiyordu, ama “Ya duyulursa?” korkusu, aileyi sürekli tedirgin ediyor ve tedbirli davranmaya zorluyordu.

Meş’um kazanın üzerinden on ay kadar geçtikten sonra, bir Şubat akşamı, Ron ve Janet televizyon seyrederken, John Money adlı bir doktorun katıldığı programa rast geldiler. Bu programda Dr. Money, Baltimore’daki Johns Hopkins Hastanesinde gerçekleştirilen cinsiyet değiştirme ameliyatlarının harikulâde sonuçlarından (!) bahsediyordu.

O akşam televizyondan işittikleri, Reimer çiftine, sünnet kazasından sonra Winnipeg’deki plastik cerrahî uzmanlarının kendilerine söylediklerini hatırlattı:

Baltimore’daki bir adam, Bruce’u kız çocuğu olarak yetiştirmelerinde yardımcı olabilirdi.

Reimer’ler o zaman bu teklife aldırış etmemişlerdi. Ama Baltimore’daki adam televizyon programında bu işi o kadar etkili bir şekilde anlatıyordu ki, Ron ve Janet, birden bire hayatlarını kurtaracak bir çözümle karşılaştıklarını düşünmekten kendilerini alamadılar.

Sunucu, Money’e soruyordu:

“Dr. Money, şu bir gerçek değil mi: Bir eşcinsel size gelip ‘Ben hadım edilmek istiyorum’ diyor ve bu konudaki kararı siz – veya Johns Hopkins Hastanesindeki bir heyet – veriyorsunuz?”

“Evet, eğer bu şekilde ifade etmeyi tercih ediyorsanız, doğru.”

“Fakat iş hadım etmekle de kalmıyor. Siz bu kişiye hormon zerk ederek onu bir kadın haline değil, fakat kadın organları taşıyan bir erkek haline değiştiriyorsunuz. Böylece yalnız psikiyatristlerin değil, muhtemelen Tanrının da vermek istemeyeceği bir kararı üstlenmiş olmuyor musunuz?”

Dr. Money, bu soruya “Siz Tanrının safında benimle tartışmak ister misiniz?” diye karşılık verince, sunucu “Sadece Tanrının bu konuyla bir ilgisi olup olmadığı konusundaki inancınızı öğrenmek istemiştim” dedi. Money bu soruyu da sözü başka tarafa çekerek geçiştirdi.

Ron ile Janet programı sonuna kadar seyrettiler. Dr. Money’in hararetle savunduğu “Çocuğun hangi cinsiyetle doğduğu önemli değildir; siz onun cinsiyetini birinden diğerine değiştirebilirsiniz” tezi onlara inandırıcı gelmişti.

Program biter bitmez, Ron, Dr. Money’e bir mektup yazarak Bruce’un macerasını anlattı.

Mektuba hemen cevap geldi. Dr. Money, bebek hakkında son derece iyimser şeyler söylüyor ve onu hiç vakit kaybetmeden Baltimore’a getirmelerini söylüyordu.

Money’nin bu telâşı her ne kadar Reimer’lerin dikkatini çektiyse de üzerinde fazla durmadılar. Tam bir ümitsizlik içinde geçen aylardan sonra, hiç değilse kendilerini dinleyen ve onlara cevap veren birisini bulmuşlardı.

Money açısından ise bu bulunmaz çifte fırsattı. O, ikizlerden biri üzerinde deneylerini yaparken, aynı özellikleri taşıyan ikizini de kontrol için kullanacaktı.

***

İlk görüşmelerinde Dr. Money genç çifte bebeklerinin cinsiyetini değiştirmekle kavuşacakları avantajları ağzı kalabalık bir pazarlamacı maharetiyle anlattı. Cinsiyet değiştirdikten sonra Bruce her bakımdan bir kız olarak büyüyecek, yetişkin çağa geldiğinde de çocuk doğurmak hariç bir kadını kadın yapan bütün özellikleri taşıyacaktı. Evlendiğinde ise, tıpkı kısır çiftler gibi, çocuk işini evlât edinmek suretiyle çözüme kavuşturmak pekalâ mümkündü.

Reimer çifti Dr. Money’i büyük bir hayranlıkla dinledi ve ağzından çıkan her sözü tasdik etti. Janet yıllar sonra bu görüşmeyi “Ona bir tanrı gözüyle bakıyordum” sözleriyle anlatacaktı.

Amerika’dan döner dönmez Janet ile Ron, bebeklerine kız muamelesi yapmaya koyuldular. Bebeğin saçını tıraş etmeyip uzamaya bıraktılar; bu arada Janet “kızının” pijamalarını dikiş makinesiyle geceliklere çevirdi. Bebeğin adını da Dr. Money’nin tavsiyesine uyarak Brenda yaptılar.

Nihayet, 3 Temmuz 1967 günü, Brenda, yirmi iki aylık iken, Johns Hopkins Hastanesinde jinekolojik operasyon masasına yattı ve hadım edildi. Anne ile baba, oğullarıyla girdikleri hastaneden kız çocuğu sahibi olarak çıktılar – yahut öyle yaptıklarını düşünüyorlardı.

Janet ilk hayal kırıklığını ikizlerinin ikinci yaş gününden biraz önce yaşadı. Brenda’ya kendi gelinliğinden keserek özene bezene diktiği elbiseyi giydirmek istemiş, ancak Brenda buna direnerek elbiseyi parçalamaya çalışmıştı.

“Tanrım,” diyordu Janet, “kız olmadığını biliyor ve olmak da istemiyor.” Ama büsbütün ümidini de kesmemişti. Belki ona kız olmayı öğretebilir, bundan hoşlanmasını sağlayabilirdi.

Takip eden yıllar, anne ve baba için, Brenda’ya kız olmayı öğretme çabalarıyla geçti. Ona bir sürü bebek aldılar. Dört yaşında iken ikiz kardeşi Brian babasının tıraş takımlarıyla oynadığında Brenda da bunu istediği zaman “Kızlar tıraş olmaz” deyip ona oynaması için annesinin makyaj malzemelerini verdiler, ama o dönüp de bunlara bakmadı. Oturuşuyla, kalkışıyla, yürüyüşüyle, konuşmasıyla, ilgi duyduğu oyuncak ve oyun türleriyle, Brenda tam bir erkek çocuğu gibi davranıyordu. Kendisine alınan oyuncak dikiş makinesiyle oynamak yerine, babasının takım çantasından aşırdığı tornavida ile oyuncak makineyi açıp içini kurcalamayı tercih ediyordu.

Anne ile baba bu durum karşısında ne kadar endişeye kapılsalar da, Dr. Money’nin “kızları hakkında en küçük bir şüphe taşımamaları” konusundaki kesin uyarılarını hatırlayınca, problemi daha da büyütmemek için çocuğun üzerine düşmüyorlardı. Yazışmalarında Brenda’nın erkeksi davranışlarından söz ettiklerinde de Dr. Money bunları bir tür “erkek fatma” tavırları olarak nitelemiş ve ileride bir problem teşkil etmeyeceği hususunda onları temin etmişti.

İkizler anaokuluna başladıklarında da aynı problem devam etti. Sınıftaki bütün kızlar saçlarını taramakla yahut bebekleriyle vakit geçirirken Brenda bunlardan hiçbirine iştirak etmiyordu. Onun hayalinde büyüyünce çöpçü olmak vardı. “Hem kolay iş, hem de iyi para” diyordu. Dr. Money ise her seferinde bu durumun geçici olduğunu ve ileride tamamen düzeleceğini söyleyerek anne ile babayı rahatlatıyordu.

***

Dr. Money bu arada Brenda’ya cinselliği öğretmeye kararlıydı ve bu uğurda hiçbir ahlâkî kural tanımaya niyeti yoktu. İkizlerin anne ve babasından çocukların gözü önünde ilişkiye girmelerini istediyse de bunu yaptıramadı. Ancak Janet, Brenda’nın yanında çıplak dolaşmaya razı oldu, fakat bu da Brenda’da nefretten başka bir duygu uyandırmadı.

Lâkin Dr. Money’nin dünyasında rezilliğin sınırı yoktu. Muayene sırasında ikiz kardeşleri bağıra çağıra çırılçıplak soyduruyor ve onlara ilişki halindeki yetişkinlerin resimlerini göstererek çeşitli pozisyonların talimini yaptırıyor, bu arada polaroid makine ile resimlerini çekiyordu. Bu sırada ikizler altı yaşında idi.

***

Money, Brenda’nın üzerinde yürütmekte olduğu çalışmaları 1972 yılının son günlerinde bilim çevrelerine açıkladı. Fakat onun açıkladığı şey, gerçekte olup bitenlerden farklı bir versiyon idi.

Money’nin versiyonuna göre, olup bitenler olağanüstü bir başarıyı sergiliyordu. Brenda, kardeşi Brian’a göre kayda değer bir tezat teşkil edecek davranışlar gösteriyor, meselâ Brian araba ve âletlerle oynarken o bebeklerle ve bebek arabasıyla oynamayı tercih ediyor, Brian’ın savrukluğuna karşı o temizliğe ve düzenliliğe dikkat ediyor, Brian mutfaktan nefret ederken o mutfakta iş yapmayı seviyordu.

Dr. Money, bu “açıklamaları” Man & Woman, Boy & Girl (Adam ve Kadın, Oğlan ve Kız) adlı meşhur eserinde yaptı. Biyolojik cinsiyete karşı “toplumsal cinsiyet” kavramını kullanan ve insanların yetişme tarzlarına göre belirli cinsiyetleri benimseyebileceğini öne süren feministler de bu açıklamaları havada kaptı. Zaten feministlerin temel kavramlarından biri, belki en önemlisi olan “toplumsal cinsiyet” (social gender) tamlamasında geçen “gender” kelimesini sex kelimesine alternatif olarak  feministlere tanıtan da Dr. John Money olmuştu.

Money’nin kitabında defalarca atıfta bulunduğu ve uzun tasvirlerle anlattığı İkizler Vak’ası, feminist literatürde ışık hızıyla yayıldı ve o hızla ders kitaplarına kadar girdi. Her ne kadar insanlarda biyolojik cinsiyete dayanan davranış farkları mevcut olsa da, yetişme tarzları gibi etkenlerle bu farklılıklar giderilebiliyordu. İkizler Vak’ası bunu kesin bir şekilde ispatlamıştı! Ünlü seks araştırmacıları Masters and Johnson ile Robert Kolodny, Textbook of Sexual Medicine’in (Cinsel Tıp Ders Kitabı) 1979 yılına ait cildinde, bu vak’ayı “ikna edici bir delil” olarak tasvir ettiler. New York Times, kitap ekinde Money’nin kitabını “Kinsey raporundan sonra sosyal bilimler alanında çıkan en önemli eser” olarak övdü. Feministlerin çabalarıyla, sosyal bilimlerden pediyatrik ürolojiye kadar bir dizi bilim dalında ders kitapları bu vak’ayı hemen sayfalarının arasına katıverdiler.

***

Bilim dünyasını kasıp kavuran Money fırtınasından etkilenmeyen nadir kişiler de vardı şüphesiz. Kentucky Üniversitesi öğretim üyelerinden Dr. Milton Diamond bunlardan biriydi.

Diamond, Money’nin tek bir vak’adan bu kadar büyük ve kesin sonuçlar çıkarmasını şüpheyle karşılıyordu. Ayrıca, Louisville Çocuk Hastanesinde interseks hastalarıyla yaptığı mülâkatlarda, Diamond, Money’nin kitabında yazılanların tam tersi sonuçlar gözlemişti.

Bu arada Brenda ilkokula başlamış, okul müdürü de Brenda’nın durumunda fark ettiği gariplikler sebebiyle onu Çocuk Rehberlik Kliniğine havale etmişti. Burada Brenda’yı muayene eden psikiyatristler, vak’anın hiç de Money’nin kitabında anlatılanlara benzemediğini gördüler. Dr. Money ise Brenda’da gözlenen durumların “fanatik hastane korkusu” olduğunu söylüyordu. Klinikteki hekimler Brenda’nın bu korkuyu atlatmasında yardımcı olabilirlerse, Brenda’yı tam anlamıyla kadın yapacak son operasyonlar ve hormon tedavisi de gerçekleşecek, ortada hiçbir problem kalmayacaktı. Hattâ, Money’e göre, Brenda’nın erkeksi davranışları karşısında onun için lezbiyenliği de bir alternatif olarak düşünmek gerekiyordu!

Money-Brenda-aile-okul-klinik arasında cereyan eden bir hayli çekişme ve gidip gelmelerden sonra, nihayet, klinikte Mary McKenty adında bir psikiyatrist olayı çözdü ve Brenda ile iletişim kurmayı başardı. 1979 yılının Eylül ayı idi ve Brenda on dört yaşına gelmişti. Bu sırada Brenda isyan bayrağını iyice açmış, kız gibi davranmayı bütünüyle terk etmiş, erkeksiliğin de ötesinde kabadayılığa varan tavırları sebebiyle “mağara kadını” yahut “goril” gibi isimlerle anılır olmuştu. Diğer taraftan, birkaç sene önce yine bu sıkıntılardan dolayı bir intihar teşebbüsünde bulunmuş olan Brenda’nın annesi Janet de tekrar ağır bir depresyona girdi ve bir ay hastanede tedavi gördü. Ancak taburcu olmak da Janet için depresyona kaldığı yerden devam etmekten başka bir mânâya gelmeyecekti. Ron ise viski ve televizyonla kendisini oyalamaya çalışıyordu.

***

Bir süre sonra doktorlar Brenda’ya gerçeği anlatmaktan başka çıkar yol kalmadığı sonucuna vardılar. Ve 1980 yılının 14 Mart günü babası Brenda’ya olup biteni anlattı.

Brenda’nın tepkisi karışıktı. Hissettikleri arasında öfke de vardı, hayret de. Ama baskın çıkan duygu, rahatlama idi. “Birden bire, o güne kadar niçin böyle davrandığımı anladım; demek ki deli değilmişim” diyordu. Babasına sorduğu ilk soru ise şu oldu:

“Peki, yeni doğduğumda benim adım neydi?”

Brenda, Bruce adını beğenmedi. Sonraki günlerde yeni seçeceği ismi uzun uzun düşündü. Kendisine en sempatik gelen isim David idi. Bunun da feministleri hiç de memnun etmeyecek bir gerekçesi vardı:

Kitab-ı Mukaddes’te devle savaşan ve onu yenen kıral peygamber olarak kıssası geçen Davud aleyhisselâmın ismi olduğu için bundan hoşlanıyordu. Brenda (yeni adıyla David), erkeklerin savaşmak, kadınların da çocuk yetiştirip ev işi yapmak için yaratıldığı fikrini temelden reddederek toplumun onları belirli duyguları benimsemeye yönlendirdiğini iddia eden ve bu amaçla toplumsal cinsiyet formülünü geliştiren feministlere hayatının golünü bu tercihiyle atıyordu!

Bundan sonraki birkaç sene, David için birkaç düzine ameliyat demekti. On sekizini doldurmasına az bir zaman kala, David yeni görünümüyle ortaya çıktı. İkiz kardeşi Brian onu kuzeni olarak tanıttı. Brenda ise uzaktaki akrabalarını ziyarete gitmişti; bir süre sonra da bir trafik kazasında öldüğü haberi ulaşacaktı.

Bu hikâyenin ömrü uzun sürmedi. Meselenin aslı ortaya çıkıp da kulaktan kulağa yayılınca, bu da David’i tekrar bunalımların içine itti. Bu arada, ikiz kardeşi on dokuz yaşına geldiği zaman evlenmiş, 1988’e kadar da iki çocuk sahibi olmuştu. Kısa bir süre sonra kardeşi Brian ile eşi, David’i yirmi beş yaşında dul bir kadınla tanıştırdı. Kadın herşeyi biliyordu ve David ile evlenmeye razıydı. David de böylece hem bir yuva kurma, hem de kadının ilk evliliğinden olma üç çocuğuna babalık yapma fırsatına kavuşmuş oluyordu.

***

Dr. John Money ile feminist cephe ise olup bitenlerden hiç de etkilenmişe benzemiyordu. Her ne kadar Money 1980’den itibaren konuşma ve yazılarında İkizler Vak’asından söz etmeyi bıraktıysa da, çocukların istenen cinsiyete yönlendirilebileceği şeklindeki iddiasından hiçbir zaman geri adım atmadı.

Bu arada BBC 1979 sonlarında İkizler Vak’asını içine alan bir program yapmış ve bu programda Money’nin yanı sıra, onun çalışmalarına öteden beri şüpheyle yaklaşan Dr. Milton Diamond’u da konuşturmuştu. Ne var ki, program ekibinden Martin Smith’in bu iki ünlü isim arasında geçen “kanlı bir bilim savaşı” olarak nitelediği program, bilim dünyasında hiçbir yankı uyandırmadı. Sadece, feminist bilim adamları birer ikişer ders kitaplarından İkizler Vak’asını sessizce çıkarmaya başladılar. Ama aralarından BBC’nin programıyla ilgili olarak tek kelime eden kimse çıkmadı. Dr. Diamond, “Bunu görmezden geldiler, çünkü işitmek istedikleri şey bu değildi” sözleriyle durumu açıklıyordu.

O yıllarda – daha önce geçtiği gibi – Dr. Money’nin çalışmasını büyük bir başarı olarak ilân eden New York Times, 1997’ye gelindiğinde bu vak’anın başarısızlığını birinci sayfadan haber olarak verecek, Time dergisi de aynı yönde tam sayfalık bir yazı yayınlayacak, ama bütün bunlar da feministler cephesinden herhangi bir ses getirmeyecekti.

***

Dr. John Money’nin yıllarca süren sahte deneyi bir aileye sadece hayatlarını zehir etmekle kalmadı, aile efradından ikisinin de canını aldı.

İlk kurban, David’in ikiz kardeşi idi. Her ne kadar sonunda düzlüğe çıkmış görünseler de, ailece yıllar boyu içinden geçtikleri felâketler Brian’ı iyice yıpratmıştı. Sonunda kendisini alkole verdi, işini kaybetti, evliliği sona erdi, kendisine şizofreni teşhisi kondu. 2002 yılının baharında birgün yalnız yaşadığı evde ölü bulundu. Ölüm sebebi olarak teskin edici ilâçlarla alkol karışımından ileri gelen zehirlenme kayıtlara geçti.

4 Mayıs 2004 günü de ikizlerin diğeri ve maceranın asıl kahramanı David intihar etti. Hayatının ilk aylarından itibaren başından geçen talihsizliklerin üzerine kardeşinin ölümü ve ailevî tatsızlıklar da eklenince, birgün evinden aldığı tüfekle bir marketin park alanına arabasını çekti ve orada hayatına son verdi.[2]

İkizlerin arkasından Dr. John Money de çok fazla yaşamadı. 2006 Temmuz’unda Parkinson hastalığının yol açtığı komplikasyonlar sebebiyle 84 yaşında öldü.

***

John Money, ardında iki ceset, bir perişan aile ve kötü bir nâmın yanı sıra, feminizm için servet değerinde bir miras daha bıraktı: “gender” kelimesi.

Bu kelime, Money’den önce “cinsiyet” anlamında pek kullanılmaz, ancak kelimelerdeki erkeklik ve dişiliği (müzekker veya müennes olma hali) ifade edecek şekilde kullanılırdı. Money bu kelimeyi “sex” kelimesine alternatif olarak kullanılır hale getirdi. Bu sayede, konuyu kesin bir gerçek olan biyolojik cinsiyetten ayırarak tartışılabilir bir alana çekmiş oldu. Feministler de hiç gecikmeden bu temelin üzerine, toplumsal hayatta her iki cinsin eşitliğini savunan “social gender” (toplumsal cinsiyet) binasını diktiler.

Her ne kadar Dr. Money’nin ahlâksız deneyi erkek ve kadınların yaratılışta asla eşit olmadıkları gerçeğini ortaya çıkardı ise de, feministler bu evrensel ve bilimsel gerçeğe aldırış etmeksizin “toplumsal cinsiyet eşitliği” yalanını savunmaya devam ediyorlar. Ve sonuç da alıyorlar.

Bu sonuçlardan bir tanesi, Türkiye Cumhuriyetinin Avrupa Konseyi tarafından dayatılan ve “İstanbul Sözleşmesi” adıyla anılan kepazelikler mecmuasını çekincesiz olarak kabul etmesi ve bu belgenin ruhunu teşkil eden “toplumsal cinsiyet eşitliği” masalını toplum hayatının bütün safhalarında hakim hale getirmek için devletin cümle imkân ve kuvvetlerini seferber etmesi şeklinde tecellî etti.

Şimdi ana okullarından üniversitelere kadar her yerde bu masal okutuluyor.

Dr. John Money öldü, ama iki tane cesetle doymayan habis ruhu şimdi aramızda, hepimizi Cehenneme çağırıyor!

İlk yayın tarihi: 24 Ekim 2018


[1] Talihsiz bebek daha sonra iki farklı adla anılacaktır: Brenda ve David. Karışıklığa yol açmaması için bunların her üçünün de hayatının farklı dönemlerinde aynı kişiye ait isimler olduğunu hatırlatalım.

[2] Yazının buraya kadarki kısmına ait bilgiler şu kitaptan özetlenmiştir: John Colapinto, As Nature Made Him: the Boy Who Was Raised as a Girl (e-book), New York, Harper Perennial.


 

Toplumsal Cinsiyetten Toplumsal Cinnete

“Toplumsal Cinsiyetten Toplumsal Cinnete” adlı kitaptan alınmıştır. Kitaba şu adresten erişebilirsiniz:

https://www.kitapyurdu.com/kitap/toplumsal-cinsiyetten-toplumsal-cinnete/511945.html&filter_name=toplumsal%20cinsiyetten%20toplumsal%20cinnete

 

 

26 Kasım 2019 Salı

Bir güncelleme öyküsü: "toplumsal cinsiyet" tuzağı

İlk olarak 19 Eylül 2018’de bu sütunlarda yayınlanan aşağıdaki yazıyı, cinsel sapıklıkların yeniden güncellik kazandığı bugünlerde, konunun ana hatlarını ve nereden gelip nereye gittiğini göstermesi bakımından, derli toplu değerlendirmelere yardımcı olması niyetiyle yeniden yayınlıyoruz.

ÜMİT ŞİMŞEK

“Toplumsal cinsiyet,” Batı dünyasındaki orijinal adıyla “social gender,” mahut İstanbul Sözleşmesiyle birlikte lisanımıza girdi. Ama iyi niyetle girmedi, girdikten sonra da hiç rahat durmadı.

Öz be öz feministlerin malı olan bu deyim, feminizmin temel kavramlarından biri olarak tedavüle sokulmuştu. LGBT şemsiyesi altında yer alan sapık cereyanlar namuslu insanları damgalamak suretiyle kendi sapıklıklarına yol açmak için nasıl “homofobi” şeklinde bir kavram uydurdularsa,[1] aynı yolun yolcusu olan feministler de kuşatmayı bir başka koldan tamamlamak üzere bu tabiri geliştirdiler.

İnsanları kadın ve erkek olarak birbirini tamamlayıcı iki varlık şeklinde açıklayan biyolojik cinsiyet vakıası, yaratılışın zarurî bir sonucu olarak, feministlerin asla bütünüyle yok edemeyecekleri bir gerçek halinde ortada duruyordu. Oysa feministlerin asıl derdi bu İlâhî takdir ile idi; onlar bu takdirin sonucu olan farklılıkları bütünüyle ortadan kaldırmak ve insanların tümü için kendi heveslerine göre roller biçmek istiyorlardı. Bunun için, cinsiyet kavramının yaratılışla ilgisini bütünüyle keserek konuyu kamusal alana taşımak, işin biyolojik yönünü “cinsel tercih / yönelim” adı altında bütünüyle kişilerin kendi arzularına tâbi kılmak, sonra da bütün bunları bir özgürlük meselesi olarak piyasaya sürüp zamanımız insanının sınır tanımayan egolarına havale etmek onlar için iyi bir strateji olurdu, nitekim oldu da.

Madem cinsiyet konusu bütünüyle kişilerin kendi tercihlerine tâbi idi; onun için kızları kız olarak, erkekleri de erkek olarak yetiştirmek, onların ileride kendi özgür iradeleriyle yapacakları tercihe müdahale etmek anlamına gelmiyor muydu? Toplumsal cinsiyet konusunun kapsama alanı böylece ilkokullara, derken ana okullarına, derken ana kucağına kadar genişletildi. Anne ve babalar kızlarına erkek oyuncakları, oğullarına kız oyuncakları almaya başladılar. Bunda çok fazla muvaffak olamadılarsa da, ümitlerini bütün bütün kesmediler; şimdi kız çocuklarına erkek isimleri vermek suretiyle şanslarını zorluyorlar.[2]

Bu kavram bizim ülkemize kesin girişini “şiddet” kapısından yaptı. Avrupa Konseyi, kadınların maruz kaldığı şiddeti “toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yol açtığı şiddet” olarak tanımlayan mahut İstanbul Sözleşmesini önümüze koyuverdi. Biz de onu ânında benimseyiverdik. Hiçbir maddesine itiraz etmeden, hiçbir kelimesine çekince koymadan, olduğu gibi kabul ettik. Hattâ o kadar hızlı ve gönüllü kabul ettik ki, bizzat Avrupa ülkelerinden bile hiçbirisi bizim hızımıza yetişemedi.[3]

 

İstanbul Sözleşmesini imzalamakla neleri kabul etmiş olduğumuzu tek tek sıralamak bu yazının hacmini fazlasıyla aşacağından, konuyu yeterince açıklayacağı aşikâr olan birkaç misalle yetinelim:

Sözleşme, “toplumsal cinsiyet” tanımı içine “cinsel yönelim”i de almak suretiyle (madde 4/3), her türlü sapıklığı açıkça meşrulaştırmıştır.

Metinde geçen “” kelimesinin yanına “veya partner” ilâvesiyle, nikâhsız beraberlikleri de aile tanımı içine almıştır.

Sözleşme metninin Türkçe tercümesinde her ne kadar “aile” kelimesi geçiyorsa da, bu durum, orijinal metinde yer alan ve “ev içi” anlamına gelen “domestic” kelimesinin yanlış tercümesinden ileri geldiği gerekçesiyle tenkide uğramıştır.[4] Bununla beraber, gerek Sözleşme metninin bütünü, gerek Sözleşme gereğince çıkarılan uyum yasası, gerekse uygulamalar bu tercüme hatâsını fazlasıyla telâfi edecek kadar konuyu açıklığa kavuşturduğu ve nikâhsız beraberlikleri de aile kavramı içine dahil ettiği için, bu tür ufak tefek “hatâların” kamuoyu tepkisini hafifletmek amacına yönelik rötuşlardan başka birşey olmadığını rahatça söyleyebiliriz.

Sözleşme, feminizmin temel kavramlarına aykırı ne kadar düşünce, inanç ve örf varsa hepsini yok etmeye azimli olduğunu, “kadınlar ve erkekler için alışılagelmiş rollerin bulunduğu düşüncesine dayanan ön yargıları, örf ve adetleri, gelenekleri ve her türlü farklı uygulamaları ortadan kaldırmak” şeklinde ifade etmiştir (madde 12/1). Ancak bu maddenin tercümesi de, asıl ibarenin “ortadan kaldırmak” değil, “kökünü kazımak” şeklinde çevrilmesi gerektiği yönünde tenkide uğramıştır.[5]

Sözleşme hükümleri gereğince nikâhsız beraberlikler veya “cinsel yönelim” adı altında toplanan sapıklıklar hayatın her alanında koruma altına alınmış bulunduğu için, meselâ beraberce kalmak isteyen kız ve erkek öğrencilere yahut cinsel sapıklara evinizi kiralamaktan imtinâ ettiğinizde, toplumsal cinsiyet ayrımı ile suçlanabilirsiniz.[6]

Ömür boyu nafaka ödemeye mahkûm edilen erkekler, nikâhlı eşe tecavüz suçuyla hapsedilen insanlar, kadının bir şikâyetiyle altı ay evine yaklaştırılmayan yüz binlerce koca, erken yaşta evlendikleri için dağıtılan aileler ve tecavüzcü olarak 10-15 yıl hapis cezasına çarptırılan binlerce eş, İstanbul Sözleşmesinin ve bu Sözleşme gereğince çıkarılan 6284 sayılı kanunun milletimize armağan ettiği yeniliklerden birkaçıdır. Üstelik bu konularda takibat şikâyete bağlı olmayan kamu dâvâsı niteliği taşıyor ve muttali olan herkese ihbar yükümlülüğü getiriyor; şikâyet sonucu olan takiplerde şikâyetçi şikâyetini geri çekse bile dâvâ mahkûmiyet ve infazla neticeleninceye kadar sürüyor.[7]

Erken yaşta evlenme yasağı, erken yaşta nikâhsız beraberlikleri kapsamıyor. Sözleşme zinayı değil, evlenmeyi yasaklıyor ve ırza tecavüz muamelesine tâbi tutuyor.

Bu sözleşme gereği olsun, diğer şekillerde olsun, kadınların lehindeki hüküm ve uygulamaların Anayasaya, kanunlara, akla, iz’âna uygun olması gerekmez. Kadınları korumaya yönelik olarak alınan tedbirlerin hiçbir zaman ayrımcılık sayılamayacağını da Sözleşme hükme bağlıyor (madde 4/4).

Yürürlükteki kanunlarda, hattâ Anayasada İstanbul Sözleşmesinin hükümleriyle çelişen herhangi bir hükmün bulunması hiçbir şeyi değiştirmiyor. Çünkü İstanbul Sözleşmesi bütün kanunların üzerinde sayılıyor; böyle durumlarda kanunlar İstanbul Sözleşmesine göre yorumlanıp uygulanıyor. Ayrıca hiçbir şekilde İstanbul Sözleşmesinin Anayasaya aykırılığı da iddia edilemiyor. Sözleşme hükümleri yasama, yürütme ve yargı organları ile idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişilerin tümünü bağlıyor.

 

İstanbul Sözleşmesinin ve onu takiben çıkarılan 6284 sayılı kanunun yol açtığı facialar sağır sultanın kulağını da bir kat daha sağır edecek şekilde ayyûka çıkınca, hükûmet, bu mağduriyetleri gidermek üzere bir yasa tasarısı hazırlamak mecburiyetinde kaldı. Ancak bilinen çevrelerin her zamanki yaygarası baskın çıktı ve bir süre sonra “yukarıdan” gelen bir işaret üzerine tasarı geri çekildi. Oysa parlamentonun o günkü kompozisyonunda iktidar bu yasayı tek başına rahatlıkla çıkarabilecek durumda idi. Daha sonraki aylarda Başbakan bu durumu “Maalesef kendimizi iyi ifade edemedik” sözleriyle hatırlayacak, yine de geri çektikleri tasarıyı değil mağduriyetlere yol açan yasayı “Küçük yaşta evlilikler hiçbir zaman hoş görülemez, kabul edilemez, yasal olarak da mümkün değil suçtur” diyerek savunmaktan geri durmayacaktı.[8]

 

İstanbul Sözleşmesi, yürürlüğe girdikten sonra, belki de bugüne kadar hiçbir yasal belgeye nasip olmamış bir ilgi ve ihtimama mazhar oldu. Devlet, bütün imkânlarını seferber ederek bu belgenin ruhunu toplum hayatının bütün safhalarına hakim hale getirmek için canla başla çalışmaya koyuldu. Adalet Bakanlığı, Millî Eğitim Bakanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı baş rolleri paylaştılar. Avrupa Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından ortaklaşa finanse edilen ve Millî Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Genel Müdürlüğü koordinasyonunda yürütülen ETCEP (Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi) çerçevesinde hazırlanan Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine Duyarlı Okul Standartları Kılavuzunda,[9]veliler arasında cinsel yönelim açısından hiçbir ayrım yapılmayan bir ortam oluşturmak,[10] yani her türlü cinsel sapıklığı koruma altına almak, ana okulundan başlamak üzere bütün okullara hedef olarak gösterildi.[11] YÖK, “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” dersinin mecburî veya seçmeli ders olarak okutulmasını sağlama görevini üstlendi. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Türk ailesinin kökünü kazımak üzere Avrupa tarafından hazırlanan senaryonun başrolünü kaptı ve bu yazının hacmine sığmayacak kadar çok faaliyetlerin ve organizasyonların altına imzasını attı.[12]

Bütün bunlar ve benzeri faaliyetler arasında belki de en ilgi çekici olanı, Diyanet İşleri Başkanlığı ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı arasında 22 Ağustos 2013 tarihinde imzalanan “Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesinde Din Görevlilerinin Rolü ve Uygulanacak Prosedürler Eğitimi Projesi Protokolü” kapsamında imam-hatip, müezzin, kayyım, vaiz, vaize ve Kur’an kursu öğreticilerine verilen “toplumsal cinsiyet eşitliği” eğitimi idi.[13] Din görevlilerinin bu “eğitimler” sırasında tanıştıkları Batı’nın bâtıl değerlerini ne ölçüde benimsediklerini bilemiyoruz; ancak Diyanet İşleri Başkanlığının en azından bu dili özümsemiş olduğunu Başkanlık yayınlarından anlıyoruz. Meselâ Diyanet dergisinin hemen her sayısında bir iki haber veya yazının “toplumsal cinsiyet eşitliğine” atıfta bulunduğunu görebiliyoruz. Bu arada, bir Diyanet mensubunun da 2014 yılında “Türk Modernleşmesi ve Din-Devlet İlişkileri Bağlamında Kur’an Kursu Öğreticilerinin Yetkesi ve Toplumsal Cinsiyet Algıları” başlıklı saha çalışması ile doktorasını tamamlamış bulunduğunu öğreniyoruz.[14]

 

Evcilleştirilmiş medyanın desteğinde “toplumsal cinsiyet eşitliği” adıyla yürütülen kampanyaya diğer kamu birimlerinin bu derece gönüllü olarak katılmasını anlamak – farzımuhal – bir derece mümkün olsa bile, Diyanet İşleri Başkanlığının aynı oyunda sahneye çıkmasını anlamak hiçbir zaman için mümkün olmayacaktır. Çünkü Diyanet görevlileri, vaiziyle, müftüsüyle, üst seviye yöneticileriyle, sipariş-fetvalar konusunda toplumun en tecrübeli insanlarıdır; bir konu kendilerinden sorulduğu zaman, bu sorunun soruluş tarzından belli bir cevabın istenip istenmediğini anlamak ve herhangi bir yönlendirmeye âlet olmayacak şekilde cevap vermek, onların başlıca meslekî becerileri arasında yer alır, yahut almak zorundadır. Toplumsal cinsiyet konusunda da Diyanet İşleri Başkanlığının bir ihale altında kaldığı ve belli bir yönde fetva üretmeye zorlandığı anlaşılıyor. Ancak Başkanlığın bu icbara kendisinden beklenen ferasetle cevap verebildiğini söylemek hiç kolay değildir. Bugün resmî rakamlara göre – gerçek rakamlar bunun çok üzerinde olabilir – en az 4 bin erkeğin erken evlendiği için ırza tecavüz mahkûmu olarak 10-15 yıl seviyelerinde hapis cezası çekmelerine ve bir o kadar yuvanın yıkılmasına yol açan bir yasanın toplumda hararetli tartışmalara yol açtığı bir zamanda, Diyanet’in bu uygulamaya destek verecek şekilde camilerde okuttuğu hutbenin şu üslûbuna bakın:

İnsanın, onuruna uygun bir şekilde hayatını sürdürme hakkını gasp etmek ve özellikle çocukları türlü istismarlara maruz bırakmak dinimizde asla caiz değildir. Kendine, Rabbine ve çevresine karşı henüz sorumluluk bilincinde olmayan bir çocuğun evliliğe zorlanmasının dinî ve ilmî hiçbir meşruiyeti, hiçbir temeli yoktur.[15]

Erken evlilik konusunda Hürriyet gazetesine Diyanet İşleri Başkanlığının görüşlerini açıklayan Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı da erken evliliği bütünüyle reddediyor ve bunu Osmanlı devletinin uygulamasına dayandırıyor:

Bırakın 9-10 yaşı bir çocuk 15 yaşında da evlenmemeli, evlendirilmemeli. . . . Diyanet çocuk yaşta evlilikleri engellemek için yıllardır çaba harcıyor. Bu konuda Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile bir sürü çalışmamız oldu. Şimdi kim çıkıp bizi suçlayabilir? 1917 yılında Aile Hukuku Kararnamesi yayınlandı. Bu kararname tamamen İslam fıkhından kaynağını alıyor. Orada evlilikte alt sınır kızlarda 17, erkeklerde 18’dir. Diyanet de her zaman bunu savundu.[16]

Gerek Kurul Başkanımızın anlattıklarında, gerekse söz konusu hutbede hiç şüphesiz doğrular vardır, ama bunlar doğrunun bir kısmıdır. Ve doğrunun bir kısmını anlatarak yanlışı daha etkili hale getirmenin mümkün olduğunu en iyi bilen ve bu tür hilelere karşı herkesten fazla müteyakkız bulunması gereken kimseler de din adamlarıdır. (İsterseniz bir hadisçiye “Tedlis nedir?” diye soruverin.) Evet, “1917 tarihli Osmanlı Hukūk-ı Âile Kararnâmesi on sekiz yaşını bitirmiş erkeğin kendi iradesiyle evlenebilmesini, kız on yedi yaşını bitirmişse hâkim tarafından velisinin itirazının olup olmadığının sorulmasını, on iki-on sekiz yaş arasındaki erkekle dokuz-on yedi yaş arasındaki kızın hâkim izniyle evlenebilmesini, ayrıca kızlar için veli izni alınmasını hükme bağlamıştır (md. 4-8).”[17] Fakat dikkat ediniz, Osmanlının bu konuda İslâm fıkhına uygun şekilde getirdiği kural, belli yaşlardan önceki evliliği yasaklamak değil, hakim iznine bağlamaktır. Nitekim dört mezhebin dördü de erken yaştaki çocukların veli veya hakim izniyle evlenebileceğinde ittifak etmişlerdir; ihtilâf konusu, izni kimin vereceğinden ibarettir. Osmanlının kararnamesinde reşid kızlar için de veli izni aranıyordu; yoksa Diyanet’imiz bunu da “Osmanlı reşid kızların evlenmesini yasaklamıştı” şeklinde mi anlıyor? Şunu da merak ediyoruz: Dört mezhebin birden ittifak ettiği bir husus olan erken yaşta veli (veya hakim) izni ile evlenmeyi “insanın onuruna uygun bir şekilde hayatını sürdürme hakkını gasp etmek” şeklinde tanımlarken, Diyanet’imiz bu ölçüyü – eğer siyasî bir merciden almamışsa – hangi kitaptan, hangi sünnetten, hangi fıkıhtan, hangi mezhepten almıştır?

 

Meseleyi başından alacak olursak, evvelemirde Diyanet’in “toplumsal cinsiyet eşitliği” kampanyasına nasıl dahil olabildiğini anlamak güçtür. Bizim Kur’ân’dan ve Sünnetten öğrendiğimiz, kadın-erkek eşitliğinin hukukta, fazilette, ödül ve cezada eşitlikten ibaret olduğudur.[18] Bunun dışındaki eşitlikler aslında bir erdem de sayılmaz; zira yaratılışın güzelliği eşitlikte değil, farklılıkta ve çeşitliliktedir. Şu âyet ve hadislerde eşitlikten eser görebiliyor musunuz:

Hemcinslerinizden, kendilerine ısınacağınız eşler yaratması ve aranıza merhamet ve sevgi vermesi de Onun âyetlerindendir. Tefekkür eden bir topluluk için bunda ibretler vardır.

Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da Onun âyetlerindendir. Bilgi sahibi olanlar için bunda ibretler vardır.[19]

Erkek, kız gibi değildir.[20]

Resulullah (s.a.v.) kadınlara benzemeye çalışan erkekler ile erkeklere benzemeye çalışan kadınlara lânet etti.[21]

Resulullah (s.a.v.) kadın gibi giyinen erkekler ile erkek gibi giyinen kadınlara lânet etti.[22]

Feminizmin kavgası işte bu İlâhî takdire karşıdır; onlar kadının doğurmakla, erkeğin savaşmakla yükümlü olmasına, aile hayatında eşlerin birbirini tekmil etmesine, kadının annelik yaparken erkeğin evi geçindirmesine isyan ediyorlar, fıtratla ve fıtrat diniyle savaşıyorlar. Ama ne kadar çabalasalar erkeklere çocuk doğurtamıyorlar, yaratılışı değiştiremiyorlar ve değiştiremeyeceklerini de biliyorlar. Onun için, başta da anlattığımız gibi, oyunu biyolojik alandan toplumsal alana taşımak ve iradeyi göklerden yere indirmek istiyorlar. “Toplumsal cinsiyet eşitliği” işte bu oyunun adıdır. Siz kendi inançlarınızı ihmal edip de feministlerin dilini benimsediğiniz zaman, velev bu kelimeyi farklı anlamları ifade etmek niyetiyle de kullanmış olsanız, bütün çabalarınız, İlâhî iradeye karşı açılmış bir savaşta feminist cepheye cephane taşımak hükmüne geçer. Çünkü dilimiz ve kavramlarımız bizim genetik kodlarımızdır. Batı’nın bizim dilimize soktuğu kavramları kimi şu mânâya, kimi bu mânâya alabilir; ama o kavramlar kimsenin neyi nasıl anladığına aldırmaksızın bünyemize bir virüs gibi yerleşir, sonra gider, dosdoğru hücrelerimizin çekirdeğine sızar ve genetik kodlarımıza yapışarak onların molekül yapısını kendi türüne çevirir. Bir süre sonra bize bakanlar, eski “biz”in yerinde, ecnebî gibi düşünen, ecnebî gibi konuşan, ecnebî gibi yiyip içen, ecnebî gibi yaşayan insanlar bulurlar. İşin en kötü tarafı da, bunu dışarıdan bakanlar anlayabildiği halde biz anlayamayız. Çünkü biz artık “Kim Rahmân’ın zikrine [kitabına, öğütlerine] karşı körlük ederse, Biz ona bir şeytan musallat ederiz de kendisine arkadaş olur; şeytanlar onları yoldan çıkarır, onlar ise kendilerini doğru yolda bilirler[23] mealindeki İlâhî uyarının haber verdiği gibi ecnebî şeytanlarının ölçülerini benimsediğimiz için, saptığımız yolun yanlışlığını da fark edebileceğimiz çizgiyi çoktan geri bırakmışızdır. “Kadınların iş gücüne katılma oranını yüzde 40’ın üzerine çıkaracağız[24] şeklindeki bir seçim vaadi bugünkü standartlarımız içinde bize masum görünebilir, hattâ cazip bile gelebilir. Fakat Kur’ân-ı Kerim’in erkeği kadın üzerinde koruyup kollayıcı olarak nitelemiş bulunduğu ve ailenin geçimiyle yükümlü tuttuğu[25] dikkate alındığında, böyle bir hedefin fıtratı ve fıtrat dininin koyduğu ilkeleri temelinden değiştirmek anlamına geldiği ortaya çıkmayacak mıdır?

Cumhuriyetin ilk yıllarında dini toplum hayatından tamamen çıkarmaya yönelik kanunlar çıkarılırken, Bediüzzaman, meşhur Eskişehir müdafaasında “Ben hükûmet-i Cumhuriyeyi, ilcaat-ı zamana göre bir kısım kanun-u medenîyi kabul etmiş ve vatan ve millete zarar veren dinsizlik cereyanlarına meydan vermeyen bir hükûmet-i İslâmiye biliyorum[26] diyerek yönetime “Bari şu yaptıklarınızı gönüllü olarak yapmayın da hiç değilse fâsık olarak kalın” dersini veriyordu. Bugün ise hiçbir icbar, ilcaat, maslahat veya menfaat olmadığı gibi kamuoyu da kahir ekseriyetiyle bu tür icraata muhalif iken, Avrupa’nın bu toplumdan İslâmı bütünüyle kazıyıp çıkarmak için önümüze koyduğu paçavrasını gönüllü olarak ve herkesten önce aynen kabul edip ülkenin bütün kanunlarını bu paçavraya tâbi kılmak, herhalde fâsıklık sınırını da aşmaktan başka bir mânâya gelmeyecektir. Böyle bir projeyi bir İslâm toplumunun başına sarmakta rol sahibi olanlar için tecdid-i iman gerekip gerekmediği konusunda Diyanet’imizden net bir açıklama beklemek hakkımız olsa gerektir.

 

İstanbul Sözleşmesi ile içine girdiğimiz maceraya bir bütün olarak baktığımızda, hiç de övünemeyeceğimiz üç büyük başarıyla karşılaşıyoruz.

Birincisi: Böyle bir Sözleşmeyi aynen geçirip uygulamaya ve ülkenin bütün hukuk düzenini ona tâbi kılmaya, hiçbir CHP, hattâ HDP, hattâ ihtilâl hükûmeti cesaret edemez, etse de başaramazdı. Bu olay, bugünkü iktidardan başkasına nasip olamayacak kadar büyük ve cesaret isteyen bir başarı olarak tarihe geçmiştir.

İkincisi: Diyanet’i bu kadar evcilleştirmek ve Batı tarafından İslâma karşı hazırlanmış bir proje karşısında bırakın sessiz kalmayı, bir de gönüllü olarak bu projede istihdam etmek, en kudretli ihtilâl yönetimlerinin bile hayalinden geçebilecek bir başarı değildi. 12 Eylül yönetimi Diyanet İşleri Başkanlığından başörtüsü için rapor istediğinde umduğunun tam tersi istikamette bir raporu kucağında bulmuş, 56 adet Atatürk hutbesi hazırlaması talimatını verdiğinde de “Gönderdiğiniz listeyi dikkate almamız mümkün olmamıştır” cevabını almıştı.[27] Bugün ise yönetime hiçbir zorluk çıkarmayan, “yukarıdan” – ama semâdan değil – gelen talimatları sorgulamadan (veya sorgulayamadan) uygulayan bir anlayış, Diyanet İşleri Başkanlığının tarihine talihsiz bir hatıra olarak düşmektedir.

Üçüncüsü: Medya da bu süreç ve benzerleri karşısında hiçbir ciddî tepki vermemiş, daha doğrusu tepki vermeyecek bir şekilde evcilleştirilmiştir. (Burada söz konusu olan, fikir gazeteleri ve belirli kesimleri temsil eden medya değil, kitle basınıdır; kamuoyu oluşturmada hem oran, hem de hız bakımından asıl etkili olan bunlardır.) Bu konuda fazla söz söylemeye ihtiyaç duymuyoruz; çünkü herşey bütün açıklığıyla bu alanda başarılı bir mühendislik çalışmasını gözlerimizin önüne sermektedir.

Şimdi bu kadar geniş bir alanda bu üç büyük başarının birden nasıl olup da bu kadar kusursuz bir operasyonla tereyağından kıl çekercesine gerçekleştirildiğini merak etmez misiniz?

Bütün bu olup bitenler üzerinde düşünürken, Cumhurbaşkanımızın birkaç ay önce âniden kamuoyunun gündemine düşüveren sözleri kulaklarımızda çınlıyor:

“İslâm’ın hükümlerinin güncellenmesi vardır. Siz İslâm’ı 14-15 asır önceki hükümleriyle kalkıp da bugün uygulayamazsınız, böyle bir şey yok.”

Ve önümüzdeki manzara, bu sözlerin ânî bir ilhamla söylenmiş sözler olmadığını gösteriyor.

Öyle değil mi?

***

İlk yayın tarihi: 19 Eylül 2018

***

Toplumsal Cinsiyetten Toplumsal Cinnete

“Toplumsal Cinsiyetten Toplumsal Cinnete” adlı kitaptan alınmıştır. Kitaba şu adresten erişebilirsiniz:

https://www.kitapyurdu.com/kitap/toplumsal-cinsiyetten-toplumsal-cinnete/511945.html&filter_name=toplumsal%20cinsiyetten%20toplumsal%20cinnete

 

***

[1] Bu kavramın ortaya çıkış macerası için bkz. https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/

[2] Bkz. https://www.theatlantic.com/family/archive/2018/09/girls-names-for-baby-boys/569962/

[3] Bunu bir övünç vesilesi olarak anlatan iktidar sözcüsünün konuşması için bkz. https://yazarumit.com/sapikligi-korumakta-avrupayi-sollamisiz/

[4] Bkz. http://www.ankarabarosu.org.tr/siteler/ankarabarosu/tekmakale/2015-4/7.pdf

[5] Bir önceki kaynağa bakınız.

[6] Kıyas yapılabilecek örnekler için bkz. https://www.emlakdanismanlari.com/kiraci-secerken-ayrimcilik-yapan-ev-sahipleri-ve-emlakcilar-yandi.html / http://www.edirnesonhaber.com/haber/24807/emlakta-ayrimcilik-yapana-para-cezasi.html

[7] Ayrıntılar için bkz. http://www.islamianaliz.com/yazi/bati-tarafindan-hacklenmek-2053te-turkiye-nasil-bir-ulke-olacak-3626#sthash.57bJqSEO.EQgOZzdO.dpbs / http://www.cocukaile.net/erkeklerin-kopek-kadar-degeri-yok/

[8] https://www.haberler.com/basbakan-yildirim-bugun-kucuk-yasta-evlenmis-10422042-haberi

[9] http://ogmprojeler.meb.gov.tr/meb_iys_dosyalar/2017_07/05103659_Toplumsal_Cinsiyet_EYitliYine_DuyarlY_Okul_StandartlarY_KYlavuzu.pdf

[10] A.g.e., s. 92, 93, 12, 128.

[11] Bu proje Millî Eğitim Bakanlığının bünyesinde gerçekleştiriliyor, çalışmaları Bakanlık tarafından yayınlanıyor, yayılıyor, ve eğitim aracı olarak kullanılıyor ve uygulanıyor; fakat internet sitesinde garip bir şekilde Bakanlığın şu açıklaması yer alıyor: “Bu yayın Avrupa Birliği ve Türkiye Cumhuriyetinin mali desteğiyle hazırlanmıştır. Bu yayının içeriği sadece British Council liderliğindeki Konsorsiyumun sorumluluğunda olup, hiçbir şekilde Avrupa Birliği ve/veya Millî Eğitim Bakanlığının görüşlerini yansıttığı şekilde yorumlanamaz.” Yani, biz yaparız ama sorumluluk kabul etmeyiz!

[12] Bkz. https://kadininstatusu.aile.gov.tr/uploads/pages/dagitimda-olan-yayinlar/kadina-yonelik-siddetle-mucadele.pdf

[13] A.g.e.

[14] http://www2.diyanet.gov.tr/DiniYay%C4%B1nlarGenelMudurlugu/DergiDokumanlar/Bulten/2015/mayis.pdf, s. 39.

[15] https://www.diyanet.gov.tr/tr-TR/Kurumsal/Detay/11171/cuma-hutbesi-dunyadaki-cennetimiz-aile

[16] http://www.hurriyet.com.tr/gundem/evlilik-yasi-en-az-17-olmali-40698961

[17] Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, “Nikâh” maddesi. https://islamansiklopedisi.org.tr/nikah

[18] Eşitliği vurgulayan âyetlere misal olarak bkz. Âl-i İmrân sûresi, 3:195; Nisâ sûresi, 4:98, 124; Nahl sûresi, 16:97; Hucurât sûresi, 49:13.

[19] Rum sûresi, 30:21-22.

[20] Âl-i İmrân sûresi,  :36.

[21] Buharî, Libas: 61.

[22] Ebû Dâvud, Libas: 28.

[23] Zuhruf sûresi, 43:36-37.

[24] http://www.milliyet.com.tr/erdogan-secim-beyannamesini-siyaset-2675863/

[25] Nisâ sûresi, 34’üncü âyetten (Diyanet İşleri Başkanlığı meâli): “Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar. Çünkü Allah, insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler kendi mallarından harcamakta (ve ailenin geçimini sağlamakta)dırlar. İyi kadınlar, itaatkârdırlar. Allah’ın [kendilerini] koruması sayesinde onlar da “gayb”ı [eşinden uzakta bulunan erkeğin namusu, malı ve her türlü hakkı] korurlar.”

[26] Tarihçe-i Hayat, 251-252.

[27] Bkz. https://yazarumit.com/darbelere-karsi-onurlu-bir-direnis/

25 Kasım 2019 Pazartesi

Kızıl Çin temerküz kamplarının görünen ve görünmeyen yüzü

BBC Kızıl Çin’in temerküz kamplarında yaptığı mülâkat ve gözlemlerden oluşan bir belgesel yayınladı.

BBC muhabiri John Sudworth imzasını taşıyan belgesel, her ne kadar Kızıl Çin yöneticilerinin sıkı denetimi altında ve ancak seçilmiş birkaç kampta, seçilmiş birkaç Batılı gazeteciye verilen izin çerçevesinde gerçekleşmiş olsa da, arka planda yatan büyük bir mezalimin varlığını kesin bir şekilde gösteriyor.

“Çin’in Toplama Kampları” başlıklı belgeselde yer alan görüntüleri, BBC, “Çin’in dünyaya göstermek istediği görüntüler” olarak niteliyor.

Çinli yöneticiler, bu temerküz kamplarındaki tutukluları “öğrenci” olarak niteliyor ve bunların “kendi istekleriyle aşırı düşüncelerden uzaklaştıklarını” iddia ediyor.

Muhabir, tutuklulardan birisine “Burada olmak senin tercihin mi?” diye sorduğunda, tutuklu bir an düşündükten sonra “Radikal düşüncelerden ve terörizmden etkilenmiştim” cevabını veriyor.

Bu soru-cevap da dahil olmak üzere bütün röportajlar, yöneticilerin dikkatli gözetimi altında gerçekleşiyor.

Muhabirin “Buraya gelmek istemezlerse ne olur?” sorusunu, yetkili “Böyle bir olaya rastlamadık” şeklinde cevaplandırıyor, arkasından da ekliyor: “Onları buraya gelmeye ikna ederdik.”

Belgesel, burada olup bitenleri, “Din ve kültürel aidiyetin yeri, yeni bir tür bağlılıkla değiştiriliyor” şeklinde özetliyor.

Temerküz kampları “kamusal alan” sayıldığı için, buralarda namaz kılmak da kesin olarak yasaklanmış bulunuyor.

Beyin ayıklama

Belgeselde, koğuş duvarlarından birinde “Kalbim, lütfen dayanmaya devam et” şeklinde bir duvar yazısından söz ediliyor, ancak, bu yazıyı yazanın kimliği hakkında ipucu vermemek için yazı ekrana getirilmiyor.

Tutukluların onar kişilik koğuşlarda kaldığı temerküz kamplarına giren kimsenin kaç ay veya kaç yıl burada kalacağını kimse bilmiyor.

BBC ekibinin gezdiği bölümlerden birisi de “konukseverlik hizmeti sınıfı” olarak takdim ediliyor. Bir yetkili, tutukluların burada 2-4 ay arasında değişen bir zaman içinde yatak yapmayı öğrendiklerini anlatıyor. Bu arada, “Kafalarındaki aşırı düşünceleri değiştirmeye çalışıyoruz” diye ekliyor.

Muhabirin “Biz buna beyin yıkama diyoruz” şeklindeki sözlerine, yetkili, “Ama biz kafalarındaki düşünceleri tam olarak değiştirmiyoruz, sadece aşırı düşünceleri ayıklıyoruz” şeklinde cevap veriyor.

Kızıl Çin’in olağanüstü kabiliyeti!

Yöneticiler, bu kamplara getirilen kimselerin suçlu değil, “suç işleme kabiliyetine sahip kimseler” olduklarını söylüyor ve Çin’in, “bu kimselerin suçlu olma ihtimalini öğrenebilme kabiliyetine” sahip olduğunu BBC ekibine anlatıyorlar.

“Bazı insanlar, cinayet işlemeseler dahi, katil olma potansiyelini gösterirler” diyor bir Kızıl Çinli yönetici. Ve arkasından soruyor:

“Sizce bunların suç işlemelerini mi bekleyelim?”

Röportajların arka planı

BBC’nin belgeselinde, telefonunda whatsapp bulunduğu için Kızıl Çin temerküz kamplarına yolu düşen ve şu anda Kazakistan’da yaşayan Rahime Şenbay adlı bir Uygur ile yapılan röportaj da yer alıyor. Bu röportajda Rahime haftalarca elleri ve ayakları kelepçeli olarak tutulduğunu, dayak ve elektrik şoku gibi işkenceler geçirdiğini anlatıyor ve “Ziyaretlerden önce bizi ‘Konuşursanız çok daha kötüsüne göndeririz’ şeklinde uyarırlardı” diyor ve ekliyor:

“Bu yüzden herkes korkuyor ve söylenilenleri yapıyordu. Dans ve şarkı söylemek de buna dahil.”

Temerküz kampları uzaydan nasıl görünüyor?

BBC, bu arada, gazetecilik ödevini de tam olarak yapmış olduğunu gösteriyor ve Kızıl Çin temerküz kamplarının uydu fotoğraflarını ekrana getiriyor. Bu fotoğraflarda, gözetleme kuleleri, yüksek duvarlar, dikenli teller, parmaklıklar gibi unsurların varlığı açıkça görülüyor. Ancak, BBC ekibinin ziyaretine açılan kamplarda gözetleme kuleleri ve tesis içi parmaklıklar gibi unsurların daha önce var olduğu halde ziyaret öncesinde kaldırıldığı ve boş egzersiz alanlarının spor sahasına çevrilmiş bulunduğu dikkat çekiyor.

Son yıllarda bu temerküz kamplarının sayısında büyük bir artış olduğu da belgeselde kaydediliyor.

BBC, gazeteciliğinin yanı sıra, İngilizliğini de hiçbir zaman unutmadığını, belgeselin bir yerine sıkıştırdığı bir ifade ile bize hatırlatıyor.

Şu anda İslâmın kendisine şüphe ile bakıldığını kaydeden belgesel, uzun zamandır Çin işgaline karşı özgürlük mücadelesi veren Doğu Türkistan için “Bir ara ayrılıkçı şiddetin adresi olmuştu” yakıştırmasında bulunuyor.

Yine de bu kadarı için teşekkür etmekten başka kendimizde bir hak göremiyoruz.

Çünkü “Türkiye Cumhuriyetinin yayın organları bu kadarını da yapabiliyor mu?” diye soracak olurlarsa ne cevap vereceğimizi bilemiyoruz.

***

İlk yayın tarihi: 20 Haziran 2019

24 Kasım 2019 Pazar

Kur'ân'ın bize yüklediği farz vazife: tedebbür

Kur’ân-ı Kerimin bize bir farz vazife olarak yüklediği en önemli emirlerinden bir tanesi: tefekkür. Bu, tıpkı namaz, oruç veya zekât gibi, yerine getirilmesi gereken görevlerimiz arasında yer alıyor.

Kur’an Buluşmalarının 245. bölümünde okuduğumuz Nisâ sûresinin 82. âyeti de tefekkürün bir türü olan “tedebbür” vazifemizi bize şu şekilde hatırlatıyordu:

“Onlar Kur’ân’ı tedebbür etmezler mi? Eğer o Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, içinde pek çok çelişki bulacaklardı.”

UTESAV organizasyonuyla gerçekleşmekte olan Kur’an Buluşmalarının 23 Kasım tarihli oturumunda, bu âyetin ışığında Kur’ân’ın benzersiz yönlerine göz attık.

Kur’ân’ın belli başlı birkaç konuya temas eden bir kitap olmadığını, dünya ve âhiret hayatının bütün safhalarını kuşatan ve temas etmedik bir alan bırakmayan bir kitap olduğunu örnekleriyle gördük.

Âyetlerin iniş zaman ve şekillerine göz attığımızda ise, birbirinden çok farklı zamanlarda ve farklı şartlar altında indiğini, buna rağmen sanki tek bir defada inmişçesine bütünlük arz ettiğini gördük.

Üstelik Kur’ân, muârızlarını sürekli olarak meydan okuyor ve “Eğer bu kitabın Allah tarafından indirildiğine inanmıyorsanız, hepiniz toplanın da onun bir benzerini, hattâ tamamının değil, bir sûresinin benzerini getirin” diyordu.

Kur’an Buluşmalarının 245. bölümününe ait kesintisiz video kaydını aşağıdaki bağlantıdan izleyebilirsiniz:

Kur’an Buluşmaları MÜSİAD’ın Çobançeşme’deki genel merkezinde Cumartesi sabahları 6:50’de kılınan sabah namazından sonra simit-peynir-çaydan meydana gelen bir kahvaltı ikramını takiben 7:30’da başlıyor ve 9:00’a kadar devam ediyor.

Programda hanımlara da yer ayrılmış bulunuyor.

20 Kasım 2019 Çarşamba

Vatandaş, Türkçe konuşma!

ORHAN SEYFİ ORHON

Maçka’da Fransızca, Ayaspaşa’da Almanca, Degüstasyon’da İtalyanca, Beyker’de İngilizce, Maksim’de İspanyolca konuşan sahte vatandaş, sakın Türkçe konuşma!

Allah saklasın, dilimize, dinimize, devletimize karışsan, halimiz, istikbalimiz ne olurdu? Saltanatı nasıl kovar, İstiklâl Harbine nasıl girer, Lozan Sulhunu nasıl yapar, Cumhuriyeti nasıl kurar, millî varlığımızı nasıl korurduk?

Sen, dünyanın her tarafında beşinci kolsun! Lehistan’ı baştan başa yakan, Majino’yu içinden yıkan, Flandr’da cepheyi bırakansın! Sen demokrasinin yüz karası, hürriyetin zaafı, müsavat ve adaletin zararısın! Sen, nifaksın, hilesin, korkusun, paniksin, sabotajsın! Sakın şiveni, lehçeni, tafranı değiştirme! Fransızca düşün, İngilizce gül, Almanca söyle, İtalyanca kavga et, İspanyolca mırıldan! Bizim için seni mutlaka görmek, duymak, bilmek, ayırt etmek lâzım. Çünkü bizim asıl kuvvetimiz senden uzak oluşumuzdur. Millî varlığımızı, tesanüdümüzü, birliğimizi buna borçluyuz. Her zamanki gibi dilimize, edebiyatımıza, mektebimize, mahallemize, sevincimize ve derdimize karışma!

“Vatandaş, Türkçe konuş” sözü bir rica değil, tavsiye değil, ihtar değil, emir değil, hattâ lâf bile değil! Çünkü asıl Türk vatandaşı zaten Türkçe konuşuyor. Eğer başka bir dil söylüyorsa bu sadece zararsız bir lisan temrinidir. Öz dilini kuvvetlendirmek, güzelleştirmek, zenginleştirmek içindir.

Milletlerin nasıl ve niçin parçalandığını, imparatorlukların nasıl ve niçin kurulduğunu, zaferlerin nasıl ve niçin kazanıldığını görüyoruz! Ben sana asıl dileğimizi söylüyorum: Sakın Türkçe konuşma, sahte vatandaş! Birgün gelip de seni özünden, yüzünden tanımazsak bile, bari sözünden tanıyalım!

18 Kasım 2019 Pazartesi

Bankalar ve insanlar

ÜMİT ŞİMŞEK

Bankaların herkesi isyan ettiren uygulamalarına herkesle beraber bazılarının gösterdiği tepki bizi şaşırtıyordu.

Meğer işin içinde iş varmış! Bankalara daha fazla sempatiyle bakmalarını beklediğimiz birileri, meğer bu şiddetli tepkiyle ve sivri dilli tenkitlerle, bankalara bir mesaj veriyormuş:

“Doğru yoldasınız, devam edin” diye.

Bu sonuca bir bankacının itirafı sonunda varmış bulunuyoruz. Bir köşe yazarının “reel sektörü ve bankacılığı temsilen çok değerli üst düzey yöneticilerin katıldığı” bir toplantıdan aktardığı bilgiye göre, bu yöneticilerimizden birisi şöyle bir tesbitte bulunmuş:

“Müşteri şikâyet ediyorsa bankacılık iyi yolda demektir!”

***

Bu mantık her ne kadar bize ters gelse de, bankacılığın ardında yatan zihniyete ters düşmez, itirafı da utanılacak birşey sayılmaz. Çünkü bankanın mantığında, müşterinin üzerinden ne yapıp yapıp kazanç sağlamak vardır; bunun için müşterinin zaaflarını kullanmakta hiçbir beis görülmez. Bir spor karşılaşmasında hasmın zayıf taraflarını kollayıp bundan istifade etmek suç sayılmıyorsa, banka ile mûdi arasındaki alışverişte aynı şeyi yapmak niçin suç sayılsın? (Fakat yanlış anlamayın: Bu alışverişte karşı tarafı kandırma veya kazıklama hakkı sadece bankaya aittir; siz aynı şeyi bankaya yapacak olursanız bunun adı dolandırıcılık olur.)

Müşterinin zaafını kullanma “hakkını” elinden aldığınız takdirde, bankacılığın idam fermanı imzadan çıkmış demektir. (İnşaallah Rabbim bize o mutlu günleri de gösterir!) İşte burası, ama tam burası, Batı medeniyetinin Kur’ân’a karşı verdiği savaşta en yoğun çatışmaların yaşandığı alandır. Çünkü Kur’ân ve Batı medeniyeti, insanların zaaflarına tamamen zıt yönlerden bakarlar.

***

Kur’ân, kullardaki zaafları merhamet sebebi sayar. Eğer bir kul herhangi bir şekilde bir güçlük içine düşmüş, bir zaafa duçar olmuşsa, bu durum, ona merhamet nazarıyla bakılması ve onun yardımına koşulması için bir sebeptir. Nitekim kâinatta da aynı kanun geçerlidir: Yavrular, acz ve zaafları sebebiyle anne ve babalarının merhametine mazhar olurlar. Eğer Batı medeniyetinin ilkeleri kâinatta geçerli olsaydı, annelerin yavrularını yemesi gerekirdi.

Kur’ân’ın yardıma muhtaç bir kardeş olarak bize gösterdiği kimseyi, Batı medeniyeti yolunacak bir kaz olarak görür ve gösterir. Faiz işte bu anlayışın ürettiği bir sonuçtur. Kur’ân, “Borçlu eğer güçlük içindeyse süre tanıyın; ama borcunu bütünüyle bağışlayacak olursanız bu sizin için çok daha hayırlıdır” der (Bakara, 280). Banka için ise, borç istemek zorunda kalan kimse bir kazanç kapısı olduğu gibi, borcunu ödemekte zorlanması da fazladan bir kazanç sebebi olur. Onun için, bir bankaya borçlanacak olursanız sakın vaktinden önce ödemeye kalkmayın; banka faiz kaybıyla uğradığı “zararı” telâfi etmek için size ceza keser. Nitekim bir ara ABD’de faizlerin düşmesi üzerine bankalarda “Ya mortgage borçluları vaktinden önce borçlarını ödemeye kalkarsa?” şeklinde panik rüzgârları esmişti.

***

Bakara Sûresinin sonlarında yer alan ve faizi yasaklayıp zekâtı teşvik eden âyetler, Kur’ân’ın en son inen âyetleri arasındadır. Bu durum, faizsiz toplumu, insanlığın erişebileceği en olgun medeniyet seviyesi olarak tesbit eder. İşte Kur’ân, bir cahiliyet toplumunu çeyrek yüzyıldan daha kısa bir zaman süren bir terbiye işlemi ile böyle bir seviyeye yükseltmiş ve bütün beşeriyete nümune olarak ortaya koymuştur.

Bu netice ekonomik değil, insanî bir durumdur. Onun için, birtakım rakamların ve ekonomi kanunlarının arkasına sığınarak faizin ne kadar vazgeçilmez birşey olduğunu anlatacak olanlar boşuna nefes tüketmeye kalkmasınlar! Sorulacak soru, “İnsanlık kendisine verilmiş olan hayır ve şer kabiliyetlerinden hangisini inkişaf ettirecek?” sorusudur. Muhtaç kardeşine yardım elini uzatmak veya onun sırtından kazanç sağlamak şıkları arasındaki tercihte bu sorunun cevabı vardır. İşte bunun için, faiz ve zekât konuları, Batı medeniyeti ile Kur’ân’ın en önde gelen çatışma alanını teşkil eder ki, Kur’ân’ın “Faizi terk etmezseniz Allah ve Resulü ile harbe hazır olun” (Bakara, 279) şeklindeki meydan okuyuşu, manzarayı hiçbir tevile meydan bırakmayacak bir netlikle önümüze koymaktadır.

***

Hem çöplüğün dibinde yaşayıp hem de gül bahçelerinin kokusunu teneffüs etmeyi bekleyemezsiniz. Bankalar hayatın bir gerçeği olmaya devam ettiği müddetçe, “kaz yolunmaları” da hayatın bir başka gerçeğini teşkil edecektir. Bugün EFT yaptığınız için ücret ödersiniz; yarın da bir bakarsınız bankanız EFT yapmadığınız için sizden bir tüy koparmanın yolu keşfediverir! Bir başka gün de, olur ya, bankanız bir yolunu bulup sizin bankomat önünden geçtiğinizi tesbit eder ve “geçiş parası” almaya kalkar; neden olmasın?

Bütün bu gelişmelere hazırlıklı olun da sakın şikâyet etmeyin demek istemiyorum.

Sesiniz çıkmazsa, mevcut duruma alıştığınızı düşünüp sizi bağırtacak yeni yöntemler keşfetmek için cesaret bulurlar.

Sesinizi yükseltin ve şikâyet edin de diyemiyorum.

Çünkü o da “bankacılığın iyi gittiğine” işaret sayılıyor.

Geriye söylenebilecek tek birşey kalıyor; onu da Bediüzzaman söylemiş:

“Kavga kapısını kapamak için banka kapısını kapayın!”

Gerçi bu bankaları pek çok bağırtacaktır, ama olsun. Bankalar birşeyden şikâyet ediyorsa, orada halkın menfaatine birşeyler oluyor demektir.

***

Haziran 2012, Son Devir’den