SON EKLENENLER
latest

30 Eylül 2022 Cuma

Kur'an Buluşmalarında Tevhid âyetlerine devam ediyoruz

  

Uyku mucizesiyle başlayan ve hayatımızın bütün alanlarında tevhid ve marifetullah hakikatlerini hatırlamaya bizi sevk eden âyetler bu haftaki Kur’an Buluşmasında gündemimizi teşkil ediyor.

UTESAV organizasyonuyla gerçekleşmekte olan Kur’an Buluşmalarının yarın sabah (1Ekim Cumartesi) gerçekleşecek olan 362. bölümünde, En’am sûresinin şu mealdeki 60-62. âyetlerini okuyacağız:

Gece sizi öldüren, gündüz ne işlediğinizi bilen, sonra belirlenmiş eceliniz doluncaya kadar sizi dirilten Odur. Sonra dönüşünüz Onadır; sonra da O size yaptıklarınızı haber verecektir.

O, kullarının üzerinde mutlak kudret ve egemenlik sahibidir. Yaptıklarınızı kaydeden melekleri O size gönderir. Nihayet sizden birine ölüm eriştiğinde, elçilerimiz hiç kusur etmeksizin onun canını alırlar.

Sonra onlar, gerçek mevlâları olan Allah’ın huzuruna çıkarılırlar. Şunu iyi bilin ki, hüküm Onundur ve O hesap görenlerin en sür’atlisidir.

Kur’an Buluşmaları Cumartesi sabahları MÜSİAD’ın Çobançeşme’deki genel merkezinde gerçekleşiyor. Buluşmalar, sabah 7:00-7:30 arasında simit, peynir ve çaydan meydana gelen kahvaltı ikramından sonra 7:30-8:30 arasında sunum ve 8:30-9:00 arasında soru-cevap şeklinde cereyan ediyor ve canlı olarak https://www.youtube.com/erdemlihayat adresinden yayınlanıyor.


27 Eylül 2022 Salı

Allah'tan razı olmak: 2

 
    

Allah onlardan razıdır, onlar Allah’tan.

Mâide Sûresi, 5:119; Tevbe Sûresi, 9:100; Mücadele Sûresi, 58:22; Beyyine Sûresi, 98:8

   

ÜMİT ŞİMŞEK

 

KULUN ALLAH’TAN razı olmasının bir de dünya hayatına bakan yönü vardır. Asıl önemli olan da budur; zira ebedî âlemdeki hoşnutluk, kulun bu âlemde göstereceği rıza üzerine bina edilecektir. Bir başka deyişle, kulun ebedî âlemde hoşnut olacağı lütuflara erişmesi, bu dünyada Rabbinden razı olmasına bağlıdır.

“Allah’tan razı olmamak kulun ne haddine?” denebilir. Doğrudur. Ancak, Allah’tan razı olmak demek, bir sözle başlayıp bitecek bir iş değildir. Bu bir iman ve teslimiyet meselesidir ki, eserini bilfiil dünya hayatında göstermek ister.

Allah’tan razı olmak, herşeyden önce, Onun bütün âlemleri kuşatan rablığını kesin bir iman ve tam bir gönül rızasıyla kabul etmek, tasdik etmek ve Ona teslim olmak demektir. Bu ise, bu dünyada var olan herşeyin ve olup biten her hadisenin, büyük olsun küçük olsun, açık olsun gizli olsun, Onun izin ve kudretiyle vücuda geldiğini bilmek ve bu bilinçle yaşamak anlamına gelir. Gerçi herkes buna inandığını söyler; ama insanlardan birçoğu, bir yandan böyle söylerken, bir yandan da, Allah’ın egemenliğini çeşitli sebepler, kişiler veya kurumlar arasında dağıtmaktan geri kalmaz. Allah’ın mülkünü tümüyle Allah’a teslim etmeye razı olmayan kimselerin Allah’tan razı olma iddiasında bulunmaya hakkı olur mu?

Herşeyin Allah’tan geldiğini bildikten sonra, bunu gönül hoşnutluğu ile kabul etmek de imanın bir gereğidir. Egemenlik tümüyle Ona ait ise ve Onun ilmi, hikmeti, rahmeti de herşeyi kuşatmış ise, Onun takdir ettiği birşeyden hayırlı ne olabilir? Şu kadar var ki, bizim sınırlı bilgimiz hadiselerin içyüzünü ve bütün sonuçlarını birden kuşatamadığı için, Allah’tan gelen herşey bize ilk bakışta hoş görünmeyebilir. İşte kulun Allah’tan razı olup olmadığı da böyle durumlarda ortaya çıkar. Kişi, hoşlanmasa da Allah’tan geleni “Madem Ondandır; öyleyse hoştur” diye karşılayabiliyorsa, imanın güzelliğine ermiş, Rabbinden razı olduğunu bilfiil ortaya koymuş demektir. Çünkü Rabbinden razı olmanın ölçüsü, Onun takdirine razı olmaktır. Öyle kulların Allah rızasını ummaya hakları vardır.

Kulun Rabbinden rızası, Onun dinine karşı olan tutumuyla da ortaya çıkar. Onun ve elçilerinin buyruklarını eğip bükmeden kabul etmek ve yasaklarından kaçınmaya çalışmak bu hoşnutluğun başlıca göstergesidir. Bu bağlamda, Allah’tan razı olmak ile Allah’ın dininden razı olmak aynı anlama gelir. Fakat burası da diller ile davranışların çoğu zaman birbirini yalanladığı bir alandır.

Kime sorsanız, “Elhamdülillâh Müslümanım” der. Bu bir rıza ifadesidir. Ancak nefsin, çevrenin, zamanın, zeminin şartlarıyla Allah’ın buyrukları arasında bir aykırılık ortaya çıktığı zaman, bir de bakmışsınız, dininden dolayı hamd edenlerden birçoğu, Allah’ın dinini orasından burasından kırparak, eğerek, yamultarak, kendi heveslerine uydurmakta birbiriyle yarışa girmiştir. Oysa kuldan beklenen şey dini hayatına uydurmak değil, hayatını dine uydurmaktır. Nefsinden ve dünya hayatından razı olan kişi dinini kendisine uydurur; Rabbinden razı olan kişi ise, kendisini dine uydurmak için sürekli bir çaba içinde olur.

Ebedî hayatta Allah’tan gelene razı olmak ve Onun nimetleriyle hoşnut bir hayat sürebilmek, bu dünya hayatındaki rızanın sonucudur ki, hadis-i şerif bizi, bu hakikati sürekli şekilde hatırlamaya ve bu bilinci canlı tutmaya çağırıyor:

 

Kim akşama ve sabaha erdiği zaman “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâmdan, peygamber olarak Muhammed’den razı oldum” derse, kıyamet gününde onu razı etmek Allah üzerine bir hak olur.[1]

 



[1] İbni Mâce, Dua: 14.

26 Eylül 2022 Pazartesi

Allah'tan razı olmak: 1



  

Allah onlardan razıdır, onlar Allah’tan.

Mâide Sûresi, 5:119; Tevbe Sûresi, 9:100; Mücadele Sûresi, 58:22; Beyyine Sûresi, 98:8

   

ÜMİT ŞİMŞEK

İman eden ve imanını güzel işlerle süsleyen kullara Allah’ın vaad ettiği ödüller arasında en üstünü, hiç kuşku yok ki, Onun hoşnutluğudur. Bu durum çeşitli âyetlerde, Cennetten de ötede bir müjde olarak haber verilir.

Söz konusu âyetlerden bir kısmında ise, Allah’ın hoşnutluğunun yanı sıra, kulların hoşnutluğuna da değiniliyor ve bir karşılıklı rıza durumu haber veriliyor:

“Allah onlardan razıdır, onlar Allah’tan.”

İşte bu müjde, Allah’ın kuluna bağışladığı nimetleri kat kat lütuflar içinde sarılmış bir şekilde dile getirirken, bir yandan da, bizi imanımızın gereği olan bir yaşam biçimine yönlendiriyor. Zira, bu âyetlerde geçen “Onlar Allah’tan razıdır” ifadesinin iki yönü vardır ki, bunlardan biri âhiret nimetlerinin büyüklüğüne, diğeri de dünya hayatının yükümlülüklerine bakar.

Âhiret nimetleri itibarıyla, bu ifade, Cennet ehlinin kendilerine Rableri tarafından lütfedilen ödüllerden hoşnut olacakları müjdesini taşımaktadır. Bu müjdenin büyüklüğünü kavramak için, âhiret hayatının sonsuzluğu ile insan arzularının sonsuzluğunu beraberce dikkate almak gerekir.

Arzularımızın sonsuzluğu, bu dünyada bizim için sürekli bir hoşnutsuzluk sebebidir. Dünya hayatının bir nimeti, bizden uzak olduğu sürece gözümüze pek büyük görünür. Ancak ona eriştiğimiz zaman, bu durum bizi pek az oyalar. Kısa bir süre sonra, biz o nimete alışmış, onunla ülfet peyda etmiş ve gözümüzü daha yükseklere dikmişizdir.

Derken, bir zaman da, o göz diktiğimiz nimetlerin hayaliyle oyalanırız. Fakat o nimetlere eriştikten sonra yine tatmin olmaz, daha ileri düzeydeki nimet ve imkânların özlemini çekmeye başlarız.

Kısacası, bu dünya hayatında, insan dünyayı da yutsa tatmin olmaz, sürekli bir hoşnutluğu yakalayamaz. Bunun da tek ve basit bir sebebi vardır:

Dünya ve içindekiler sınırlı, insanın emelleri ise sınırsızdır.

Âhirete gelince:

İşte orası her bakımdan sonsuzluklar yurdudur. Orada zaman sonsuz, hayat sonsuz, nimetler sonsuz, hazlar sonsuz, mutluluklar sonsuzdur.

Bu durum, daha diriliş gününde, haşir meydanında kendisini belli eder.

İnsanlar, gözlerini açtıkları âleme, bir uykudan uyanmışçasına bakarlar ve “Dünyada ya bir akşam, ya bir kuşluk vakti kalmışız” derler.

Rabbinin vaadine inanarak o gün için hazırlık yapanlar için, işte o gün müjdelerin en büyüğüne erişilen gündür. Onlar, kendilerini Cennet nimetlerinin ortasında buldukları zaman, bu fâni dünyanın en büyük nimetlerinin de tasaya değmediğini bilfiil görürler. Dünyadaki tüm nimetlerin, Bediüzzaman’ın deyimiyle, ebediyet yolculuğunda bir küçük kahvaltıdan ibaret olduğu, o gün apaçık anlaşılır.

Lâkin unutmamak gerekir ki, orası sonsuzluk yurdudur. Cennet ehli, gerçi hayallerinden bile geçmeyen nimetlerle kuşatılmışlardır. Ama orada yaşanacak yıllar değil, ömürler değil, çağlar ve çağlar ve çağlar vardır, tâ sonsuza kadar.

İnsanın o diyardaki ömrü sonsuz olduğu gibi, arzuları da sonsuzdur. Eğer orada erişeceği nimetler sabit olsa ve bir düzeyde kalsaydı, ilk anda onu ne kadar hoşnut ederse etsin, bir süre sonra insan bunu da kanıksar ve gözünü daha ileri hedeflere diker, mutluluğunu tazeleyecek yenilikler aramaya başlardı.

Âyet ve hadislerin Cennet hayatıyla ilgili tasvirleri, orada böyle bir ihtimalin söz konusu olmayacağını bildiriyor. Ve açıkça gösteriyor ki, orada nimetler, hazlar, mutluluklar sürekli olarak yenilenecek ve tazelenecektir. Orada hiçbir güzellik olduğu gibi kalmayacak, her güzellik sürekli şekilde artacaktır. Öyle ki, esen rüzgârlar bile Cennetliklerin güzelliklerine güzellik katacak, çarşı gezmelerinin dönüşünde eşler birbirine bakıp da “Ne kadar güzelleşmişsin böyle” diyeceklerdir.

“Onlar Allah’tan razıdır” cümlesinde işte böyle bir sonsuzluk müjdesi vardır. Allah’ın razı olduğu kullar, bir kere Cennete girdikten sonra, orada Allah’ın kendilerine verdiği herşeyden hoşnut olacak, daha ötede birşey hayallerinden bile geçmeyecek ve bu hoşnutluk hali sonsuza kadar yenilenerek sürüp gidecektir.

Ancak bu müjdeye hak kazanabilmek için ödenmesi gereken bir fiyat da vardır ki, Allah’tan razı olmanın dünya hayatına bakan yönü bunu ifade etmektedir. O da bir sonraki bölümde ele alınacaktır.



25 Eylül 2022 Pazar

Gaybın anahtarları, göklerin ve yerin şahitlikleri


  
En'âm sûresinin 59. âyetini okuduğumuz 361. Kur'an Buluşmasının özeti ve video kaydı
   

İmanımızı tazeleyen âyetlerden biri daha 361. Kur’an Buluşmasının gündemindeydi.

UTESAV’ın 24 Eylül sabahı gerçekleşen Kur’an Buluşmasında En’âm sûresinin şu mealdeki 59. âyetini okuduk:

Gaybın anahtarları Onun katındadır; başkası onu bilemez. Karada ve denizde olanı da O bilir. Onun ilmi dışında tek bir yaprak bile düşmez. Yerin karanlıklarında bir dane olsun, yaş veya kuru herhangi bir şey olsun, hepsi apaçık bir kitaptadır.

Âyet-i kerime bir taraftan gayb bilgisinin Allah’a mahsus olduğunu bildirirken, bir taraftan da varlık âleminde olup biten küçük-büyük, gizli-açık her şeyin bütün incelikleriyle Allah’ın ilmi ve iradesi altında cereyan ettiğini son derece veciz ve kapsamlı ifadelerle bize hatırlatıyordu.

Bu konuya dair diğer âyetlerin de ışığında yaptığımız tesbitler arasında şu hususlar da yer aldı:

·        Allah kullarından dilediğine gayb bilgisinden dilediği kadarını nasip eder. Bu hükme peygamberler de dahildir.
·         Kur’ân-ı Kerimde gayba ait haberler vardır / peygamber kıssaları ve âhiret âlemine, görünmeyen varlıklara ve olaylara, istikbalde cereyan edecek bazı hadiselere dair haberler bu nevidendir.
·         Bazı olaylara salih rüya gibi vasıtalarla insanların önceden muttali olması da Allah’ın dilediği kuluna bunları dilediği kadarıyla bildirmesi demektir. Bu, gayb âleminin o kişilerin önüne serildiği anlamına gelmez.
·         Göklerin, yerin, karaların, denizlerin gizli ve açık bütün hallerini bilen, buralarda olup bitenler hep onun ilim, hikmet, rahmet, irade ve kudretiyle cereyan eden Allah’ın ilminden hiçbir şeyimiz gizli kalmaz. Kötülüklerimiz ondan saklanmaz, iyiliklerimiz de kaybolmaz.
·         Bu âyetlerin benzeri sık sık Kur’ân-ı Kerimde karşımıza çıkar. Bunları dikkatle, tefekkürle, kendi hayatımızla karşılaştıracak şekilde okumak ve hatırlamak imanımıza kuvvet verir ve imanımızın eserini hayatımızda göstermeye vesile olur.


Âyetin dikkatimizi yönelttiği “yaprak düşmesi” ise, cüz’î ve önemsiz bir olay gibi gözüken, ancak yeryüzündeki hayatın en temel gerçeklerinden birini dile getiren bir hadise idi ve ülfet perdesi altında saklanan çok büyük bir hakikati ortaya çıkarıyordu:


·         Dünyada su gibi, hava gibi, güneş gibi hayatın tam merkezinde olan şeylerden biri de hiç şüphesiz yapraktır. Yaprak olmasa bütün bunlar hiçbir anlam taşımazdı diyebiliriz. Çünkü güneş ışığıyla beraber gelen enerjiyi canlıların kullanabileceği şekle çevirecek çeviren yapraklardır.
·         Kendisine has biçimiyle ve havayı temizlemek, ayrı ayrı hastalıklara şifa olmak gibi farklı ve hikmetli özellikleriyle beraber dikkate alındığında, her bir bitki için özel şekilde takdir edilmiş olan çeşit çeşit yaprakların yaratılışında ve çalışmasında olduğu gibi, dalından koparak yere düşmesinde ve bu düşüşle beraber yeni bir hayat devresine geçmesinde de herşeyi her haliyle kuşatan bir ilim, hikmet ve rahmetin eserlerini yansıttığını apaçık görebiliriz.
·         İlâhî emirle yere düşen yapraklar orada yavaş yavaş ufalanarak vaktiyle almış oldukları besinleri geri verir ve toprağı canlı tutarak gelecek bahara hazırlamak için çalışan böcek, solucan, bakteri ve sair canlıları, kökleri ve ağaçları emr-i İlâhî ile beslerler.


En’âm sûresinin 59. âyetini okuduğumuz 361. Kur’an Buluşmasına ait video kaydını buradan izleyebilirsiniz:

https://youtu.be/_VsEiEyrHjA

UTESAV organizasyonuyla düzenlenmekte olan Kur’an Buluşmaları Cumartesi sabahları MÜSİAD’ın Çobançeşme’deki genel merkezinde gerçekleşiyor. Buluşmalar, sabah 7:00-7:30 arasında simit, peynir ve çaydan meydana gelen kahvaltı ikramından sonra 7:30-8:30 arasında sunum ve 8:30-9:00 arasında soru-cevap şeklinde cereyan ediyor ve canlı olarak https://www.youtube.com/erdemlihayat adresinden yayınlanıyor.


20 Eylül 2022 Salı

Zalimlere verilen mühlet onların lehine mi, aleyhine mi?



   

En'âm sûresinin 57-58. âyetlerini okuduğumuz 360. Kur'an Buluşmasının özeti ve video kaydı

Allah’ın âyetlerine meydan okuyarak Peygamberimize “Vaad ettiğin azabı getir de görelim” şeklinde meydan okuyanlara Kur’ân’ın verdiği cevap, 360. Kur’an Buluşmasının gündemindeydi.

UTESAV organizasyonuyla gerçekleşen Buluşmada geçtiğimiz  hafta En’âm sûresinin şu mealdeki 57-58. âyetlerini okuduk:

De ki: Ben Rabbimden açık bir delil üzereyim; oysa siz Onu yalanladınız. Sizin çabuklaştırılmasını istediğiniz şey benim elimde değildir. Hüküm Allah’ındır. O hakkı bildiriyor. Doğru ile eğriyi ayırt edenlerin en hayırlısı da Odur.

De ki: Eğer çabuklaştırılmasını istediğiniz şey benim elimde olsaydı, sizinle benim aramızdaki iş çoktan bitirilirdi. Zalimleri en iyi bilen Allah’tır.

Kâinatta cereyan eden herşeyin doğrudan doğruya Allah’ın irade ve kudretine bağlı olduğu gerçeği, bu âyetlerde de bir kere daha hatırlatılıyor ve “Hüküm Allah’ındır” gerçeği vurgulanıyordu. İnkârcılar her ne kadar Peygamberimize “Vaad ettiğin azabı getir de görelim”diyerek meydan okuyorlar ise de, Peygamberimizin dahi bu konuda hiçbir rolünün bulunmadığı ve hükmün bütünüyle, ortaksız şekilde, Allah’a ait olduğu açıkça bildiriliyordu.

Bu âyetlerin içerdiği Tevhid derslerinden nasibimizi aradığımız dersimizde şu tesbitler öne çıktı:

·         İnkârcıların bu iddialarını ve Kur’ân’ın onlara cevabını Kur’ân’ın tekrar tekrar bize hatırlatmasındaki hikmetlerden birisi: Kişilerin hidayetinden sorumlu olmadığımızın bilincinde olarak sonuç üzerinde hırslı ve aceleci davranmamak.

·         Peygamberlerin dahi herkes gibi birer kul oldukları, yaratmada ve kâinatın idaresinde hiçbir paylarının bulunmadığı bu kadar aşikâr bir gerçek olarak Kur’ân’da vurgulandığına göre, ümmetin sair fertleri hakkında da bu vurguyu her zaman dikkate almak gerekir.

·         Gökleri, yeri ve içindekileri yaratan da, yaşatan da Odur. Kâinatta herşey zaten Onun emir ve iradesiyle cereyan eder; bunun önüne kimse geçemez, zaten Ondan başkası da bunu yapamaz.

·         Allah’ın hükmü, aynı zamanda hikmet anlamını da içerir ve sınırsız iradesiyle beraber sınırsız ilmini de ifade eder.

·         Allah’ın âyetlerini yalanlayan o zalimler, zalim olarak kaldıkları takdirde Allah’ın elinden kurtulacak değillerdir. Allah onların işlediklerini biliyor ve onlara mühlet tanıyor. Bu mühletin onların iyiliğine mi, kötülüğüne mi olduğunu ise onların davranışları tayin edecektir.

En’âm 57-58. âyetlerini okuduğumuz 360. Kur’an Buluşmasının video kaydını buradan izleyebilirsiniz:

https://youtu.be/hOhujnwF4oY

Kur’an Buluşmaları Cumartesi sabahları MÜSİAD’ın Çobançeşme’deki genel merkezinde gerçekleşiyor. Buluşmalar, sabah 7:00-7:30 arasında simit, peynir ve çaydan meydana gelen kahvaltı ikramından sonra 7:30-8:30 arasında sunum ve 8:30-9:00 arasında soru-cevap şeklinde cereyan ediyor ve canlı olarak https://www.youtube.com/erdemlihayat adresinden yayınlanıyor. 

13 Eylül 2022 Salı

İnsanlar yöneticilerin etrafından ne zaman dağılır?

 


   

Allah’tan bir rahmet sayesindedir ki sen onlara yumuşak davrandın. Eğer sen kaba ve katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp gitmişlerdi.

Âl-i İmrân Sûresi, 3:159

 

ÜMİT ŞİMŞEK

  

“ŞÜPHESİZ Kİ sen pek büyük bir ahlâk üzerinesin”[1] mealindeki âyet-i kerimeyi açıklayan âyetlerden biri de budur. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberin merhameti, onun yüce ahlâkının en önemli özelliklerinden biridir ve bu özellik ona Allah tarafından bağışlanmış bir lütuftur.

Âyetin arka planı, konuyu daha da dikkat çekici hale getiriyor.

Bu âyet ile beraber Âl-i İmrân Sûresinin önemli bir kısmı, Uhud Harbinden sonra inmiştir ve bu savaştaki yenilgi üzerine önemli dersler vermektedir.

Bilindiği gibi, Uhud Savaşı, Peygamber emrine uymakta gösterilen gevşeklik yüzünden yenilgiyle sonuçlanmıştı. Savaşın öncesindeki istişarede Allah’ın Resulü düşmanı şehirde karşılama düşüncesini savunmuş, ancak, özellikle genç Sahâbîlerin ısrarı üzerine savaş meydanına çıkılmıştı. Savaşta da İslâm ordusu tam zafere ulaşmak üzere iken, Peygamber emrine aykırı olarak okçuların yerlerinden ayrılması yüzünden yenilgiye uğramıştı.

Dünyanın neresinde böyle bir deneyim yaşanacak olsa, buna yol açanların başlarına neler geleceği aşağı yukarı bellidir.

Asr-ı Saadette ise, başka bir yerde yaşanmayan şey yaşanmıştır. Bu yenilgiden sonra Peygamberin ağzından ne bir azarlama işitilmiştir, ne de “Ben size söylemiştim” türünden bir başa kakma… O, insan tahammülünü en ziyade zorlayan şartlar altında dahi asla kabalaşmamış, kötü bir söz söylememiş, kalp kırmamıştır.

Bu ahlâk onun pek büyük bir mucizesi olduğu gibi, İlâhî rahmetin de bir müjdecisidir. Âyet de bu hakikate işaret ediyor ve “Allah’tan bir rahmet sayesindedir ki sen onlara yumuşak davrandın” buyuruyor. Elçisine en ağır şartlar altında dahi şefkat ve merhameti ilham eden o yüce Rabbin kendi rahmetinin büyüklüğü bundan anlaşılmıyor mu?

 

İşte, Peygamberin, kulları Allah’ın rahmetine çağırdığına dair en büyük bir delil de onun yüce ahlâkıdır. O, davetçisi olduğu İlâhî rahmetin aynı zamanda en parlak bir yansıtıcısı olmuş, anlattığı şeyi fiilleriyle göstermiş, hayatıyla doğrulamıştır. Onun çağrısına kulak verenler, böylelikle, o şefkat timsali Peygamberin yanında, İlâhî rahmetin gerçekliğini tüm sıcaklığıyla hissetmişlerdir.

Ve, tabii, bu âyet-i kerimeden alınması gereken büyük bir ibret var:

Siz de Peygamberiniz gibi olun.

Yani, onun gibi, şefkat ve merhamet dolu bir kalp sahibi olun; en olumsuz şartlar altında ve onların apaçık kusurları karşısında bile olsa, mü’min kardeşlerinize karşı yumuşaklığı ilke edinin. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberin ümmetine yaraşan şey budur; yoksa “kaba ve katı yürekli” olmak değildir.

Böyle bir ahlâka erişmenin kolay bir iş olmadığında şüphe yoktur. Ancak bu dünyada bir eğitim için bulunduğumuzu da unutmamalıyız. Özellikle yönetici durumunda bulunanların, Peygamber ahlâkını bir hedef olarak almaya herkesten fazla ihtiyaçları vardır. Dinin de, dünyanın da başarısı bununla mümkün olur. Aksi takdirde, “Onlar senin etrafından dağılıp gitmişlerdi” ifadesiyle anlatılan âkıbete uğramak kaçınılmaz hale gelir ki, bunun örneklerini etrafımızda fazlasıyla bulmak mümkündür.

“Eğer sen kaba ve katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp gitmişlerdi.” Oysa o rahmet peygamberinin etrafında insanlar her geçen gün daha büyük bir şevkle, daha büyük kalabalıklar halinde toplandılar. O gün için hatâlarıyla bir yenilgiye sebep olanlar da bundan sonra nice başarılara eriştiler, nice zaferler kazandılar.

Eğer onlar öyle bir yenilgiden sonra, Allah’tan bir rahmet sayesinde Peygamberlerini çok şefkatli ve bağışlayıcı bulmuş olmasalardı, zaferden zafere koşacak ve dünyaya medeniyet dersi verecek bir hale gelebilirler miydi?



[1] Kalem Sûresi, 68:4.

12 Eylül 2022 Pazartesi

Pandemi sonrası yüz yüze ilk Buluşma ile yeni dönemi açtık



  

Pandemi sonrası yüz yüze ilk Kur'an Buluşmasında En'âm sûresinin 56. âyetini okuduk.

  

İki buçuk yıllık hasret bitti ve pandemi sonrası yüz yüze ilk buluşmamız 10 Eylül Cumartesi sabahı MÜSİAD’ın Çobançeşme’deki genel merkezinde gerçekleşti.

UTESAV organizasyonuyla 2013 yılı başından beri düzenlenmekte olan Kur’an Buluşmalarının 359. bölümünde En’âm sûresinin şu mealdeki 56. âyetini okuduk:

De ki: Sizin Allah’tan başka yalvardıklarınıza kulluk etmek bana yasak edildi. De ki: Ben sizin heveslerinize uymam; aksi takdirde sapıtmış ve hidayetten mahrum kalmış olurum.

Kur’ân-ı Kerimin “hüdâ” ve “hevâ” olarak adlandırdığı ve 23 senelik nüzul süreci boyunca sürekli olarak dikkatleri çektiği bu iki yol arasında mü’minlerin yapacakları tercih belli idi. Ancak hevâ yoluna çağıran unsurlar da hayatın bir başka gerçeği olduğu ve her taraftan insanları kuşattığı için, bu konuda sürekli bir denetime ihtiyaç vardı. Bu konuya temas eden âyet ve hadisleri göz önüne alarak yaptığımız değerlendirmede başlıca şu tesbitler öne çıktı:

·         Bunlara benzer âyetlerden de anlaşılacağı gibi, Kur’ân-ı Kerimin insanları çağırdığı yol ilim ve hakka dayanan hidayet yoludur; ondan başka yollar ise hiçbir bilgiye ve hakka dayanmayan hevâ yoludur.

·         Bu âyetlerin çeyrek asra yaklaşan nüzul süreci içinde başından sonuna kadar aynı istikameti göstermesi ve aynı şeye (bilgiye, hakka, adalete dayanan hüdâya) çağırmış olması ve hevâyı hüdânın denetimine tâbi kılması, bu ilkenin mü’minler için bir ruh gibi hayatın bütün gözeneklerine nüfuz etmesi anlamını taşır.

·         Şirk ve inkâr cereyanlarında ise durum tersidir. Onların yolunda hüdâ değil hevâ hakim durumda olduğu için, ilkeleri de o belirler. Bu durum, âyet-i kerimede “hevâsını ilâh edinmek” şeklinde tanımlanmıştır.

·         Hevâ ve heves tehlikesi karşısında Kur’ân-ı Kerimin bu kadar vurgu yapması ve inkârcıların durumunu göstererek mü’minleri sürekli olarak uyarması, “hüdâya tâbi olma” ilkesini bir hayat prensibi olarak yerleştirmek ve bütün bir ömür boyunca dinamik bir denge durumunu korumak içindir. Çünkü nefis herkeste vardır ve fırsatını bulduğu takdirde dizginleri kendi hevâsının eline geçirmek ister. İman ise, buna karşılık, insanı her iki dünyada da esenliğe çıkaracak ve başarıya ulaştıracak olan formülü, hayatın bütün gözeneklerine nüfuz eden bir ruh halinde mü’minlere aşılamaktadır. Gerçekten de bu ilke, insanın hayatına bir ruh halinde nüfuz ettiği zaman, ona her hususta doğru yolu gösterecektir. Doğru yolu bulmanın yolu da Kur’an ve Sünnet ile iç içe yaşanan bir hayattan başkası değildir.

En'am sûresinin 56. âyetini okuduğumuz 359. Kur'an Buluşmasına ait kesintisiz video kaydını buradan izleyebilirsiniz:

https://youtu.be/5PF_aohCSYI 

Kur’an Buluşmaları, daha önce olduğu gibi, bundan böyle yine Cumartesi sabahları MÜSİAD’ın Çobançeşme’deki genel merkezinde gerçekleşecek. Buluşmalar, sabah 7:00-7:30 arasında simit, peynir ve çaydan meydana gelen kahvaltı ikramından sonra 7:30-8:30 arasında sunum ve 8:30-9:00 arasında soru-cevap şeklinde cereyan ediyor.

5 Eylül 2022 Pazartesi

Ahlâkı imandan ayırınca


 

Ünlü yazar Ahmet Taşgetiren, Karar gazetesindeki köşesinde Açıkdeniz dergisinden ve derginin Ağustos sayısında çıkan iki yazısından bahsetti ve bu yazılarda ele alınan ahlâk konusuna dikkat çekti. Orijinaline https://www.karar.com/yazarlar/ahmet-tasgetiren/ahlaki-imandan-ayirinca-1594049 adresinden erişebileceğiniz yazı

 

AHMET TAŞGETİREN

 

Aylık islâmî dergilerde “gündemi belirlemek” önemli. Sadece ayet, hadis ya da geçmiş uygulamaları sayfalara taşımak dergicilik değil. Tıpkı hutbenin, vaazın gündemle alakalı olması gibi islâmî dergiler de soyut alanlarda dolaşmak yerine ayeti, hadisi ve geçmiş uygulamaları bile, günün derdine derman olacak biçimde vermek durumunda.

Açık Deniz bunu yapan dergilerden biri. Metin Karabaşoğlu yönetiminde, Ümit Şimşek Bey’in danışmanlığında hayatın içinden gündemlerle yayınına devam ediyor.

Ağustos sayısı "Ahlâk gündemi" ile çıkmış.

Ümit Şimşek Bey’in geniş bir makalesi bir de Karabaşoğlu’nun Siyer Vakfı Başkanı Muhammed Emin Yıldırım Bey ile mülakatı Kur’an’dan, Hadislerden yola çıkarak bugün Müslümanların ahlâkla ilişkisini değerlendiriyor. Bütünüyle okunmasını tavsiye ederim.

Ümit Bey, Süleyman Hayri Bolay Hoca’dan işittiği Tevfik İleri’nin bir sözünü alıyor:

“Bir ülkede ahlaksızlık yüzde 10’u bulduğu zaman, orada ahlaksızlık hakim hale gelir.” Süleyman Hoca Tevfik İleri'nin bir sözünü daha naklediyor Ümit Bey’e:

“Mekteplerde, ailelerde ahlak dersleri vermek yetmez. İcracıların da birer ahlak kahramanı olması gerekir.”

Ümit Bey yazısında “İman – amel farklılığı”na ilişkin görüşün zaman içinde “İman – Ahlak farklılığı” haline de geldiğini, bunun da Müslümanların hayatında “amel ve ahlak olmasa da imana bir şey olmaz” gibi bir anlayışa yol açtığını onun da yaşanmayan bir Müslümanlık durumunu ortaya çıkardığını belirtiyor.

Yazıda Kur’an’ı Rasulullah’ın okuduğu gibi okumak gerektiğini, böyle okunduğunda “Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi ayırmanın hüsrana yol açacağının görüleceğini not ediyor. Şu ayeti kerimeye işaret ediyor:

“Yoldan çıkmış olan o fasıklar, sözleştikten sonra Allah’ın ahdini bozan, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi kesen ve yeryüzünde bozgunculuk yapan kimselerdir. İşte onlar, hüsrana düşenlerin ta kendileridir.” (Bakara suresi, 2:27)

Ümit Bey, burada Allah’ın birleşmesini emrettiği şeyin genelde akrabalık bağları gibi anlaşılmış olmasına mukabil, “iman ile ameli, Müslümanlık ile ahlakı ayırma”nın da hüsrana yol açacağını, Allah ve Rasulü’nun de bunları hiçbir zaman birbirinden ayırmamış, bilâkis daima birleştirmiş ve birleştirilmesini istemiş olduğunu vurgulamaktadır. Şu ifadeler Ümit Şimşek’e ait:

“İmanın ve İslam’ın güzelliği de ancak ahlakın güzelliğinde ortaya çıkmakta, bunlar birbirinden ayrıldığı takdirde ise, geride kalan şeyin iman veya İslam denecek hali kalmamaktadır. Bu gerçeği dünya gözüyle apaçık görmek için bugün içinde bulunduğumuz duruma göz atmak yetecektir. Zira iman ile ahlakın arasını ayırmanın sonuçları bugün hayatta, toplumda, ailede, işte, ticarette, siyasette, diyanette karşımıza çıkıyor, bizi her taraftan kuşatıyor ve tıpkı ayetin haber verdiği gibi hüsran içinde bırakıyor.”

Dergide Siyer Vakfı Başkanı Muhammed Emin Yıldırım ile yapılan mülakatta da ahlak alanındaki hassasiyet aşınmasına dikkat çekiliyor. O da “ahlak eğitimimizde problem var, diyor. Ahlakı farklı alanlara sıkıştırıp değerlendirdiğimiz için, hayatın birçok alanında ahlak-din ilişkisini tam anlamıyla kuramıyoruz. Kuramadığımız zaman, yaşadığımız gibi inanmaya başlıyoruz.”

Uzunca mülakatta bir örnek veriyor. Hazreti Peygamber bir ganimet dağıtımında haksız yere alınan deve tüyünün hesabını soruyor. “Kim bu ganimet meselesinde hakkı olmayan şu tüyü bile almışsa ahirette şöyle şöyle bir cezayla karşı karşıya gelecek” diyor. Sahabe bu uyarı karşısında sarsılıyor. Muhammed Emin Bey “Bu hassasiyeti bugün İslam toplumları olarak ne kadar hayatımıza yansıtabiliyoruz?” diye soruyor.

-Peki ganimeti bugün kamu malı diye yorumlayabilir miyiz?

Cevabı şöyle Muhammed Emin Bey’in:

“Tamamen öyle, millete ait olan bir mal. Bir tüyün bile hesabı var. Bir tüyün, bir iğnenin bile hesabı varsa, bu noktada bazı şeyleri zihin dünyamızda doğru yerlere koysaydık, ödümüz kopardı bazı şeylerden. Bugün hangi Müslümana domuz eti deseniz gözleri faltaşı gibi açılır. Ya diğeri, onun ne farkı var? O haramsa, bu da haram. Üstelik bir de domuz eti yemek ferdî bir günah. Ya milletin malını, ya kamuya ait bir malı yiyince, oradan haksızca bir kazanç sağlayınca, torpil yapınca, birinin hakkına girerek torpille bir yerde bir görev alınca?

Bir soru daha:

-Peki nasıl o kadar kolay yapılabiliyor hocam? Kişi kendisini buna nasıl inandırıyor?

-Ben gelmesem başkası gelecek, diyor. İşte kazanmayla kaybetme bu. Ben olmasam, diyor. Zaten diğerleri de yapıyordu, diyor. İnanın çok zor bazı şeyleri anlamak……Şimdi bunları konuştuğumuzda bazıları “Hocam böyle yaparsak Müslümanlar hiçbir şekilde bir yere gelemez” diyorlar. Yapmadık da nereye geldik peki?....

-Deyim yerindeyse, İslam’ın yerine Müslümanları koymuşuz. Ve İslam’a uygun olmayan birçok şeyi Müslümanların menfaatine, Müslümanlar için diyerek meşrulaştırıyoruz.

Ve Müslümanların menfaati dediğimiz şey de aslında kendi menfaatimiz. Tamamen şahsi menfaat başka ambalajlar içinde sunuluyor.

Ne dersiniz, bu değerlendirmeler ışığında bir ahlak sorgulaması yapmaya?

Ahmet Taşgetiren'in köşesine bu adresten ulaşabilirsiniz:
https://www.karar.com/yazarlar/ahmet-tasgetiren/ahlaki-imandan-ayirinca-1594049

 

1 Eylül 2022 Perşembe

Kur'ân'ı "anlamak için" okumak: her mü'minin önündeki görev


**

Kur’ân bütün insanlara gönderildiğine göre, insanların çoğunluğu onu başka dillerdeki tercümelerinden öğrenecek demektir. Ama Türkçe mealler söz konusu olunca hesap değişiyor!

 

ÜMİT ŞİMŞEK

 

– 7 (Kitapta 7. bölüm) –

Willow Wilson, ateist bir ailede hayata gözünü açmış ve tamamen ateist bir atmosferde yetişmiş Amerikalı bir hanım yazar idi. Yirmili yaşlarına doğru inançsızlığını sorgulamaya başladığında, Budizmi, Musevîliği ve Hıristiyanlığı tek tek inceledi. Bunlardan kendisine en yakın bulduğu Musevîlik idi, ancak belirli bir millete göre düzenlenmiş olduğu için onu eledi. Hıristiyanlıktaki tanrı tasavvuru ise almış olduğu ateist eğitimin argümanları karşısında hemen göçüveriyordu.

Buna karşılık, İslâm Wilson’un bayağı ilgisini çekmeye başlamıştı. Ancak bu arada 11 Eylül hadisesi vuku bulunca, Wilson kendisini İslâma karşı bir direniş içinde buldu. Öyle ki, daha önce âdeti olmadığı halde, Ramazan günlerinde özellikle Müslüman arkadaşlarının karşısında yiyip içmeye başladı. Bu arada, içindeki din arayışını – kendi tabiriyle – “tedavi eder” ümidiyle Salman Ruşdi’nin Şeytan Ayetleri’ne sarıldıysa da kitap ona pek tatsız geldi. Okuduğu hiçbir şey, Kur’ân’da buldukları kadar doğru görünmüyordu. Kelime-i Şehadeti telâffuz etmemek için gösterdiği çabalar günlük bir egzersiz halini almıştı. Ama o Kur’ân’ı okudukça onda aradığı şeyi buluyor, ateizmin diğer dinleri çürüten delillerinin Kur’ân karşısında hiçbir işe yaramadığını görüyordu. Daha da ötesi, “Sanki evvelden beri Müslümanmışım gibi hissediyordum,” diyordu  Wilson. “Çünkü Kur’ân’da zaten inanmakta olduğum şeyi buluyordum.”

Willow Wilson, İslâmı seçmesiyle sonuçlanan macerasını kitaplaştırdı ve the Butterfly Mosque adıyla yayınladı.[1]

Prof. Dr. Ali Köse’nin 1994 tarihli doktora tezine dayanan Neden İslâmı Seçiyorlar adlı kitabında da Batılı mühtedilerin İslâmı seçmeleriyle sonuçlanan arayışlarında Kur’ân’ın oynadığı rolü tasvir eden birçok vak’a yer alıyor. Bu vak’alardan birisinde, İngiliz din dersi öğretmeni John, Kur’ân ile macerasını şöyle anlatıyor:

“Öğretmenliğimin ilk yıllarıydı. Yeni bir öğretim dönemi başlamış ve üniversite imtihanına hazırlanan öğrencilerin din dersinde okuyacağı bölümler öğretmenlere paylaştırılmış, bana da Luka İncili ile İslâm düşmüştü. Üniversitede iken İslâmla ilgili bir ders görmemiştim. Dolayısıyla İslâmı öğretmek için hiçbir hazırlığım yoktu. . . . Dersin İslâmla ilgili bölümünü hazırlamak için bir Kur’ân tercümesi aldım. Öncelikle İsa ile ilgili âyetleri görmek istedim. Okuduklarım beni şok etti. Bu âyetler İsa’nın ‘Allah’ın kelâmı’ olduğunu, onun İlâhî mahiyetinin bulunmadığını ve çarmıha gerilmediğini söylüyordu. Kendi kendime düşünmeye başladım. Çok ilginçti. Benim Luka İncilinden yola çıkarak bulduğum şeyleri bu kitap da söylüyordu. Muhammed Kur’ân’ın yazarı olsaydı bunu nasıl bilebilirdi? Bugün ben biliyorum, çünkü eski kaynaklara ulaşma imkânım var. Oysa o bu imkândan mahrumdu. Üstelik Muhammed okuma yazma da bilmiyordu.

“Luka İnciline yazdığım gibi Kur’ân’a da bir yorum yazmaya karar verdim. Kur’ân’a meydan okuyacaktım. Zaten Kur’ân meydan okumaya çağırıyor, ‘Samimî iseniz bunun bir benzerini de siz yapın!’ diyordu. Büyük bir dikkatle Kur’ân’ı baştan sona okudum. Birkaç sayfa yorum da yazdım, fakat beceremedim (bu sayfaları hâlâ saklıyorum, ama bugüne kadar kimseye gösteremedim; çünkü utanılacak, tutarsız yorumlarla dolu). Bu arada fark ettiğim bir şey oldu. Kur’ân’da bir problemle karşılaştığınız zaman daha sonra onun karşılığını buluyordunuz. Fakat aynı tekniği Luka İnciline yorum yazarken kullandığımda, yani bir problemle karşılaşıp onun cevabını aradığımda, daha başka problemlerle karşılaşıyordum. Kur’ân üzerinde daha fazla çalıştıkça sıradan bir metinle değil, İlâhî bir kitapla karşı karşıya olduğumu, onun Tanrı kelâmı olduğunu anladım. Bana düşen artık ona inanmaktan başka birşey değildi. Hiçbir Müslümanla tanışmadan, sadece Kur’ân’ı okuyarak Müslüman olmuştum.”[2]

***

Batı dünyasında her yıl on binlerce kişi İslâmı seçiyor. Bunlardan bir kısmı doğrudan doğruya Kur’ân’ı okuyarak – yukarıdaki John örneğinde olduğu gibi – Müslüman olmaya karar verirken, diğerleri de başka bir vesile ile İslâma ilgi duymuş olsa bile Müslüman olma kararı vermeden önce Kur’ân’ı inceliyor. Bir başka deyişle, Sahabenin “Önce iman, sonra Kur’ân” formülündeki “önce iman” şıkkını onlar bizzat Kur’ân okumak suretiyle yerine getiriyorlar, sonra Kur’ân okuyarak kazandıkları imanla donanmış bir şekilde, bu defa Müslüman sıfatıyla tekrar Kur’ân’ın başına oturuyor ve dinlerini ondan öğreniyorlar. Kendisine yeni bir din seçecek olan insanın yapacağı şey o dinin kitabını okuyup incelemekten başka ne olabilir?

Burada, Kur’ân derken, insanların ekseriyeti açısından Kur’ân’ın kendisini değil, tercümelerini, daha doğru bir tabirle meallerini anlamamız kaçınılmazdır. “Biz her peygamberi, onlara dinlerini açıklasın diye, kendi milletinin lisanıyla gönderdik”[3] meâlindeki âyetten de anlaşılacağı gibi, Kitaba muhatap olacak kimselerin sorumlu tutulabilmeleri için tebliğ ve açıklamaların onlara kendi dillerinde ulaşması gerekir. Bu da dünya ahalisinin büyük çoğunluğu için Kur’ân’ın Arapçadan başka dillerle onlara ulaşması demektir.

Dikkate alınması gereken bir başka nokta da şudur: Kur’ân’ın doğru anlaşılması ve sağlıklı bir şekilde hayata yansıtılabilmesi için mutlaka Sünnetle beraber alınması icap eder. Zira Kur’ân’ı bize gönderen, onu açıklamak ve uygulamakla görevli bir peygamberle birlikte göndermiştir. Bu bakımdan, Kur’ân’ı doğru bir şekilde anlamak ve doğru şekilde uygulamak için sahih Sünnetin yol göstericiliğine ihtiyaç vardır. Zaten Kur’ân da bunu mükerrer âyetleriyle açıkça ve vurgulu bir şekilde bize bildirir; onun için, Kur’ân’ı okumaya başlayan bir kimse, peşin olarak zihninde böyle bir fikir yoksa bile, onu okudukça Kitabın kendisini Sünnetin rehberliğine yönlendirdiğini görecektir.[4]

Ne var ki, sonraları ortaya çıkan ve dünyada “Kur’âniyyun,” bizde de “Mealciler” adı altında yayılan ve Sünneti devre dışı bırakarak Kur’ân’ı dinin yegâne kaynağı kabul eden bir anlayış, bütün dünyada olmasa bile, en azından bizim ülkemizde Kur’ân-ı Kerim meâline karşı soğuk bakılmasına sebep teşkil etmiştir.

Son derece basit bir iki tedbirle bu akımın ve benzeri anlayışların tehlikesinden korunmak mümkün iken, her nasılsa bizde bu durum Kur’ân’ın meâlini okumaya yönelik her türlü faaliyeti suç haline getiren bir bahaneye dönüşmüş bulunuyor.

Fakat hazindir ki bu tür tehditler Mealcileri hiçbir zaman Kur’ân meâli okumaktan vazgeçirmiyor; onlar yine gönüllerince okuyup gönüllerince yorumluyorlar, keyiflerince içtihadlar yapmaya devam ediyorlar. Ama halis bir niyetle Kur’ân’a yönelmek isteyen nice kimseler, sırf bu tehditlerin etkisiyle bir Kur’ân meâlinin kapağını açmaktan korkar hale geliyor. Bir başka deyişle, Kur’ân-ı Azîmüşşânın mealleri bütün dünyada insanlara hidayet dağıtırken bizim memleketimizde dalâlet sebebi olarak telâkki ediliyor. Bunda bir terslik yok mu?

***

Burada “Meal okumanın hiç tehlikesi yok mu?” sorusu akla gelebilir. Bu yerinde bir sorudur ve cevabı da “Evet, var” şeklindedir. Ama bu riskin mealden mi, okuyandan mı, yoksa Kur’ân’ın kendisinden mi kaynaklandığını ayırt etmek gerekir. Çünkü her üçünün de – evet, üçünün de – “saptırma” özelliği vardır.

Kur’ân’ın bu özelliği, onun “Furkan” oluşunun bir sonucu ve hak ile bâtılı birbirinden ayırt edişinin bir yöntemidir. Güneş de böyledir; onun ışığı isabet ettiği şeyin içyüzünü ortaya çıkarır: Bir tarafta rengârenk çiçekler açarken, onun yanında da çürümeye elverişli şeyler aynı güneş ışığıyla bozulur ve kokuşur. Furkan-ı Hakîmin âyetleri de hidayete susamış gönüllerde her türden ve her renkten iman ve amel-i salih çiçekleri açtırırken, bozuk niyetler ve çürümüş vicdanlarla onlara yaklaşanları saptırdıkça saptırır. Bu gerçeği dile getiren âyetler vardır:

Yeni bir sûre indirildiğinde, onlardan “Bu sûre hanginizin imanını arttırdı?” diyenler olur. İman edenlere gelince, bu sûre gerçekten onların imanını arttırmıştır; onlar bununla sevinç duyarlar. İndirilen sûre, kalplerinde hastalık bulunanların da pisliğine pislik katar; sonunda onlar kâfir olarak ölürler.[5]

Allah, sivrisinekle yahut ondan daha küçüğüyle misal vermekten çekinmez.  İman edenler bilirler ki, o, Rablerinden gelen hakkın tâ kendisidir. İnkâr edenler de “Allah bu misalle ne demek istedi?” deyiverirler. Allah, bu misalle nicelerini saptırır, nicelerini de doğru yola ulaştırır. Aslında, Allah’ın saptırdıkları, zaten yoldan çıkmış olanlardır.[6]

Öğüt alsınlar diye, Biz bu Kur’ân’da hakikatleri çeşitli şekillerde açıkladık. Fakat bu onların ancak nefretini arttırıyor.[7]

İşte, meal okuyup da yolunu şaşırmış görünen kimselerin de bir çoğu, muhtemeldir ki, peşin hükümlerini bir yana atarak Kur’ân’a tam bir teslimiyetle yaklaşmadığı için böyle bir tuzağa düşmüş olsun.

İkinci olarak, belirli bir görüşün etkisi altında kaleme alınan ve okuyucuyu bu görüşe doğru yönlendirme ihtimali bulunan mealler de mevcuttur; dolayısıyla bu gruba giren meallerin de okuyucu için bir risk teşkil ettiği düşünülebilir. Ancak bu konuda güvenilir kişi veya kurumlardan görüş ve tavsiye isteyerek muhtemel risklerden korunmak hiç kimse için zor bir iş olmasa gerektir.

Üçüncü ihtimal ise, meal okuyan kimsenin niyeti ve yöntemi ile ilgilidir. İster bizzat Kur’ân’ın kendisine, isterse onun tercüme ve tefsirlerine olsun, kişi hangi niyetle yanaşırsa, orada niyetine uygun malzeme bulur. Niyetlere müdahale kimsenin elinden gelmediğine göre, bu konuda ancak yöntem ile ilgili olarak bazı uyarılar yapılabilir. Yoksa, peşin peşin herkesi birden kötü niyetli farz ederek Kur’ân’dan ve meallerinden uzak tutmanın geçerli bir mantığı yoktur. Bu konuda yapılabilecek uyarıların en önemlisini ise, bu yazı serisinin en başında ele aldığımız “Kur’ân-ı Azîmüşşânın Hakimiyet-i Mutlakası” başlıklı yazısında Bediüzzaman beş kelimelik bir cümle ile formülleştirmiştir:

“Bilvasıta olan ahkâmı vasıtadan aramak.”

Yani, bütün Kur’ân’a ve Kur’ân’ın açıklayıcısı olan Sünnete, ayrıca usul ilimleri başta olmak üzere daha başka bilgi ve metodlara tam bir yetkinlikle hakim olmayı gerektiren “ahkâm çıkarma” işine hiç karışmaksızın, Kur’ân’ı Âlemlerin Rabbinden gelen bir öğüt olarak okumak. O kadar!

Bunu “Ahkâm çıkarmak için değil, öğüt almak için okumak” şeklinde formülleştirdiğimiz zaman, Kur’ân-ı Kerim meâli okumak için başka hiçbir şarta ihtiyaç kalmadığını görebiliriz. Bu mesele bu kadar basittir; ancak bazılarımız “Âlemlerin Rabbinden gelen bir hitaba muhatap olmak bu kadar basit ve herkesin harcı olmamalı” diye düşündükleri için Allah’ın lütfunu daraltmak mecburiyetini hissediyorlar ve neredeyse bir müçtehid âlimde aranacak şartları meal okuyucusunda aramaya kalkıyorlar. Böylelerinin iddialarına mesnet olarak gösterdikleri vak’aları yukarıda saydığımız üç şıkkın ışığında incelediğimiz zaman şu ihtimallerden biriyle karşılaşırız:

Meal okuyucusu farklı bir maksatla meâle eğilmiş olabilir.

Yahut okuduğu meal farklı bir maksatla kaleme alınmış olabilir.

Veya hem yazarın, hem de okuyucunun niyetinde böyle bir farklılık bulunabilir.

Ne var ki, hiçbir şekilde “meal okuma” eyleminin kendisine mal edilemeyecek olan bu sebeplerin ürünü olan sonuç meal karşıtlarının görüş alanına girdiği anda “Meal okudu şöyle oldu, böyle oldu” diye şehir efsaneleri birbiri ardınca üretilmeye başlar. Böyle büyük iddialar karşısında kalıp da tereddüde düşecek olursanız, bu bölümün başında sözünü ettiğimiz mühtediler Wilson ile John’u hatırlayabilirsiniz. Onlar niye meal okuyunca Müslüman oluyorlar da bizimkiler meal okuyunca şucu-bucu oluyorlar? Bütün dünyada her sene on binlerce insan Kur’ân’ın çeşitli dillerdeki tercümelerini okuyarak hidayeti bulurken “meal okuyup sapıtanların” hep bizde ortaya çıkması garip değil mi?

Şunu da ayrıca belirtelim ki, Kur’ân’ı okumak ve anlamaya çalışmak bir izin meselesi değil, bizim tercihimize bırakılmış bir iş de değil, bir görev meselesidir. Bu iddia fazla mübalâğalı görünüyorsa, buyurun bir sonraki bölüme.

[İlk yayın tarihi: 1 Haziran 2020]




Yazarın Kalem Yazmak Zorunda: Kur’an ve Sünnet Işığında Risale-i Nur Cemaatlerinin Dünü, Bugünü, Yarını adlı eserinden alınmıştır. Kitabı bütün kitap sitelerinde bulabilirsiniz. İki örnek:

https://www.kitapyurdu.com/kitap/kalem-yazmak-zorunda/575825.html 

https://www.babil.com/kalem-yazmak-zorunda-kitabi-umit-simsek







[1] Willow Wilson’un The Butterfly Mosque: a Young Woman’s Journey to Love and Islam (e-book: Atlantic Books, 2010) adlı kitabından özetlenmiştir.

[2] Prof. Dr. Ali Köse, Neden İslâmı Seçiyorlar: Müslüman Olan İngilizler Üzerine Psiko-Sosyolojik Bir İnceleme (İstanbul: İz Yayıncılık, 2019).

[3] İbrahim sûresi, 14:4.

[4] Örnek olarak bkz. Nahl, 16:44, 64; Nisâ, 4:59, 65; Cuma, 62:2.

[5] Tevbe, 9:124-125.

[6] Bakara, 2:26.

[7] İsrâ, 17:41.