SON EKLENENLER
latest

Güncel

Güncel

468x60

randomposts3

NOT DEFTERİ

Not defteri/block-7

HAYATIN İÇİNDEN

Hayatın içinden/block-1

Kur'an Buluşmaları

Kur'an Buluşmaları/block-4/

Kur'an

Kur'an/block-2

Sünnet

Hadis-Sünnet/block-2

Tefekkür

Tefekkür/block-3

Kültür-Sanat

Kültür-Sanat/block-7

BASINDA

Basın/block-8

KİTAPLARDAN

Kitaplar/block-9

YAZI TEKNİKLERİ

Yazı teknikleri/block-8

DOĞRU YAZALIM

Doğru yazıp doğru konuşalım/block-9

SON YAZILAR

7 Ağustos 2022 Pazar

Dış güçlerin bu marifetini herhalde işitmemişsinizdir


   

Önce, Süleyman Hayri Bolay hocadan dinlediğimiz ve evvelce de bu sütunlarda naklettiğimiz bir anekdotu hatırlayalım.

Bolay hoca, 1950’li yılların başlarında Irak’ta yapılan bir toplantıda Emced Zehavî’nin şöyle bir tesbitte bulnduğunu nakletmişti:

Biz her mağlûbiyetten sonra kendi içimizde bir muhasebe yapar ve bu mağlûbiyetin niçin başımıza geldiğini araştırarak dersler çıkarırız. Suçu kâfirlere, Yahudilere, münafıklara atmak kolaydır; fakat bunlar Resulullah (s.a.v.) zamanında da vardı. Bunlar o zaman tesirli olmayıp da şimdi tesirli olabiliyorlarsa, kusuru kendimizde aramamız gerekir. Biz de böyle yapıyor ve kendi hatâlarımızı bulup düzeltmeye çalışıyoruz.[1]

Emced Zehavî’nin Asr-ı Saadete atıfta bulunarak naklettiği bu metoda zamanımızda ihtiyaç duyulmuyor. Çünkü hayatın her alanında her türlü olumsuzluğu kolayca açıklayarak suçu üzerine atabileceğimiz bir düşman var:

Dış güçler.

Geri kalmışlıktan ihtilâf ve tefrikalara, ilmî yetersizliklerden hayat pahalılığına kadar bizi kuşatan ne kadar talihsizlik varsa, hepsinin ortak faili işte bu.

Eski İstanbul Müftüsü Mustafa Çağrıcı’nın hatıralarında ise, dış güçlerin sabıka defterine yeni ilâveler yapmak konusunda Pakistanlı kardeşlerimizin bizi geride bıraktıklarını gösteren şöyle bir anekdot yer alıyor:

Müslüman toplumlarda egemen kesimler diğerlerini ötekileştirmekte, böylece farklı ve yeni bilgi ve düşüncelerin üretilme imkânını yok etmektedirler. Bunun sonucunda ortaya çıkan bilgi ve düşünce kısırlığının kaçınılmaz kıldığı topyekûn geri kalmışlığın sebepleri ise genellikle “dış düşmanlar”a bağlanmaktadır. Müftülüğüm sırasında, Pakistan’da yasaların parlamentodan geçtikten sonra şeriata uygunluğunu onaylayan kurumun üyeleri ziyaretime gelmişlerdi. “Pakistan’da Müslümanlar birbirinin camilerini bombalıyorlar. Bu neden böyle?” diye sorduğumda gayet emin ve rahat bir şekilde “Dış düşmanlar yaptırıyor” tarzında bir cevap vermişlerdi.[2]

-- Ümit Şimşek 


[2] Mustafa Çağrıcı, Din ve Değişim (İzmir: Doğan Kitap, 2021), s. 247-248.

4 Ağustos 2022 Perşembe

Sevgiyi nerede kaybettik?



  
Bu dinin dili rahmet ve muhabbet diliydi. Sonradan kelâmî tartışmalar Müslümanların gündemindeki bu öncelikli maddeleri en son sıralara taşıdı. Bugün ise din namına kollektif nefs-i emmareler konuşuyor ve her türlü farklılığı husumetlerine hedef yapıyor. Çıkış yolu apaçık: bozulmanın başladığı yer.



ÜMİT ŞİMŞEK
Açıkdeniz dergisinin 3. sayısından

  

Mekke fethedileli henüz bir yıl olmamıştı. Fetih günü Resulullahın Mekkelilere tek bir incitici söz dahi söylemeksizin “Hepiniz serbestsiniz” diyerek onları evine göndermesinden sonra insanlar huzur ve güven atmosferi içinde hayatlarına devam ediyorlardı. Ancak içlerinden biri vardı ki, Allah’ın Resulüne karşı duyduğu kini içinden atamamış, hattâ onu öldürmeyi bile aklına koymuştu.

Birgün bu niyetle Kâbe’ye vardı. Resulullah orada, Kâbe’yi tavaf ediyordu. Sinsice yanına yaklaştı.

İyice yaklaştığı sırada Resulullah ona döndü, “Sen Fedâle misin?” diye sordu.

O da “Evet, Fedâle’yim” dedi.

Resulullah “Şu anda aklından ne geçiriyordun?” dedi.

Fedâle “Hiçbir şey” diye cevap verdi.

Resulullah tebessüm etti. Sonra da elini Fedâle’nin göğsüne koydu. Onun için Allah’a dua etti, kalbinden geçenlerden dolayı onu bağışlamasını istedi.

“O anda kalbim imanla doldu, derin bir huzur hissettim,” diyordu Fedâle. “Allah’a yemin olsun ki, elini göğsümden çektiğinde, artık o Allah’ın yarattığı insanlar içinde benim en çok sevdiğim kişi idi.”

 

Fedâle’nin Müslüman oluşu, diğerlerininki gibi bir muhabbet hikâyesinden başka birşey değildi. Bir dokunuşuyla onun göğsünü sevgiyle dolduran zâtın davetine uyan herkes kendisini bir muhabbet deryası içinde buluyordu. Onun bir emriyle insanlar kardeş oluyor, bir sözüyle en kaba ve acımasız âdetlerini terk ediyor, ondan aldıkları derslerle birer ahlâk ve fazilet kahramanına dönüşüyorlardı. Cafer b. Ebî Talib’in Necaşî’ye nasıl bir din üzere olduklarını anlatırken söylediği şu sözler, bu konuda söylenebilecek herşeyi mükemmel şekilde özetliyor:

“Biz cahil, putlara tapan, leş yiyen, çirkin işler yapan, akrabalarla bağlarını koparan, komşuya kötü davranan, kuvvetlinin zayıfı yiyip bitirdiği bir toplum idik. Allah bize soyunu, doğruluğunu, güvenilirliğini ve iffetini bildiğimiz bir elçi gönderinceye kadar bu hal üzere devam ettik. O elçi bizi Allah’a, Onu birlemeye ve Ona kulluğa davet etti. Atalarımızın ve bizim Allah’tan başka taptığımız taş ve putları terk etmeye çağırdı. Doğru sözlü olmayı, emaneti ehline vermeyi, akrabayla ilişkiyi devam ettirmeyi, güzel komşuluk yapmayı, haramlardan ve kan dâvâsı gütmekten kaçınmayı emretti. Çirkin işleri, yalan konuşmayı, yetim malı yemeyi ve iffetli hanımlara iftira atmayı bize yasakladı. Sadece Allah’a kulluk etmemizi ve Ona hiçbir şeyi ortak koşmamamızı istedi.”[1]

Hayatın bütün gözeneklerine nüfuz eden bu üstün ahlâk, hiç şüphesiz, insanların dillerinde de eserini gösterecekti ve gösterdi. O kadar ki, kinleri ağzından taşan düşmanlara karşı söz söylerken dahi, bırakın hakaret ve küfür lâfızlarını, herhangi bir kaba söz sarf etmeyi bile Allah’ın Resulü hoş görmüyordu. Bir grup Yahudi bir gün Resulullaha “Es-sâmu aleyke” [Ölüm senin üzerine olsun]” diye hitap edince Resulullah “Ve aleyküm” diye selâmlarını almış, orada bulunan Hz. Aişe validemiz ise “Ölüm de, lânet de sizin üzerinize olsun” diyerek ağızlarının payını vermişti. Resulullah bunu hoş karşılamadı ve “Aişe, çirkinleşme, Allah her işte yumuşaklığı sever” buyurdu. Aişe validemiz “Onların neler söylediğini duymadın mı?” deyince “Duydum, ben de ‘Ve aleyküm [Sizin üzerinize olsun]’ dedim. Onların bizim hakkımızdaki duaları kabul olunmaz, ama bizim onlar hakkındaki duamız kabul olunur’ buyurdu.[2]

***

Kur’ân ve Sünnetin insanları tanıştırdığı âlem, standartları çok yüksek bir hayat seviyesini temsil ediyordu. Rahmet ve adalet temelleri üzerinde yükselen bu hayat seviyesinde insanlar arasında saygı ve sevgi alınıp verilirdi. Düşmanın da hukukuna saygı gösterilir, savaş meydanını terk eden düşmanın peşinden gidilmez, ölülere müsle yapılmaz, esirlere kendi yediklerinden yedirilirdi. Müslümanlara müşrik kadınları nikâhları altında tutmayı yasaklayan âyet, Müslüman erkeklere müşrik hanımlarına verdikleri mehri geri istemelerini bildirirken, müşrik erkeklerin hakkını da ihmal etmiyor ve “Onlar da Müslüman hanımlarından mehirlerini geri istesinler” diyordu.[3] Mekke’nin fethinde ise müşrikler bundan çok daha fazlasını gördüler: kendilerine dokunulmadığı gibi, vaktiyle Müslümanlardan gasp ettikleri mal ve mülkler dahi onlardan geri alınmadı.

Müslümanların kendi aralarındaki iman bağı ise, ana-baba bir kardeşliğin de ötesinde bir muhabbet alışverişi halini almıştı. Sevmek bir yana dursun, sevgiyi dile getirmekteki gecikmeyi bile Resulullah hoş karşılamıyordu. Bir mü’mini sevdiğini söyleyen Sahabîye Resulullah “Bunu ona söyledin mi?” diye sormuş, “Hayır” cevabını alınca “Git ona söyle” buyurmuş, emri alan Sahabî de arkadaşının arkasından koşup yetişmiş ve sevdiğini ona söylemişti.[4]

Fakat o insanlar evvelden beri birbirleriyle muhabbet içinde geçinen kimseler değildi. Cafer-i Tayyar’ın da anlattığı gibi, kuvvetlinin zayıfı yiyip bitirdiği bir toplumdu o günkü toplum. Lâkin Allah onların kalplerini kaynaştırmış ve bir dokunuşla onları kardeş yapıvermişti. Onların üzerinde hükmeden, “çok seven ve çok sevilen” Rablerinin nimetinden ve muhabbetinden başka birşey değildi. Kitabında inananlara vaad ettiği de yine Onun sonsuz muhabbetiydi. Buna ulaşmanın yolu ise, dünyanın en çok seven ve sevilen insana benzemeye çalışmak idi:

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.”[5]

***

İlâhî muhabbetin parıltılarıyla süslenen o mutlu günler bir Asr-ı Saadet idi, belki bir Asr-ı Muhabbet idi. Daha sonraki asırlarda saltanatla beraber insanların hayatına servet, mevki, makam ve şöhret gibi unsurlar girdikçe, merhamet ve muhabbet gibi temel değerler de eski nüfuzunu yitirdi. Hattâ, Kur’ân’ın onca âyeti Allah’ın kimleri sevip kimleri sevmediğini açıkça  bildirir ve muhabbetullahı mü’min kullara hedef olarak gösterirken, muhabbeti ulûhiyete yakışmayan bir noksan sıfat olarak görenler ortaya çıktı. Ondan sonra da “Allah sever mi, Allah sevilir mi?” tartışmaları başladı.

Her ne kadar Ehl-i Sünnet mezhepleri bu görüşe iltifat etmedilerse de, zaman içinde geliştirilen yöntemlerle, doğrudan doğruya Kur’ân ve Sünnetin yöntemini takip etmek yerine, Allah’ı selbî-sübutî sıfatlar gibi birtakım tasniflerle tanıtma yolu tercih edildi. Lâkin bu tasnifat içinde adalet, rahmet, muhabbet gibi sıfatların yeri yoktu. Bu yolla Allah’ın ilim, irade ve kudretinin herşeyi kuşattığını, hiçbir şeyin Ondan gizlenemeyeceğini, hiçbir kuvvetin Ona karşı çıkamayacağını öğreniyorduk, ama Onun herşeyi kuşatan rahmetinden, kullarını sayısız sevgi bağlarıyla birbirine bağlayan sonsuz muhabbetinden, her türlü haksızlıktan sonsuz derecede münezzeh olan adaletinden haberimiz olmuyordu. Gerçi içinde yaşadığımız âlemde, özellikle anne ve babalar ile evlâtlar arasında sevgi ve şefkat tezahürleri eksik olmuyordu; ama bunlar ile Yer ve Göklerin Rabbi arasında doğrudan bir bağ kuracak ve bu gördüklerimizden Ona intikal edecek bir eğitim almamıştık. Bu bağlantıyı kendi tefekkürümüzle kuracak olsak bile, din eğitiminin buna doğrudan bir katkısı olmadığı için, şefkat ve muhabbetin dinde hayatî önemi haiz bir yeri bulunduğu sonucuna varmak ve bunun sonucu olarak bu kavramları dinî hayatımızın baş köşesine yerleştirmek hemen hemen imkânsız hale gelmişti.

Bu durumun vahametini, konuya başka bir açıdan bakarak da tasavvur edebilirsiniz:

Rahmeti herşeyi kuşatan, bütün anne ve babaları – insandan başka mahlûkat da dahil olmak üzere – şefkatle donatan, yerden ve gökten sayısız nimetlerini üzerimize yağdırarak bizi sevdiğini gösteren ve bize sevmeyi öğreten Allah’ın bizi birgün huzuruna alarak yaptıklarımızın karşılığını vereceğini öğrendiğimiz takdirde Ona kavuşmak iştiyakını bütün varlığımızda hissetmez miyiz?

Mantığımız bu soruya evet cevabı verecek olsa da, hislerimiz yapmacık bile olsa bu cevabı veremiyor. Çünkü biz Allah’ın rahmetini bizim hiçbir zaman erişemeyeceğimiz mertebelerdeki seçkin kullarına hasredilmiş farz ettiğimiz – veya öyle farz etmeye alıştırıldığımız – için, Allah’ın huzuruna çıkmayı da, bize en şiddetli uyarı ve azarlamalarını lâyık gören çatık kaşlı bir hesap görücü tarafından defterimizin dürülmesi şeklinde anlamaya daha yatkın bulunuyoruz. Bunun sonucu olarak da, Onun huzurunda bulamadığımız şefkat ve mağfireti Onun çok az sayıdaki seçkin kullarının aracılığında arıyoruz. Ve bu zannımız, Allah’ın Resulünden gelen “Hiçbiriniz Allah hakkında hüsnüzan etmeksizin can vermesin”[6] şeklindeki emir ve müjdeyi işitmemize, işitsek bile ciddîye almamıza engel teşkil edebiliyor.

Çünkü aldığımız dinî eğitim ve maruz kaldığımız din kisveli ürkütücü telkinler, Allah’a kavuşmayı böyle bir tablo içinde bize sunmuyor; şiddet ve cezayı manzaranın tam ortasına yerleştiriyor, bunu kısmen de olsa dengeleyecek şefkat ve muhabbet unsurlarını bu manzaraya katmıyor. Sonuç olarak, inanç, bizim dünyamıza sevgiden yoksun, asık bir çehreyle giriyor. Daha sonra biz de bu şekilde aldığımız şeyi aynı şekilde, hattâ şiddet unsuru daha da yoğunlaşmış bir şekilde başkalarına satıyoruz. Ondan sonrasına gelince, onu da en özlü bir şekilde özetleyen bir mektubu, Özgür ve Bilge dergisini çıkarırken bir hanım okuyucudan almıştık. Bu okuyucumuz, küçüklüğünde Allah’ın insanları yakacağını işittikten sonra dehşete kapıldığını anlatıyor ve yanmaktan kurtulmak için yaptığı planı anlatıyordu: Büyüyünce ilk fırsatta Türkiye’den kaçacak, böylece Allah onu yakalayamayacaktı! Rahmetli Cem Karaca ise Allah adına uygulanan şiddet ile Allah’ın mescitlerinde tanışanlar arasındaydı. “İmam tarafından camiden kovulduğumda yedi yaşındaydım. Geri dönmem yetmiş yılımı aldı” diyordu.

Elinde Cehennem ateşini tutarak Allah’a çağıran bir zihniyetin insanları ürküterek verdiği zarardan daha kötüsü, kendileri gibi sevgi ve şefkat yoksunu insanlar yetiştirerek emsallerini çoğaltmak olmuştur. Ali Özek merhum, Kur’an kurslarında dayağın önüne geçmek için bir defasında 20-25 kadar kurs hocasını toplayarak onları ikna etmeye çalıştığını, ama içlerinden bir kısmının “Bu iş dayaksız yürümez” diye sonuna kadar direndiğini anlatıyor.[7]

Gariptir, sevgisiz din dilinin en ziyade keskinleştiği zamanlar, din düşmanlarından ziyade dindarlara yöneldiği zamanlar olmaktadır. Hattâ, Ehl-i Sünneti savunmanın İslâmı savunmaktan, Ehl-i Sünnet içindeki bir grubu savunmanın da Ehl-i Sünneti savunmaktan daha popüler bir cihad modeli halini aldığını açıkça görüyoruz. Bazıları bunu “Allah düşmanlarına düşmanlık” olarak adlandırıyor ve Allah katında salih amelden ziyade buna ümit bağladığını ilân edebiliyor. Aynı cahiliyet hamiyeti, bazılarını, İmam Gazalî imzasıyla yayınladıkları kitaplarda Seyyid Kutub’u anarşist ilân etmeye; Elmalılı, Mehmed Akif, Mevdudî gibi mümtaz şahsiyetleri Abdullah ibni Sebe’ ve Hasan Sabbah ile aynı kefeye koyarak lânetlemeye, cemaatine yönelik en masum ve haklı bir eleştiride bulunacak olanları Velid bin Mugîre’ye benzetmeye sevk edebiliyor. İnternetin, özellikle sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte bu çirkin dilin de gittikçe sivrileşerek yaygınlaştığı doğrudur; ancak bunun suçunu internete ve sosyal medyaya yüklemek doğru değildir. Çünkü bunlar insanları ne çirkinleştirir, ne de güzelleştirir; sadece insanın içinde olanı ortaya çıkarır ve vurgular, aynı zamanda şu gerçeği de gösterir ki, insanların ve dâvâların içi boşaldıkça gürültüsü ve kabalığı artmaktadır.

***

Ne var ki, bu sevgi yoksunluğu, bu kabalık, bu nefret dili hiç kimseyi bugünkünden daha iyi bir yere götürecek değildir. Eğer ilk Müslümanlar da bugünkü halefleri gibi davranmış olsaydı, bir sonraki kuşağa bırakacak hiçbir şeyleri olmayacaktı. İslâm içinde de, haklı sebeplerle bile olsa, nefret ve husumeti elden bırakmayan gruplar, ümmetin problemlerine çözüm getirmek bir yana dursun, bizzat problem kaynağı olagelmişlerdir. Mısırlı mütefekkir Ahmed Emin’in, “Şiîlik hareketi, kin ve düşmanlıklarından ötürü, İslâmı yıkmak isteyen herkesin sığınağı olmuştur”[8] şeklindeki tesbiti bu gerçeğin bir şahididir. Eğer ABD’deki zenci hareketi maruz kaldığı nefrete aynı dille cevap verecek olsaydı, bugün zenciler hâlâ otobüslerin arka koltuklarında oturmaya devam edeceklerdi. “Karanlık karanlığı gideremez, bunu ancak ışık yapar” diyor Martin Luther King. “Nefret de nefreti gideremez, bunu ancak sevgi yapar.”

Bu evrensel gerçeğe rağmen insanlar, hele düşmanın dahi izzetinefsini kırmaktan kaçınan bir Peygambere ümmet olan insanlar, nasıl oluyor da yakalarını nefret ve husumetin elinden bir türlü kurtaramıyorlar?

Amerikalı yazar Katherine Anne Porter diyor ki: “Sevgi öğrenilmek ister: öğrenilmek, tekrar tekrar öğrenilmek. Bunun sonu yoktur. Nefret ise öğrenilmek istemez, yalnız tahrik edilmeyi bekler.”

Bu ifadeler, aynı zamanda, Müslüman olmanın da çok güzel bir tarifidir. Çünkü Müslüman olmak demek, herşeyden önce kendini tanımak ve kendisinde görünen eserleriyle Rabbini tanımak demektir. İşte bu tanıma, hiç bitmeyecek bir muhabbet macerasının başlangıcıdır.

İnsan kendi yaratılışına bakar, herşeyden âciz ve habersiz bir varlık olarak dünyaya gelişini, sonra bir anne-baba şefkatiyle koruma altına alınmış şekilde yetişmiş olduğunu görür. Sonra başka yavrular ve anne-babalar geçer gözlerinin önünden. Daha sonra bütün canlılar, bütün yavrular ve anne-babalar geçer gözlerinin önünden. Kendisini ve dünyayı bir şefkat ve muhabbet deryası içinde bulur. Ve aklı bir sorunun peşine düşer: Nereden gelir bütün bu şefkatler, muhabbetler?

Sonra insan yerden fışkıran, gökten yağan nimetleri görür, saymaya kalkar, saymakla bitiremez. Yalnız bütün bunlarda dünyayı dolduran sayısız varlıkların hepsinin birden ayrı ayrı ihtiyaçlarının karşılandığını, her biri için her an yeryüzünün her bir köşesinde sayısız sofraların kurulup kaldırıldığını görür. Ve aklı yine bir sorunun peşine düşer: Nereden yağar bütün bu nimetler, kim kurup kaldırır bu sofraları?

Bunlar gibi nice sorular peş peşe zihnine doluşurken, başka bir şeyin farkına varır insan:

Aradığı soruların anahtarı uzaklarda değil, kendisindeymiş!

O an, insanın içindeki muhabbet pınarını keşfettiği andır. Bu keşiften sonrası ise, bitip tükenmek bilmeyen ve tadına doyum olmayan bir keşifler yolculuğudur.

Etrafını çevreleyen her türlü güzellik karşısında, içinden bir sevmek arzusunun fışkırdığını görür.

O arzunun peşine düşünce başka güzelliklerle tanışır. İhsanın güzelliğini, ikramın güzelliğini, affetmenin güzelliğini, adaletin güzelliğini, hikmetin güzelliğini, merhametin güzelliğini, muhabbetin güzelliğini keşfeder.

Kur’ân ona “Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de insanlara ihsan et” der.[9] O da Rabbinin ihsanına kavuşmaktan aldığı lezzetin yanında, Rabbinin ihsanından başkalarına ihsanda bulunmak gibi çok daha yüksek bir ihsana erişir ve bununla Rabbini tanır ve sever.

Kur’ân ona “Allah’ın da seni affetmesini istemez misin?” diye sorar.[10] O da Rabbinin bağışlayıcılığını, hem Onun öğrettiği gibi affetmek, hem de Onun tarafından affolunmak suretiyle öğrenir ve sever.  

Allah’ın Resulü ona bir misal verir: Çölde seyahat ederken uyuyakaldığı yerde devesiyle beraber herşeyini kaybeden ve hayattan ümidini keserek ölmek üzere kolunun üzerine başını koyup yattığı bir sırada bütün kaybettiklerini tekrar yanı başında bulan bir adamın sevincini anlatır ona. Ve der ki: “Bir kul tövbe ettiği zaman Allah’ın duyduğu sevinç, o adamın devesini bulduğu andaki sevincinden daha fazladır.”[11] Bu misalde o, bütün günahlarını yüklenip de dergâhına af için başvuran bir kulu sadece affetmekle kalmayıp kucağını lütuf ve ikramlarla doldurarak geri gönderen bir Rabbin affedişindeki güzelliği anlar, sadece anlamakla da kalmaz, Onun affedişi gibi affetmeyi de öğrenir, sever ve uygular.[12]

Yalnız bütün bunları doğru bir şekilde okumanın çok önemli bir şartı vardır:

İnsan, kendisinin sadece bir ayna olduğunu ve kendisinde görünen şeylerde hiçbir payının bulunmadığını bilmeli ve daima hatırlamalıdır ki, bu bilmek ve hatırlamak da o aynada görünen bütün güzellikler gibi bir başka güzelliktir, hattâ bütün o güzellikleri gerçek rengiyle gösteren bir şifredir.

Eğer insan bu şifreyi çözemez de “Ben ihsan ettim, ben affettim, ben yaptım, ben başardım” demeye başlarsa, bu gidişin varacağı yer bellidir:

Rabbi gibi övülmek, Onun gibi şükredilmek, Onun hükmettiği gibi hükmetmek, Onun hesap sorduğu gibi hesap sormak, Onun gibi hesap sorulmaktan münezzeh olmak gibi hususlarda, hiçbir zaman ulaşamayacağı bir benzerliğin peşine düşer ve sevginin yegâne hedefi olur nefisler.

Bugün ıztırabını çektiğimiz sevgisiz din dili, işte böyle nefislerin eseridir. Böyle nefislerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan kollektif nefs-i emmâre ise, çözümü derdin kendisinde aramak suretiyle problemi içinden çıkılmaz hale getiren ve sevginin de, dinin de önünde en büyük engeli teşkil eden asıl problemin tâ kendisidir.

-- Açıkdeniz



[1] Müsned, 1:202.

[2] Müslim, Selâm: 10-12.

[3] Mümtehine sûresi, 60:10.

[4] Ebû Dâvud, Edeb: 113.

[5] Âl-i İmrân sûresi, 3:31.

[6] Müslim, Cennet: 81.

[7] Ramazan Yıldırım, Medreseden Üniversiteye Ali Özek, s. 152.

[8] Dr. İrfan Abdülhamid, İslâmda İtikadî Mezhepler ve Akaid Esasları (müt. M. Saim Yeprem), s. 25.

[9] Kasas sûresi, 28:77.

[10] Nur sûresi, 24:22.

[11] Müslim, Tevbe: 3.

[12] Bu konu daha ayrıntılı bir şekilde “Kalem Yazmak Zorunda” adlı kitabımızın 21. bölümünde ele alınmıştır.



3 Ağustos 2022 Çarşamba

Sitemiz 133 dilde yayın yapıyor


    

Bu sitedeki bütün yazıları, ânında tercüme ile, Türkçeden başka 132 dilde daha okuyabilirsiniz.

“Bu nasıl olacak?” sorusunun cevabı son derece basit:

https://umitsimsek.blogspot.com  adresine bilgisayardan giriyorsanız, her bir yazının sağ tarafında bulunan “İSTEDİĞİNİZ DİLDE OKUYUN” başlığının altındaki “Dili seçin” yazılı bir düğme göreceksiniz. Yapacağınız tek iş bu düğmeyi tıklamak ve açılan listeden istediğiniz dili seçmekten ibaret. Daha o saniyede yazı, istediğiniz dile çevrilmiş olarak karşınızda belirecek.

Siteye telefondan girenler bu düğmeyi yazının altında bulacaklar.

Sayfalar ve bölümlerde ise bu düğme sayfanın alt kısmında yer alıyor.

Yazıyı istediğiniz dile çevrilmiş bulduktan sonra imleci herhangi bir yerin üzerine getirip sabit tutacak olursanız, o kısmın orijinalini de tercüme ile beraber görebilirsiniz.

-- Ümit Şimşek

29 Temmuz 2022 Cuma

İtaat maruftadır

   

Resulullahın tayin ettiği komutana itaat ile emrolunmuşlardı. Ancak onlar itaat etmediler. Resulullah da onların bu tavrını isabetli buldu.

 

Resulullah’ın (s.a.v.) komutan tayin ettiği ve “İtaat edin” diye de ayrıca tenbih buyurduğu bir Sahabîye, emrindeki diğer Sahabîler bir konuda itaat etmediler.

Halbuki onu Resulullah bizzat tayin etmişti.

Ayrıca “Ona itaat edin” diye de emretmişti.

Buna rağmen Sahabîler ona itaat etmediler.

“Resulullah tayin ettiğine göre bir bildiği vardır” diye düşünmediler. Böyle birşey akıllarına bile gelmedi.

Çünkü Resulullah, kendisinin de gaybı bilemeyeceğini onlara iyice belletmiş, hattâ “Aramızda yarın ne olacağını bilen bir peygamber var” meâlinde şiir düzenleri bundan kesin şekilde men’ etmişti. Bu durumda, onun tayin ettiği bir kimsenin bu görevi sırasındaki her hükmünün hak, her emrinin meşru olacağına dair bir garanti söz konusu olamazdı.

Olay Resulullaha intikal ettiğinde, Sahabîlerin itaatsizliklerini tasvip etmekle kalmadı, itaat etmeleri halinde çok elîm bir âkıbete uğrayacaklarını da onlara haber verdi.

Böylece, kıyamete kadar bütün ümmetinin kulağına küpe olacak bir dersi bu hadise vasıtasıyla ümmetine öğretmiş oldu. (“Ümmetinin fertleri bunu ne kadar öğrendi?” sorusunun cevabı ise ayrı bir konu teşkil ediyor.)

Buharî ve Müslim’in her ikisinin de ittifakla naklettikleri bu hadiseyi, kaynağından okuyoruz:

Resulullah (s.a.v.) sefere bir müfreze göndermiş, Ensardan birisini de komutan tayin etmiş ve “Ona itaat edin” buyurmuştu.

Komutan askerlere bir sebepten dolayı kızdı ve “Resulullah bana itaat etmenizi emretmedi mi?” diye sordu.

“Evet, emretti” dediler.

“Öyleyse size odun toplayıp yaktıktan sonra ateşe girmenizi emrediyorum”dedi.

Odun toplayıp tutuşturdular. Ateşe girmeye niyetlendikleri sırada içlerinden bazıları birbirine bakarak “Biz ateşten kaçtığımız için Resulullaha tâbi olduk; ateşe niye girelim?” dediler.

Onlar böylece tartışırken ateş kendiliğinden söndü, komutanın öfkesi de dinmiş bulundu.

Bu hadise Resulullaha naklediğinde buyurdu ki:

“Eğer o ateşe girmiş olsaydılar ebediyen ondan çıkamazlardı. İtaat ancak maruftadır.”

Buharî, Ahkâm: 4; Müslim, İmâre: 39

25 Temmuz 2022 Pazartesi

Oyuncak toplama yarışı

 

Ömrümüzden iki ay kaldığını bilseydik, hiçbirimiz bunu bir koltuk takımıyla değiştirmeye razı olmazdık. Ama biz bundan daha da kötü tercihleri bilinçsizce yapıp duruyoruz.

ÜMİT ŞİMŞEK

Bütün insanların ortak bir özelliği varsa, o da sermayeleridir. Kim ne yapacak olsa veya neye sahip olmak istese, o sermayeden harcar. Onu harcamayıp bir köşede biriktirmek de kimsenin elinden gelmez. Fark eden, bu sermayenin ne kadarını nereye harcadığımızdır. Lâkin çoğu zaman onu nereye harcadığımızın değil, harcamakta olduğumuzun bile farkına varmadan tüketiveririz.

Bu sermayemiz, ömrümüzden başka birşey değildir. Kulağa pek hoş gelmeyebilir; ama acı gerçek şu ki, yaşamak için vazgeçilmez derecedeki temel ihtiyaçlarımızı bir yana bırakırsak, biz ömrümüzün çoğunu eşya için harcarız. Çünkü eşya için verdiğimiz parayı kazanmak için ömrümüzün saatlerini, günlerini, aylarını, hattâ yıllarını bozdurmuşuzdur. Elimize kalemi ve kâğıdı alıp da bunun hesabını yapmaya kalksak, ürkütücü sonuçlarla karşılaşabiliriz. Meselâ:

Aylık 1000 lira gelire sahip bir kişi 1500 lira verip de bir koltuk takımı aldığı zaman, bunun insan ömrüne yansıması, bir buçuk aylık çalışmaya denk gelen zamandır. Bir başka deyişle, o kimse, bir buçuk aylık ömrünü koltuk takımı için yaşamış yahut harcamış demektir. Araba, ev gibi alışverişlerde bu maliyet yıllara kadar yükselir. Nihayet sahip olduğumuz ve olmaya çalıştığımız her türlü eşyanın maliyetini üst üste koyduğumuzda, sermayeyi peşin olarak tüketmiş bulunduğumuzu bile fark edebiliriz.

Bu durum, ilk bakışta, gelir seviyesi yüksek olanların lehine görünebilir. Eğer onlar dar gelirlilerin sahip olabildiği eşya ile yetinselerdi, hiç şüphesiz, bu tahmin doğru çıkardı. Çünkü onlar aynı miktarda parayı kazanmak için ömürlerinin daha az kısmını bozdurmak zorundadırlar. Gelin görün ki, harcama eğilimindeki artış, hiçbir zaman gelir seviyesindeki artışın gerisinde kalmaz. Ve kişinin geliri arttıkça, hattâ artma ihtimali ufukta görünür görünmez, aldığı eşyaların da hem fiyatı, hem sayısı, üçer beşer katlanmaya başlar. Zira çağdaş hayatın standartları içinde insanın değer kazanması için gösterişli şeylere sahip olması ve gösterişli harcamalar yapması gerekir. Çünkü çağdaş hayat modeli bizim kendimizde bir değer bulmaz; onun için, bize güya değer kazandıracak şeyleri satmaya çalışır.

Fakat bu satışların sonu bir türlü gelmez. Ne kadar çok eşya alırsak, o kadar çok deniz suyu içmiş gibi, tüketim hararetimiz daha da artar. Zira hayalimizdeki elbiseyi, mobilyayı, arabayı, evi alınca huzur ve mutluluğu yakalayacağımıza inandırılmışızdır. Oysa bize mutluluğu getirecek olan şeye henüz yaklaşmışken, aradığımız şey bizden daha uzaktaki başka birşeyin ardına gizlenir. Fakat ömür tükenmeden ümit tükenmez. Biz her seferinde bir köşe daha dönünce huzura kavuşacağımızı hayal ederek bize pazarlanan şeylerin peşinde koşarız. Böylece, yolumuzun üzerindeki eşyaları toplaya toplaya birgün gerçekten “huzura” kavuşuveririz!

Sade hayat akımının savunucularından Joe Dominguez ile Vicki Robin, bu durumu oyuncak toplama yarışına benzetiyor ve oyunun kuralını “Kim daha fazla oyuncakla ölürse o kazanır” şeklinde özetliyor. Bu gerçeğin Kur’ân’daki ifadesi ise pek keskindir:


“Şunu bilin ki, dünya hayatı bir oyundan, bir eğlenceden, bir şatafattan, aranızda bir övünmeden, mal ve evlât yarışından ibarettir. O bir yağmur gibidir ki, bitirdiği ekin çiftçilerin hoşuna gider; sonra kuruyuverir de onu sapsarı görürsün. Sonra saman olur gider. Âhirette de çetin bir azap, bir de Allah’tan bağışlanma ve hoşnutluk vardır. Dünya hayatı ise aldatıcı bir menfaatten başka birşey değildir.” (Hadîd Sûresi, 57:20.)


Ömrümüzden iki ay kaldığını bilseydik, hiçbirimiz bunu bir koltuk takımıyla değiştirmeye razı olmazdık. Çünkü biz ömrümüzün son kısmı hakkında o kadar cömert davranmayız. Bugünkü hovardalığımızın sebebi, kendimizi ömrümüzün başlarında hayal etmemizdir. Yirmisinde de olsak, yetmişinde de olsak, bu özelliğimiz değişmez. Nasıl olsa şu eşyayı alınca mutluluğu yakalayacak, ondan sonra da sonsuza kadar yaşayacak değil miyiz?

Gökdelenin tepesinden atlayan kişi on sekizinci katın hizasından geçerken, pencere kenarında duranlar, “Şu âna kadar herşey yolunda” dediğini işitmişler. Yirmi otuz sene daha yaşamayı umanlara, bu birkaç saniyelik iyimserlik pek gülünç geliyor. Ya ebediyet tarafından bakanlar için bizim dünya hayatı hakkındaki iyimserliğimiz nasıl görünüyor acaba?

Üstelik biz düşerken etraftan birşeyler toplamaya çalışıyoruz.

24 Temmuz 2022 Pazar

Bağışlanmayan suç

 

Allah size kendinizden bir misal verdi:

Elinizin altındaki köle ve hizmetçilerinizden, size verdiğimiz rızka ortak olup da sizinle eşit hale gelebilecek ve birbirinizi sayar gibi sayacağınız kimseler olur mu?

Akıl eden bir topluluk için âyetleri Biz böyle açıklıyoruz.


ÜMİT ŞİMŞEK


KISACA “şirk” kelimesi ile ifade ettiğimiz “Allah’a ortak koşma” eylemi, üzerinde pek büyük bir hassasiyetle durulması gereken bir konudur. Zira Yüce Allah, tövbe edilmediği takdirde, bu günahı asla bağışlamayacağını Kur’ân’da açıkça bildirmiştir. Bununla birlikte, günlük hayatta, çoğu zaman farkında bile olmadan, dolaylı veya dolaysız şekilde, Allah’a imanımızın saflığını bozacak ve bu imana şirk kırıntıları bulaştıracak şekilde telkinlere maruz kalabiliyoruz. Göklerde ve yerde, bütün âlemlerde, büyük küçük, gizli açık herşeyi her haliyle kuşatan İlâhî egemenliğe kayıtsız şartsız iman etmekle yükümlü olduğumuz halde, bir de bakmışız, o egemenlik çeşitli sebepler arasında parça parça edilip bölüştürülmüş, bu parçalardan kimi dünyaca büyük kişilere, kimi tabiata, kimi tesadüfe, kimi yıldızlara, kimi de daha başka şeylere yakıştırılmış gitmiştir.

Daha da önemlisi, böyle bir paylaştırmanın ne kadar büyük bir suç teşkil ettiğini fark edemeyişimizdir. Allah nasıl olsa herşeyin yegâne hakimi değil mi? Yeryüzündeki biz âciz ve fâni kullardan bir kısmı, Onun mülkünden bir kısmını şuna veya buna yakıştıracak olsa, bunun Allah’a ve Onun egemenliğine ne zararı olabilir? Dünya dolusu günahları bağışlayan Allah, bir kulunun ağzından çıkan önemsiz bir sözü niçin bağışlamaz da “Kulum Bana şirk koştu” diyerek cezalandırır?

Zaman zaman da Allah’a bir olarak inanmak ile Ona ortak koşmak arasında bir fark görmeyen itirazlarla karşılaşırız: “Canım, din adamı Allah der, bilim adamı da doğa veya sebepler yahut kanunlar der; ikisi de aynı şeyi kasteder” gibi…

Hayır, ikisi de aynı şeyi kastetmez. Gerçi ikisi de yaratma kudretine sahip bir varlıktan söz eder. Ancak  bunlardan birincisinin kastettiği, Yer ve Göklerin Yaratıcısıdır; diğeri ise Onun yarattıklarından birini veya bir kısmını kasteder ve Allah’ın sıfatlarını ve mülkünü onların arasında paylaştırır. Gariptir ki, Allah’ın mülkü hakkında pek cömert davranan ve onu Allah’ın yarattıkları arasında hiç umursamaksızın dağıtıveren kullar, kendilerine ait şeylerin başkalarına peşkeş çekilmesi karşısında hiç de hoşgörülü değillerdir.

Bir sabah size ait işyerinize geldiğinizde şöyle bir manzarayla karşılaştığınızı düşünün:

Bekçi, kulübenin etrafını çevirmiş, orayı kendi mülküne dahil etmiş. Çaycı, çay ocağının bağımsızlığını ilân etmiş. Sekreterler kendi bölümlerinin, odacılar koridorların, memurlar kendi odalarının patronu olup çıkmışlar. Gerçi sizin asıl büyük işveren olarak kalmanıza bir itirazları yok; size saygıda kusur da etmiyorlar. Ancak bir şartla: “Burada bizim de ortaklığımız var” diyorlar. Halbuki sahiplendikleri şeyi elde etmek için ne bir masraf yapmış, ne bir çaba harcamışlardır.

Yahut, hizmetçinizin, bir sabah karşınıza dikilip “Bu evde benim de hakkım var” diyerek kendisine düşen payı istediğini düşünün.

Veya size ait bir tablonun, bir bestenin, bir kitabın üzerinde, sizin imzanızın yanı sıra, sizin memurlarınızın da “eser sahibi” olarak imza atmış olduğunu farz edin.

Dünyada böyle birşeyi kabullenebilecek kimse var mıdır?

İşte, âyet-i kerime, “şirk” dediğimiz hadisenin içyüzünü, bize, kendimizden örnek vermek suretiyle böyle açıklıyor: “Elinizin altındaki köle ve hizmetçilerinizden, size verdiğimiz rızka ortak olup da sizinle eşit hale gelebilecek ve birbirinizi sayar gibi sayacağınız kimseler olur mu?”

Şunu da dikkatten uzak tutmayalım: Bizim paylaşmaya razı olmadığımız şey, gerçekte kendi mülkümüz değil, bu dünyada geçici bir süre kullanımımıza sunulmuş bir emanetten ibarettir. Bu emaneti kendileriyle paylaşmaya razı olmadığımız kimseler de bizden farkı olmayan, bizim gibi etten ve kemikten yapılmış insanlardır.

Allah’ın mülkü ise, hiç yoktan yaratılmış gökler ve yer gibi bir âlemdir. Üzerinde nefes alıp verdiğimiz şu gezegene bir bakın: Tavanı inci gibi yıldızlarla bezenmiş, tabanına rengârenk halılar serilmiş, her köşesi bir cennet bahçesi gibi süslenmiş, milyonlarca tür canlı ile şenlendirilmiş; konuklarının önüne her mevsim, her gün, her saat sayısız ziyafet sofraları serilen bir dünyanın yaratılmasında hangi sebebin, hangi yıldızın, canlı veya cansız hangi varlığın payı vardır?

Böyle bir dünyanın üzerinde her an Rabbinin nimetlerinden incelerine erişmekte olan insana, bu âlemin bir kısım varlık ve olayların Allah’a ortak koşmak yaraşır mı? Esas itibarıyla kendisine ait olmayan emanet malını kendisinden farkı olmayan kullar arasında paylaşmaya razı olmayan insan, Allah’ın kendi mülkünü, yine o mülkün bir parçası olan yaratıklar arasında bölüştürmeyi nasıl olur da küçük bir kusur gibi görüp geçiştirir?

Âyet-i kerime, işte bu noktada bizi ciddî ve derin bir tefekküre davet ediyor; akıl eden kimseler için Allah’ın âyetlerini işte böyle açıklıyor:

Allah size kendinizden bir misal verdi:

Elinizin altındaki köle ve hizmetçilerinizden, size verdiğimiz rızka ortak olup da sizinle eşit hale gelebilecek ve birbirinizi sayar gibi sayacağınız kimseler olur mu?

Akıl eden bir topluluk için âyetleri Biz böyle açıklıyoruz.


 

23 Temmuz 2022 Cumartesi

Yoksul Müslümanların hatırı

  

Yoksullukları sebebiyle insanların değer vermedikleri mü’minlerin Allah katındaki değeri, 357. Kur’an Buluşmasının gündemindeydi.

İslâmın ilk yıllarında, Mekke’nin ileri gelen müşrikleri, etrafında yoksul Müslümanların bulunuşu sebebiyle Peygamberimizin yanına gelmiyorlar, bu suretle onların İslâma girme ihtimalleri kalmıyordu.

Bu konuyla ilgili olarak inen âyetlerde ise, her ne gerekçe ile olursa olsun yoksul Müslümanları yanından uzaklaştırmaması konusunda Resulullaha, onun şahsında da bütün Müslümanlara hitaben En’âm sûresinin 52-53. âyetlerindeki şu şiddetli ifadeler yer alıyordu:

Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek Ona dua edenleri yanından kovma. Ne onların hesabından sana bir sorumluluk vardır, ne senin hesabından onlara. Sakın onları kovup da zalimlerden olma.

Onları birbiriyle böylece imtihana uğrattık; onlar da “Aramızdan bunları mı Allah lütfuna lâyık gördü?” dediler. Şükredenleri en iyi bilen Allah değil mi?

Kur’ân-ı Kerimin diğer âyetlerini de dikkate almak suretiyle yaptığımız değerlendirmelerde özetle şu tesbitleri yaptık:

·         Allah katında değer ölçüsü, zenginlik olmadığı gibi fakirlik de değildir. Fakir olsun, zengin olsun, Allah’ın rızasına talip olan kimse, erişilebilecek en üstün şeye talip olmuştur.

·         Sabah akşam Rabbinin rızasını dileyerek Ona dua eden kimselerin iç dünyalarını kimse bilemez; kalblerde olanı ancak Allah bilir. Bakarsınız, dünyada kimsenin dönüp de yüzüne bakmadığı bir kimse âhirette Allah’ın rızasına erişmiş ve kelimenin tam anlamıyla sultan olmuştur. İnsan kimlerle beraber olduğuna, kimleri çağırıp kimleri kovduğuna dikkat etmeli.

·         Onlarla beraber bulunmayı kibirlerine yediremeyen dünyaca büyük mevki ve nüfuza sahip kimselerin – bilhassa Müslümanların son derece zayıf ve çaresiz halde var olma mücadelesi verdikleri bir zamanda – İslâma girmelerinden hayır beklemek “dünya hayatının tantanasını arzulamak” şeklinde nitelendirilmiştir.

·         Sabah akşam Rablerinin rızasını umarak Ona yakaran fukara takımının bu arzuları, mevki, servet, şöhret, itibar ve iktidar sahiplerinin İslâma getireceği faydadan çok daha değerlidir. Bu Allah katında böyle olduğu gibi Müslümanların hayatında da böyle olmalıdır.

Kur’an Buluşmalarının 357. bölümüne ait video kaydını şu adresten izleyebilirsiniz:

https://youtu.be/AIy1chZh6BQ

UTESAV organizasyonuyla düzenlenen Kur’an Buluşmaları 2013 yılından beri haftalık olarak devam ediyor. Pandemi önlemlerine kadar MÜSİAD Genel Merkezinde Cumartesi sabahları gerçekleşen Buluşmalar, Mart 2020’den bu yana YouTube’un Erdemli Hayat kanalından yayınlanıyor. Yaz dönemine mahsus olmak üzere, Kur’an Buluşmaları her ayın son Cumartesi günü 07:30-08:30 arasında yayınlanacak. Eğer yeni kısıtlayıcı önlemler devreye girmezse, Eylül’den itibaren de Buluşmalar daha önce olduğu gibi aynı saatlerde MÜSİAD Genel Merkezinde yapılmaya devam edecek.

22 Temmuz 2022 Cuma

Kâinatta ve Müslümanların hayatında rahmet ve adalet


   
Adalet ve merhamet hayatın iki temel kanunudur. Her ikisi birden var olduğu zaman hayat yaşanır hale gelir.


ÜMİT ŞİMŞEK

Adalet ve merhamet, birbirinden çok farklı, hattâ yer yer birbirine ters düşen iki kavram gibi gözükse de, İslâm inancı içindeki yerleri açısından ele alındığında, birbirinden ayrı düşünülmesi mümkün olmayan, bilâkis birbirini tamamlayan iki büyük hakikat olarak belirecektir. Ancak her ikisinin de kapsama alanları son derece geniş olduğundan, bir makale çerçevesinde bu hakikatleri çeşitli yönleriyle incelemenin mümkün olamayacağı aşikârdır. Bu bakımdan, biz de burada, bu iki büyük hakikatin yaratılış ile ödül ve cezada birbirini tekmil edecek şekilde tecellî edişi ile hayatımızdaki yansımalarına kısa bir şekilde göz atmakla yetineceğiz.

Âlemlerde rahmet

Kâinata, özellikle canlılar âlemine baktığımızda gözümüze çarpan en yaygın ve en muhteşem manzara, yavrular ile anne ve babalar olacaktır. Merhametin ve şefkatin en yoğun bir şekilde ve aklın almayacağı bir zenginlikle yaşandığı bu alan, yeryüzünün her köşesinde her an sayısız mucizelere beşiklik etmektedir. Yerin altında ve üstünde, denizlerin karanlıklarında, ormanların derinliklerinde, dağların tepelerinde her an yüz binlerce canlı türünün sayısız bireyleri hayata gözünü açmakta, gözünü açtığı anda da hemen başının üzerinde onun için hayatını hiçe sayarcasına bir fedakârlıkla kendisini koruyup kollayan, besleyip büyüten bir anne ve/veya baba bulmaktadır. Tek bir sözle özetlenecek olursa, hayat, bütünüyle, bu sayısız canlı fertlerinde sayısız kere sayısız tecellîlerini gösteren bir rahmet hakikati sayesinde var olup gitmektedir. Yavruların yumurtadan veya anne karnından çıktığını biliyoruz; ama onları ve anne-babaları birbirine bağlayan merhamet nereden çıkıyor? Bu, hayatın kendisi kadar merak edilmeye değer bir sorudur ve bunun tek bir cevabı vardır:

Yüce Allah yüz rahmet yarattı, bunun bir parçasını yeryüzüne indirdi. Mahlûkat, işte bu bir parça rahmet sebebiyle birbirine merhamet eder; hattâ, yavrulu hayvan, yavrumu ezerim korkusuyla ayağını yavrusunun üzerinden kaldırır. Geri kalan doksan dokuz rahmeti ise, Yüce Allah kendi katında alıkoymuştur; kıyamet gününde onu yüze tamamlayacak ve onunla kullarına rahmet edecektir.[1]

Allah gökleri ve yeri yarattığı gün yüz rahmet yarattı ki, o rahmetlerden her biri gökle yer arası kadardır. Bu rahmetlerden bir tanesini yeryüzüne indirdi. İşte bu bir parça rahmet sebebiyle anne yavrusuna, vahşi hayvanlar ve kuşlar da birbirine merhamet eder. Kıyamet günü geldiğinde bu bir parça rahmetle diğer rahmetleri tamamlayacaktır.[2]

Hayatta hükmeden bu hakikatin kaynağını merak ettiğimiz gibi, bunu bize açıklayan Elçinin kim olduğunu da merak etmez miyiz?

Onu bize gönderen, “âlemlere rahmet” olarak gönderdiğini söylüyor,[3] mü’minlere çok düşkün, çok şefkatli ve çok merhametli[4] bir elçi olduğunu söylüyor. O elçiyle beraber gönderdiği kitabı da “mü’minlere hidayet, şifa ve rahmet”[5] olarak niteliyor.

Kitap ise, kendisini indireni, geçmiş ve gelecek bütün rahmet müjdelerini taşıyan Rahmân ve Rahîm isimleriyle tanıtmaya başlıyor ve bu isimleri bütün sûrelerin başında tekrar tekrar bize hatırlatıyor.

İşte, rahmet hakikati hakkında ne söylenecekse, Âlemlerin Rabbi tarafından bizzat, kitabı ve elçisiyle bildirdiği, kâinatın ve hayatın sayısız dillerle bilfiil şahitlik ettiği şekilde ve istikamette söylenecektir.

Ya adalet?

Kâinatın ilk olarak var oluşunu rahmet hakikati açıklarken, yeniden yaratılışı açıklayan en önemli hakikatlerden biri de adalet hakikati olarak karşımıza çıkıyor. Bunu Kur’ân’dan öğreniyoruz:

Hepinizin dönüşü Onadır; bu, Allah’ın hak olarak verdiği sözdür. O, mahlûkatı önce yaratır, sonra da iman edip salih amel işleyenleri adaletle ödüllendirmek için onları tekrar diriltir.[6]

Eğer “Yeniden diriltiliş ve ödüllendirme İlâhî rahmetin eseri değil miydi?” diye merak edecek olursanız, acele etmeyin. Kur’ân, bir başka âyetinde de Allah’ın “iman edip salih amel işleyenleri lütuf ve ihsanıyla ödüllendireceğini” haber veriyor.[7]

Eğer rahmet ve adalet birbiriyle bağdaşmayan zıt kavramlar olsaydı, bu iki ifadeyi birbiriyle bağdaştırmakta epey güçlük çekerdik. Fakat İlâhî isimler ve sıfatlar bir şeyde tecellî ederken, birbirinin tecellîsini zenginleştirecek ve tekmil edecek şekilde tecellî ederler. Bu yüzden, biz bir canlının beslenmesini sadece rızık vermeden ibaret bir fiil olarak değil, rahmet, ihsan, lütuf, kerem gibi birçok sıfatın beraberce tecellî ettiği muhteşem bir yaratılış sahnesi olarak görürüz. Bir prizmada kırılan ışıkta bakış açımıza göre değişik renklerin ön plana çıkması gibi, bizim bakış açımız ve maksadımıza göre, İlâhî fiillerde de farklı isimleri ön planda görmemiz mümkündür.

Hem rahmet, hem adalet

İşte bu sebeple, “İman edip salih amel işleyenler adaletle mi, yoksa lütuf ve ihsanla mı ödüllendirilecek?” sorusunun doğru cevabı “Her ikisiyle birden” olmalıdır. Çünkü daha başka âyetlerden de anladığımıza göre, hiç kimseye bir haksızlık edilmeyecek, hiç kimsenin zerre kadar emeği zayi olmayacak, çalışan ile çalışmayan veya çok çalışan ile az çalışan kimse aynı muameleyi görmeyecektir.[8] Bütün bunlar, manzaranın adalet yönünü açıklar.

Diğer yandan, kötülük ancak misliyle cezalandırılır, hattâ bazı kötülükler kısmen veya tamamen affa uğrarken iyilikler kat kat ödüllendirilecek,[9] onun da ötesinde rıza-i İlâhî ve rüyetullah gibi İlâhî lütuf ve ihsanlar da fazladan bağışlanacaktır.[10] Şu farkla ki, adalet mü’min-kâfir ayırımı yapmaksızın herkesi kuşatmakta, ancak rahmetten, onu inkâr ederek dünya hayatını mühürlemiş olanların âhiret âleminde bir nasibi kalmamakta, daha doğrusu, onlar bütün nasiplerini, Kur’ân’ın da bildirdiği gibi, “dünya hayatında tüketmiş”[11] bulunmaktadırlar. Bundan da şu sonucu çıkarabiliriz:

Rahmet ve adalet birbirinin alternatifi olarak değil, birbirinin eserini tamamlayıcı şekilde tecellî eden hakikatlerdir. Sadece, hangi açıdan baktığımıza bağlı olarak, onlardan biri ön planda, diğeri ona tâbi olarak görünebilir, o kadar.

Bizim hayatımızda rahmet ve adalet

Bu tesbitlerden çıkaracağımız en önemli derslerden biri de şu olsa gerektir:

İlâhî isimlerin tecelliyatında beraberce eserini gösteren bu iki kavram, Esmâ-i Hüsnânın en üstün ve kapsamlı aynası olan insanın iradeli fiillerinde ve eserlerinde de hiçbir zaman birbirinden ayrı düşmemelidir. Yani, Müslüman, sadece adaletli veya sadece merhametli değil, hem adaletli ve hem de merhametli olmakla yükümlüdür; insanlığın ve imanın kemaline ancak bu suretle ulaşılır. Gerek Kur’ân-ı Kerimin, gerekse onu bize getiren Âhirzaman Peygamberinin (s.a.v.) irşadları bu yöndedir.

Âlemlerin Rabbi, bütün insanlığa hitap eden kitabına niçin Rahmân ve Rahîm isimleriyle başlar? Niçin bu isimlerini her bir sûrenin başında tekrarlar? Niçin “raûf ve rahîm” sıfatlarıyla nitelediği en sevgili kulunu kendisine elçi seçer de âlemlere rahmet olarak gönderir? İndirdiği kitabı niçin mü’minlere rahmet olarak indirir? İman eden kullara Resulünün selâmdan sonra ilk söyleyeceği sözün niçin “Rabbiniz kendisine rahmeti ilke edindi” olmasını emreder?[12] Apaçık bir irade eseri olan bu fiiller, Allah’ın herşeyi kuşatan rahmetini müjdelemenin yanı sıra, muhataplarını da fiillerinde bu ismin eserini göstermeye sevk etmiyor mu?

Zenginliğiyle şımarmış Karun’a öğüt verenler, “Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de insanlara ihsan et”[13] derken onu çok büyük ve şerefli bir rütbeye çağırıyorlardı. Evet, Allah ihsan eder, insan ise hem Allah’ın ihsanına mazhar olur, hem de Onun ihsanından kullara ihsanda bulunur. Allah affeder, kul hem Allah’ın affına mazhar olur, hem de Ondan öğrendiği gibi diğer kullara karşı affedici olur. Allah rahmet eder, kul hem Allah’ın rahmetine mazhar olur, hem de Onun kendisine bağışladığı merhametle diğer insanlara ve mahlûkata merhamet eder. Çünkü insan, Rabbinin Esmâsına hem mazhar, hem de muzhir olacak ve yeryüzünü bu iki türlü mazhariyetinin sonucu olan eserleriyle maddeten ve mânen süsleyecek şekilde yaratılmıştır.

Allah’ın insandan merhametli ve adaletli davranmayı istemesi de işte tam bu sebeptendir. Yer ve Gökler Rabbinin sınır konmamış istidatlara malik şekilde yarattığı insan nesli bu imtihan meydanında görmediği Rabbine görmüş gibi iman edecek ve Onun yere ve göklere serdiği imkânları Onun verdiği yeteneklerle kullanacak, maddî ve manevî eserler verecek, hükümranlıklar kuracak, dünyanın çehresini bir ölçüde değiştirecektir. Bütün bunlar, insanın bir cüz’î irade ile beraber bu imtihan meydanına gönderilmiş olması sayesinde mümkün olur. Cüz’î irade ise, hayır ile şer arasında tercih yapabilmeyi gerektirir; aksi takdirde kâinat dolusu meleklerin zaten mükemmelen yerine getirmekte oldukları görevlerin yanı sıra bir de insan neslinin yaratılmasında bir anlam bulunmazdı. Hayır ile şerrin serbest bırakıldığı bir dünyanın yaşanır hale gelmesi ise ancak adaletin ve merhamet duygusunun beraberce var olması durumunda mümkün olabilir; yekdiğerinin yokluğunda her ikisi de hedefini şaşırır ve lâyık olduğu hedefe yönelmeyen merhamet merhametsizliğe, adalet zulme dönüşür. Nitekim insanı bütün varlıkların üzerinde bir mertebeye taşıyacak ve Cennete lâyık hale getirecek olan özelliklerinin başında da adaletli ve merhametli olması gelmektedir. Bir hadis-i şerifte Cennetlikleri Cennetlik yapan üç özellikten ikisi adalet ve merhamet olarak sayılmıştır:

Cennetlikler üç kısımdır:
Âdaletli ve tevfike mazhar yönetici,
Bütün akrabasına ve Müslümanlara karşı merhametli ve rikkat-i kalp sahibi kimse,
Kalabalık ailesi olduğu halde haram kazançtan sakınan ve kimseden birşey istemeyen kimse.
[14]

İnsanlar merhametle emrolunurken, merhametsizliğin sonucu hakkında da son derece ciddî bir şekilde uyarılmışlardır ki, aslında bu sonuç da, yukarıda belirttiğimiz gibi, adaletin gereğidir:

Merhamet edenlere Rahmân da merhamet eder. Siz yeryüzü ahalisine merhamet edin ki göktekiler de size merhamet etsin.[15]

Merhamet edin ki merhamet olunasınız. Bağışlayın ki bağışlanasınız. Söz hunilerine [işittikleri güzel sözleri başkalarına aktarıp da kendileri nasiplenmeyen kimselere] yazıklar olsun; işledikleri şeyde bile bile ısrar eden ısrarcılara yazıklar olsun.[16]

İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez.[17]

Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.[18]    

Adalet nasıl zulme dönüşür?

Adalet konusuna gelince, daha Mekke döneminde, mü’minler hiçbir şeye hükmedecek güce sahip olmadıkları gibi topyekûn yok edilme tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyorken, Kur’ân onları bir adalet eğitiminden geçiriyordu.

Böyle bir ortamda inen A’râf sûresinin bir âyeti Musa kavmine mensup adaletli bir topluluktan övgüyle söz ederken, bir başka âyeti de daha genel ifadelerle bu özelliklere sahip insanları model olarak mü’minlerin önüne koyuyordu.[19]

Yine Mekke dönemi âyetlerinden birinde Peygamberimize “Bana sizin aranızda adaleti gözetmem emredildi” demesi bildirilmişti.[20]

Mekke döneminde inen sûrelerden Nahl sûresinin bir âyetinde “adaleti emreden ve kendisi de dosdoğru bir yol üzerinde bulunan kimse”[21] model olarak gösterilirken, aynı sûrenin her Cuma günü hutbelerde dinlemekte olduğumuz bir başka âyetinde de adalet, Allah’ın emirleri arasında ilk sırayı alıyordu.[22]

Bu âyetlerin indiği dönemde zekât farz kılınmamış, içki yasaklanmamıştı. Ama zulüm o zaman da yasaktı ve insanlar adaletle emrolunuyordu. Bunun sebebi açıktır:

Tevhid gibi, iman gibi, adalette de mertebeler bulunmaz, azı-çoğu olmaz, tedric uygulanmaz. İman ya vardır, ya da yoktur; tevhid yoksa şirk vardır; adalet de adalet olarak var olabilir, derecelendirilmeye kalkılırsa daha az adalet halini almaz, doğrudan doğruya zulüm olur. Nitekim Arapçada “ezdad” adı verilen ve zıd anlamlarda kullanılabilen kelimelerden “adalet” ve “kıst” sözcüklerinin hem adalet, hem de zulüm anlamına gelecek şekilde kullanılmasında bu hakikat saklıdır:

Arapçada adalet anlamında kullanılan adl ve kıst sözcüklerinin “ezdad”dan olması, yani birbirinin zıddı olan iki anlamı içinde taşıması da oldukça ilginç ve dikkat çekicidir. Türkçede bugün adalet diye çevirdiğimiz adl ve kıst sözcükleri, Arap dilinde hem adalet, hakkaniyet hem de zulüm ve haksızlık anlamına gelmektedir. Bu iki sözcüğün etimolojik olarak böyle ikili bir içeriğe sahip olması adeta her söz ve davranışın bıçak sırtında olduğunu ve adalet olmadığı takdirde zulme kayabileceğini, bir bakıma denge durumunun dengeyi kaybetme potansiyelini içerdiğini ima etmektedir.[23]

Böylesine hassas bir şekilde korunmasının şart oluşu sebebiyle olsa gerektir ki, adalet, daha Mekke döneminde Müslümanların kodlarına işlenmiş, Medine döneminde de hem Nisâ, hem de Mâide sûrelerinde, Müslümanlar her türlü şart altında, hattâ kendileri haksızlığa maruz kalsalar dahi adaleti ayakta tutmakla emrolunmuşlardır.[24]

Yine bu sebeptendir ki, rahmeti inkâr eden yahut rahmetin mucebince davranmayan kişinin cezası rahmetten mahrumiyet olduğu halde, adaletten ayrılarak zulmeden kişi adaletten mahrumiyetle değil, yine adaletle karşılık bulur ki, o da inkâr ettiği rahmetten mahrumiyet demektir.

Adalet rahmetsiz, rahmet adaletsiz olmaz

Diğer taraftan, rahmet ve adalet de birbiriyle o kadar yakından ilişkilidir ki, bunlardan birinde ortaya çıkan problem zarurî olarak diğerini de etkiler. Merhamet duygusunun zayıfladığı topluluklarda adalet hedefini şaşırır ve adalet olmaktan çıkar; adaletin ihmal edildiği topluluklarda da merhamet lâyık olmayana yönelir ve merhamet olmaktan çıkar. Bununla birlikte, adaletin zayıflaması doğrudan doğruya zulme dönüşme anlamına geldiği için olsa gerektir ki, Allah’ın Resulü, İslâmda bozulmanın adaletten başlayacağını haber vermiştir:

İslâmın kulpları birer birer sökülecek. Bir kulp sökülünce insanlar ondan sonrakiyle uğraşacaklar. İlk sökülen kulp hüküm (adalet),[25] son sökülen de namaz olacak.[26]

İşte bu sebepten, bozulmakta olan bir toplumda ıslahata herşeyden önce adaletten başlamak gerekir. Aksi takdirde, sökülen kulpları tekrar yerine koymadan girişilecek tamir teşebbüslerinin fazla bir anlam taşımayacağı açıktır.


Bu sitede yayınlanan yazılardan ânında haberdar olmak için
bizi Twitter’da takip edebilirsiniz:

twitter.com/umit_simsek


[1] Buharî, Edeb: 19; Müslim, Tevbe: 17-20.

[2] Müslim, Tevbe: 21.

[3] Enbiyâ, 21:107.

[4] Tevbe, 9:128.

[5] İsrâ, 17:82; Neml, 27:77.

[6] Yunus, 10:4.

[7] Rum, 30:45.

[8] Örnekler için bkz. Bakara, 2:281; Âl-i İmrân, 3:25, 162-163; Nisâ, 4:124; En’âm, 6:132; Yunus, 10:47; Kehf, 18:49; Sâd, 38:28; Zümer, 39:69; Câsiye, 45:22; Ahkaf, 46:19; Kalem, 68:35; Cin, 72:13.

[9] Bkz. Nisâ, 4:40; En’âm, 6:160; Neml, 27:89.

[10] Bkz. Âl-i İmrân, 3:15; Yunus, 10:26; Secde, 32:17.

[11] Bkz. Ahkaf, 46:20.

[12] “Âyetlerimize iman edenler sana geldiklerinde, sen onlara de ki: Size selâm olsun. Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı. Sizden kim bir cahillik edip de kötülük işler, sonra ardından tevbe eder ve durumunu düzeltirse, Onun çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici olduğunu görecektir.” (En’âm, 6:54).

[13] Kasas, 28:77.

[14] Müslim, Cennet: 63.

[15] Ebû Dâvud, Edeb: 58.

[16] Buharî, el-Edebü’l-Müfred, no: 380; Müsned, 2:219.

[17] Buharî, Tevhid: 2; Müslim, Fedâil: 66.

[18] Buharî, Edeb: 18; Müslim, Fedâil: 65.

[19] Bkz. A’râf, 7:159 ve 181.

[20] Şûrâ, 42:15.

[21] Nahl, 16:76.

[22] Nahl, 16:90.

[23] H. Yunus Apaydın, “Adalet Nedir: Mahiyet ve Keyfiyet,” Bilimname XXX5, 2018/1, s. 459-476. İnternet adresi: http://isamveri.org/pdfdrg/D02237/2018_35/2018_35_APAYDINHY.pdf

[24] Bkz. Nisâ, 4:135; Mâide, 5:2, 8.

[25] “Hüküm” kelimesinin “adalet” anlamında kullanılışı için bkz. Sâd, 38:26.

[26] Müsned, 5:251; Müstedrek (Hakim), no. 7104; Sahih (İbni Hibban), no. 6715.


[1] Buharî, Edeb: 19; Müslim, Tevbe: 17-21.

[2] Enbiyâ, 21:107.

[3] Tevbe, 9:128.

[4] İsrâ, 17:82; Neml, 27:77.

[5] Yunus, 10:4.

[6] Rum, 30:45.

[7] Örnekler için bkz. Bakara, 2:281; Âl-i İmrân, 3:25, 162-163; Nisâ, 4:124; En’âm, 6:132; Yunus, 10:47; Kehf, 18:49; Sâd, 38:28; Zümer, 39:69; Câsiye, 45:22; Ahkaf, 46:19; Kalem, 68:35; Cin, 72:13.

[8] Bkz. Nisâ, 4:40; En’âm, 6:160; Neml, 27:89.

[9] Bkz. Âl-i İmrân, 3:15; Yunus, 10:26; Secde, 32:17.

[10] Bkz. Ahkaf, 46:20.

[11] “Âyetlerimize iman edenler sana geldiklerinde, sen onlara de ki: Size selâm olsun. Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı. Sizden kim bir cahillik edip de kötülük işler, sonra ardından tevbe eder ve durumunu düzeltirse, Onun çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici olduğunu görecektir.” (En’âm, 6:54).

[12] Kasas, 28:77.

[13] Müslim, Cennet: 63.

[14] Ebû Dâvud, Edeb: 58.

[15] Buharî, el-Edebü’l-Müfred, no: 380; Müsned, 2:219.

[16] Buharî, Tevhid: 2; Müslim, Fedâil: 66.

[17] Buharî, Edeb: 18; Müslim, Fedâil: 65.

[18] Bkz. A’râf, 7:159 ve 181.

[19] Şûrâ, 42:15.

[20] Nahl, 16:76.

[21] Nahl, 16:90.

[22] H. Yunus Apaydın, “Adalet Nedir: Mahiyet ve Keyfiyet,” Bilimname XXX5, 2018/1, s. 459-476. İnternet adresi: http://isamveri.org/pdfdrg/D02237/2018_35/2018_35_APAYDINHY.pdf

[23] Bkz. Nisâ, 4:135; Mâide, 5:2, 8.

[24] “Hüküm” kelimesinin “adalet” anlamında kullanılışı için bkz. Sâd, 38:26.

[25] Müsned, 5:251; Müstedrek (Hakim), no. 7104; Sahih (İbni Hibban), no. 6715.