SON EKLENENLER
latest

Güncel

Güncel

468x60

randomposts3

NOT DEFTERİ

Not defteri/block-4/

HAYATIN İÇİNDEN

Hayatın içinden/block-1

Kur'an Buluşmaları

Kur'an Buluşmaları/block-4/

Kur'an

Kur'an/block-2

Sünnet

Hadis-Sünnet/block-2

Tefekkür

Tefekkür/block-3

Kültür-Sanat

Kültür-Sanat/block-7

BASINDA

Basın/block-8

KİTAPLARDAN

Kitaplar/block-9

YAZI TEKNİKLERİ

Yazı teknikleri/block-8

DOĞRU YAZALIM

Doğru yazıp doğru konuşalım/block-9

SON YAZILAR

1 Temmuz 2022 Cuma

Bilim tarihinin en ahlâksız deneyi ve günümüzdeki sonuçları


John Money, David Reimer

    

ÜMİT ŞİMŞEK

[Aşağıdaki yazı Toplumsal Cinsiyetten Toplumsal Cinnete adlı kitaptan alınmıştır.]

Kanadalı Janet ve Ron Reimer, 1965 yılının 22 Ağustos’unda dünyaya gelen ikizlerini kucaklarına aldıklarında, onları tarihin en ahlâksız bilimsel deneyi için kobay olarak yetiştireceklerini nereden bilebilirlerdi?

Manitoba eyaletinin Winnipeg şehrinde yaşayan Reimer’ler, o günden sonraki aylarını dünyanın en mutlu çiftlerinden biri olarak geçirdiler. Ron, doğuma birkaç hafta kala iş değiştirerek maaşını ikiye katlamıştı. İkiz babası olduktan birkaç ay sonra bir maaş zammı daha aldı, genç evliler de bu fırsatı değerlendirerek şehrin daha güzel bir yerinde geniş bir eve taşındılar. İkizler sekizinci aylarına girinceye kadar herşey güzel ve mutlu bir seyir takip etti.

Reimer’ler, ikizleri bir sünnet operasyonu için yatırdıkları hastaneden 27 Nisan 1966 sabahı bir telefon aldılar. “Ufak bir kaza” olmuştu ve gelip doktoru görmeleri gerekiyordu.

Anne ile baba hastaneye vardıklarında, “ufak kazanın” ikizlerden Bruce[1] adlı olanının organını tamamıyla yakan bir kaza olduğunu öğrendiler.

Çiftin o günden sonraki ayları kâbuslar içinde geçti. İki rakip gazete çok geçmeden olayı duydu ve sayfalarına taşıdı. Gerçi haberde çocuğun adı geçmiyordu, ama “Ya duyulursa?” korkusu, aileyi sürekli tedirgin ediyor ve tedbirli davranmaya zorluyordu.

Meş’um kazanın üzerinden on ay kadar geçtikten sonra, bir Şubat akşamı, Ron ve Janet televizyon seyrederken, John Money adlı bir doktorun katıldığı programa rast geldiler. Bu programda Dr. Money, Baltimore’daki Johns Hopkins Hastanesinde gerçekleştirilen cinsiyet değiştirme ameliyatlarının harikulâde sonuçlarından (!) bahsediyordu.

O akşam televizyondan işittikleri, Reimer çiftine, sünnet kazasından sonra Winnipeg’deki plastik cerrahî uzmanlarının kendilerine söylediklerini hatırlattı:

Baltimore’daki bir adam, Bruce’u kız çocuğu olarak yetiştirmelerinde yardımcı olabilirdi.

Reimer’ler o zaman bu teklife aldırış etmemişlerdi. Ama Baltimore’daki adam televizyon programında bu işi o kadar etkili bir şekilde anlatıyordu ki, Ron ve Janet, birden bire hayatlarını kurtaracak bir çözümle karşılaştıklarını düşünmekten kendilerini alamadılar.

Sunucu, Money’e soruyordu:

“Dr. Money, şu bir gerçek değil mi: Bir eşcinsel size gelip ‘Ben hadım edilmek istiyorum’ diyor ve bu konudaki kararı siz – veya Johns Hopkins Hastanesindeki bir heyet – veriyorsunuz?”

“Evet, eğer bu şekilde ifade etmeyi tercih ediyorsanız, doğru.”

“Fakat iş hadım etmekle de kalmıyor. Siz bu kişiye hormon zerk ederek onu bir kadın haline değil, fakat kadın organları taşıyan bir erkek haline değiştiriyorsunuz. Böylece yalnız psikiyatristlerin değil, muhtemelen Tanrının da vermek istemeyeceği bir kararı üstlenmiş olmuyor musunuz?”

Dr. Money, bu soruya “Siz Tanrının safında benimle tartışmak ister misiniz?” diye karşılık verince, sunucu “Sadece Tanrının bu konuyla bir ilgisi olup olmadığı konusundaki inancınızı öğrenmek istemiştim” dedi. Money bu soruyu da sözü başka tarafa çekerek geçiştirdi.

Ron ile Janet programı sonuna kadar seyrettiler. Dr. Money’in hararetle savunduğu “Çocuğun hangi cinsiyetle doğduğu önemli değildir; siz onun cinsiyetini birinden diğerine değiştirebilirsiniz” tezi onlara inandırıcı gelmişti.

Program biter bitmez, Ron, Dr. Money’e bir mektup yazarak Bruce’un macerasını anlattı.

Mektuba hemen cevap geldi. Dr. Money, bebek hakkında son derece iyimser şeyler söylüyor ve onu hiç vakit kaybetmeden Baltimore’a getirmelerini söylüyordu.

Money’nin bu telâşı her ne kadar Reimer’lerin dikkatini çektiyse de üzerinde fazla durmadılar. Tam bir ümitsizlik içinde geçen aylardan sonra, hiç değilse kendilerini dinleyen ve onlara cevap veren birisini bulmuşlardı.

Money açısından ise bu bulunmaz çifte fırsattı. O, ikizlerden biri üzerinde deneylerini yaparken, aynı özellikleri taşıyan ikizini de kontrol için kullanacaktı.


***


İlk görüşmelerinde Dr. Money genç çifte bebeklerinin cinsiyetini değiştirmekle kavuşacakları avantajları ağzı kalabalık bir pazarlamacı maharetiyle anlattı. Cinsiyet değiştirdikten sonra Bruce her bakımdan bir kız olarak büyüyecek, yetişkin çağa geldiğinde de çocuk doğurmak hariç bir kadını kadın yapan bütün özellikleri taşıyacaktı. Evlendiğinde ise, tıpkı kısır çiftler gibi, çocuk işini evlât edinmek suretiyle çözüme kavuşturmak pekalâ mümkündü.

Reimer çifti Dr. Money’i büyük bir hayranlıkla dinledi ve ağzından çıkan her sözü tasdik etti. Janet yıllar sonra bu görüşmeyi “Ona bir tanrı gözüyle bakıyordum” sözleriyle anlatacaktı.

Amerika’dan döner dönmez Janet ile Ron, bebeklerine kız muamelesi yapmaya koyuldular. Bebeğin saçını tıraş etmeyip uzamaya bıraktılar; bu arada Janet “kızının” pijamalarını dikiş makinesiyle geceliklere çevirdi. Bebeğin adını da Dr. Money’nin tavsiyesine uyarak Brenda yaptılar.

Nihayet, 3 Temmuz 1967 günü, Brenda, yirmi iki aylık iken, Johns Hopkins Hastanesinde jinekolojik operasyon masasına yattı ve hadım edildi. Anne ile baba, oğullarıyla girdikleri hastaneden kız çocuğu sahibi olarak çıktılar – yahut öyle yaptıklarını düşünüyorlardı.

Janet ilk hayal kırıklığını ikizlerinin ikinci yaş gününden biraz önce yaşadı. Brenda’ya kendi gelinliğinden keserek özene bezene diktiği elbiseyi giydirmek istemiş, ancak Brenda buna direnerek elbiseyi parçalamaya çalışmıştı.

“Tanrım,” diyordu Janet, “kız olmadığını biliyor ve olmak da istemiyor.” Ama büsbütün ümidini de kesmemişti. Belki ona kız olmayı öğretebilir, bundan hoşlanmasını sağlayabilirdi.

Takip eden yıllar, anne ve baba için, Brenda’ya kız olmayı öğretme çabalarıyla geçti. Ona bir sürü bebek aldılar. Dört yaşında iken ikiz kardeşi Brian babasının tıraş takımlarıyla oynadığında Brenda da bunu istediği zaman “Kızlar tıraş olmaz” deyip ona oynaması için annesinin makyaj malzemelerini verdiler, ama o dönüp de bunlara bakmadı. Oturuşuyla, kalkışıyla, yürüyüşüyle, konuşmasıyla, ilgi duyduğu oyuncak ve oyun türleriyle, Brenda tam bir erkek çocuğu gibi davranıyordu. Kendisine alınan oyuncak dikiş makinesiyle oynamak yerine, babasının takım çantasından aşırdığı tornavida ile oyuncak makineyi açıp içini kurcalamayı tercih ediyordu.

Anne ile baba bu durum karşısında ne kadar endişeye kapılsalar da, Dr. Money’nin “kızları hakkında en küçük bir şüphe taşımamaları” konusundaki kesin uyarılarını hatırlayınca, problemi daha da büyütmemek için çocuğun üzerine düşmüyorlardı. Yazışmalarında Brenda’nın erkeksi davranışlarından söz ettiklerinde de Dr. Money bunları bir tür “erkek fatma” tavırları olarak nitelemiş ve ileride bir problem teşkil etmeyeceği hususunda onları temin etmişti.

İkizler anaokuluna başladıklarında da aynı problem devam etti. Sınıftaki bütün kızlar saçlarını taramakla yahut bebekleriyle vakit geçirirken Brenda bunlardan hiçbirine iştirak etmiyordu. Onun hayalinde büyüyünce çöpçü olmak vardı. “Hem kolay iş, hem de iyi para” diyordu. Dr. Money ise her seferinde bu durumun geçici olduğunu ve ileride tamamen düzeleceğini söyleyerek anne ile babayı rahatlatıyordu.


***


Dr. Money bu arada Brenda’ya cinselliği öğretmeye kararlıydı ve bu uğurda hiçbir ahlâkî kural tanımaya niyeti yoktu. İkizlerin anne ve babasından çocukların gözü önünde ilişkiye girmelerini istediyse de bunu yaptıramadı. Ancak Janet, Brenda’nın yanında çıplak dolaşmaya razı oldu, fakat bu da Brenda’da nefretten başka bir duygu uyandırmadı.

Lâkin Dr. Money’nin dünyasında rezilliğin sınırı yoktu. Muayene sırasında ikiz kardeşleri bağıra çağıra çırılçıplak soyduruyor ve onlara ilişki halindeki yetişkinlerin resimlerini göstererek çeşitli pozisyonların talimini yaptırıyor, bu arada polaroid makine ile resimlerini çekiyordu. Bu sırada ikizler altı yaşında idi.


***


Money, Brenda’nın üzerinde yürütmekte olduğu çalışmaları 1972 yılının son günlerinde bilim çevrelerine açıkladı. Fakat onun açıkladığı şey, gerçekte olup bitenlerden farklı bir versiyon idi.

Money’nin versiyonuna göre, olup bitenler olağanüstü bir başarıyı sergiliyordu. Brenda, kardeşi Brian’a göre kayda değer bir tezat teşkil edecek davranışlar gösteriyor, meselâ Brian araba ve âletlerle oynarken o bebeklerle ve bebek arabasıyla oynamayı tercih ediyor, Brian’ın savrukluğuna karşı o temizliğe ve düzenliliğe dikkat ediyor, Brian mutfaktan nefret ederken o mutfakta iş yapmayı seviyordu.

Dr. Money, bu “açıklamaları” Man & Woman, Boy & Girl (Adam ve Kadın, Oğlan ve Kız) adlı meşhur eserinde yaptı. Biyolojik cinsiyete karşı “toplumsal cinsiyet” kavramını kullanan ve insanların yetişme tarzlarına göre belirli cinsiyetleri benimseyebileceğini öne süren feministler de bu açıklamaları havada kaptı. Zaten feministlerin temel kavramlarından biri, belki en önemlisi olan “toplumsal cinsiyet” (social gender) tamlamasında geçen “gender” kelimesini sex kelimesine alternatif olarak  feministlere tanıtan da Dr. John Money olmuştu.

Money’nin kitabında defalarca atıfta bulunduğu ve uzun tasvirlerle anlattığı İkizler Vak’ası, feminist literatürde ışık hızıyla yayıldı ve o hızla ders kitaplarına kadar girdi. Her ne kadar insanlarda biyolojik cinsiyete dayanan davranış farkları mevcut olsa da, yetişme tarzları gibi etkenlerle bu farklılıklar giderilebiliyordu. İkizler Vak’ası bunu kesin bir şekilde ispatlamıştı! Ünlü seks araştırmacıları Masters and Johnson ile Robert Kolodny, Textbook of Sexual Medicine’in (Cinsel Tıp Ders Kitabı) 1979 yılına ait cildinde, bu vak’ayı “ikna edici bir delil” olarak tasvir ettiler. New York Times, kitap ekinde Money’nin kitabını “Kinsey raporundan sonra sosyal bilimler alanında çıkan en önemli eser” olarak övdü. Feministlerin çabalarıyla, sosyal bilimlerden pediyatrik ürolojiye kadar bir dizi bilim dalında ders kitapları bu vak’ayı hemen sayfalarının arasına katıverdiler.


***


Bilim dünyasını kasıp kavuran Money fırtınasından etkilenmeyen nadir kişiler de vardı şüphesiz. Kentucky Üniversitesi öğretim üyelerinden Dr. Milton Diamond bunlardan biriydi.

Diamond, Money’nin tek bir vak’adan bu kadar büyük ve kesin sonuçlar çıkarmasını şüpheyle karşılıyordu. Ayrıca, Louisville Çocuk Hastanesinde interseks hastalarıyla yaptığı mülâkatlarda, Diamond, Money’nin kitabında yazılanların tam tersi sonuçlar gözlemişti.

Bu arada Brenda ilkokula başlamış, okul müdürü de Brenda’nın durumunda fark ettiği gariplikler sebebiyle onu Çocuk Rehberlik Kliniğine havale etmişti. Burada Brenda’yı muayene eden psikiyatristler, vak’anın hiç de Money’nin kitabında anlatılanlara benzemediğini gördüler. Dr. Money ise Brenda’da gözlenen durumların “fanatik hastane korkusu” olduğunu söylüyordu. Klinikteki hekimler Brenda’nın bu korkuyu atlatmasında yardımcı olabilirlerse, Brenda’yı tam anlamıyla kadın yapacak son operasyonlar ve hormon tedavisi de gerçekleşecek, ortada hiçbir problem kalmayacaktı. Hattâ, Money’e göre, Brenda’nın erkeksi davranışları karşısında onun için lezbiyenliği de bir alternatif olarak düşünmek gerekiyordu!

Money-Brenda-aile-okul-klinik arasında cereyan eden bir hayli çekişme ve gidip gelmelerden sonra, nihayet, klinikte Mary McKenty adında bir psikiyatrist olayı çözdü ve Brenda ile iletişim kurmayı başardı. 1979 yılının Eylül ayı idi ve Brenda on dört yaşına gelmişti. Bu sırada Brenda isyan bayrağını iyice açmış, kız gibi davranmayı bütünüyle terk etmiş, erkeksiliğin de ötesinde kabadayılığa varan tavırları sebebiyle “mağara kadını” yahut “goril” gibi isimlerle anılır olmuştu. Diğer taraftan, birkaç sene önce yine bu sıkıntılardan dolayı bir intihar teşebbüsünde bulunmuş olan Brenda’nın annesi Janet de tekrar ağır bir depresyona girdi ve bir ay hastanede tedavi gördü. Ancak taburcu olmak da Janet için depresyona kaldığı yerden devam etmekten başka bir mânâya gelmeyecekti. Ron ise viski ve televizyonla kendisini oyalamaya çalışıyordu.


***


Bir süre sonra doktorlar Brenda’ya gerçeği anlatmaktan başka çıkar yol kalmadığı sonucuna vardılar. Ve 1980 yılının 14 Mart günü babası Brenda’ya olup biteni anlattı.

Brenda’nın tepkisi karışıktı. Hissettikleri arasında öfke de vardı, hayret de. Ama baskın çıkan duygu, rahatlama idi. “Birden bire, o güne kadar niçin böyle davrandığımı anladım; demek ki deli değilmişim” diyordu. Babasına sorduğu ilk soru ise şu oldu:

“Peki, yeni doğduğumda benim adım neydi?”

Brenda, Bruce adını beğenmedi. Sonraki günlerde yeni seçeceği ismi uzun uzun düşündü. Kendisine en sempatik gelen isim David idi. Bunun da feministleri hiç de memnun etmeyecek bir gerekçesi vardı:

Kitab-ı Mukaddes’te devle savaşan ve onu yenen kıral peygamber olarak kıssası geçen Davud aleyhisselâmın ismi olduğu için bundan hoşlanıyordu. Brenda (yeni adıyla David), erkeklerin savaşmak, kadınların da çocuk yetiştirip ev işi yapmak için yaratıldığı fikrini temelden reddederek toplumun onları belirli duyguları benimsemeye yönlendirdiğini iddia eden ve bu amaçla toplumsal cinsiyet formülünü geliştiren feministlere hayatının golünü bu tercihiyle atıyordu!

Bundan sonraki birkaç sene, David için birkaç düzine ameliyat demekti. On sekizini doldurmasına az bir zaman kala, David yeni görünümüyle ortaya çıktı. İkiz kardeşi Brian onu kuzeni olarak tanıttı. Brenda ise uzaktaki akrabalarını ziyarete gitmişti; bir süre sonra da bir trafik kazasında öldüğü haberi ulaşacaktı.

Bu hikâyenin ömrü uzun sürmedi. Meselenin aslı ortaya çıkıp da kulaktan kulağa yayılınca, bu da David’i tekrar bunalımların içine itti. Bu arada, ikiz kardeşi on dokuz yaşına geldiği zaman evlenmiş, 1988’e kadar da iki çocuk sahibi olmuştu. Kısa bir süre sonra kardeşi Brian ile eşi, David’i yirmi beş yaşında dul bir kadınla tanıştırdı. Kadın herşeyi biliyordu ve David ile evlenmeye razıydı. David de böylece hem bir yuva kurma, hem de kadının ilk evliliğinden olma üç çocuğuna babalık yapma fırsatına kavuşmuş oluyordu.


***


Dr. John Money ile feminist cephe ise olup bitenlerden hiç de etkilenmişe benzemiyordu. Her ne kadar Money 1980’den itibaren konuşma ve yazılarında İkizler Vak’asından söz etmeyi bıraktıysa da, çocukların istenen cinsiyete yönlendirilebileceği şeklindeki iddiasından hiçbir zaman geri adım atmadı.

Bu arada BBC 1979 sonlarında İkizler Vak’asını içine alan bir program yapmış ve bu programda Money’nin yanı sıra, onun çalışmalarına öteden beri şüpheyle yaklaşan Dr. Milton Diamond’u da konuşturmuştu. Ne var ki, program ekibinden Martin Smith’in bu iki ünlü isim arasında geçen “kanlı bir bilim savaşı” olarak nitelediği program, bilim dünyasında hiçbir yankı uyandırmadı. Sadece, feminist bilim adamları birer ikişer ders kitaplarından İkizler Vak’asını sessizce çıkarmaya başladılar. Ama aralarından BBC’nin programıyla ilgili olarak tek kelime eden kimse çıkmadı. Dr. Diamond, “Bunu görmezden geldiler, çünkü işitmek istedikleri şey bu değildi” sözleriyle durumu açıklıyordu.

O yıllarda – daha önce geçtiği gibi – Dr. Money’nin çalışmasını büyük bir başarı olarak ilân eden New York Times, 1997’ye gelindiğinde bu vak’anın başarısızlığını birinci sayfadan haber olarak verecek, Time dergisi de aynı yönde tam sayfalık bir yazı yayınlayacak, ama bütün bunlar da feministler cephesinden herhangi bir ses getirmeyecekti.


***


Dr. John Money’nin yıllarca süren sahte deneyi bir aileye sadece hayatlarını zehir etmekle kalmadı, aile efradından ikisinin de canını aldı.

İlk kurban, David’in ikiz kardeşi idi. Her ne kadar sonunda düzlüğe çıkmış görünseler de, ailece yıllar boyu içinden geçtikleri felâketler Brian’ı iyice yıpratmıştı. Sonunda kendisini alkole verdi, işini kaybetti, evliliği sona erdi, kendisine şizofreni teşhisi kondu. 2002 yılının baharında birgün yalnız yaşadığı evde ölü bulundu. Ölüm sebebi olarak teskin edici ilâçlarla alkol karışımından ileri gelen zehirlenme kayıtlara geçti.

4 Mayıs 2004 günü de ikizlerin diğeri ve maceranın asıl kahramanı David intihar etti. Hayatının ilk aylarından itibaren başından geçen talihsizliklerin üzerine kardeşinin ölümü ve ailevî tatsızlıklar da eklenince, birgün evinden aldığı tüfekle bir marketin park alanına arabasını çekti ve orada hayatına son verdi.[2]

İkizlerin arkasından Dr. John Money de çok fazla yaşamadı. 2006 Temmuz’unda Parkinson hastalığının yol açtığı komplikasyonlar sebebiyle 84 yaşında öldü.


***


John Money, ardında iki ceset, bir perişan aile ve kötü bir nâmın yanı sıra, feminizm için servet değerinde bir miras daha bıraktı: “gender” kelimesi.

Bu kelime, Money’den önce “cinsiyet” anlamında pek kullanılmaz, ancak kelimelerdeki erkeklik ve dişiliği (müzekker veya müennes olma hali) ifade edecek şekilde kullanılırdı. Money bu kelimeyi “sex” kelimesine alternatif olarak kullanılır hale getirdi. Bu sayede, konuyu kesin bir gerçek olan biyolojik cinsiyetten ayırarak tartışılabilir bir alana çekmiş oldu. Feministler de hiç gecikmeden bu temelin üzerine, toplumsal hayatta her iki cinsin eşitliğini savunan “social gender” (toplumsal cinsiyet) binasını diktiler.

Her ne kadar Dr. Money’nin ahlâksız deneyi erkek ve kadınların yaratılışta asla eşit olmadıkları gerçeğini ortaya çıkardı ise de, feministler bu evrensel ve bilimsel gerçeğe aldırış etmeksizin “toplumsal cinsiyet eşitliği” yalanını savunmaya devam ediyorlar. Ve sonuç da alıyorlar.

Bu sonuçlardan bir tanesi, Türkiye Cumhuriyetinin bizzat hazırlayarak Avrupa Konseyine armağan ettiği “İstanbul Sözleşmesi” adıyla anılan kepazelikler mecmuasını çekincesiz olarak kabul etmesi ve bu belgenin ruhunu teşkil eden “toplumsal cinsiyet eşitliği” masalını toplum hayatının bütün safhalarında hakim hale getirmek için devletin cümle imkân ve kuvvetlerini seferber etmesi şeklinde tecellî etti.

Şimdi ana okullarından üniversitelere kadar her yerde bu masal okutuluyor.

Dr. John Money öldü, ama iki tane cesetle doymayan habis ruhu şimdi aramızda, hepimizi Cehenneme çağırıyor!

İlk yayın tarihi: 24 Ekim 2018


[1] Talihsiz bebek daha sonra iki farklı adla anılacaktır: Brenda ve David. Karışıklığa yol açmaması için bunların her üçünün de hayatının farklı dönemlerinde aynı kişiye ait isimler olduğunu hatırlatalım.

[2] Yazının buraya kadarki kısmına ait bilgiler şu kitaptan özetlenmiştir: John Colapinto, As Nature Made Him: the Boy Who Was Raised as a Girl (e-book), New York, Harper Perennial.


 


“Toplumsal Cinsiyetten Toplumsal Cinnete” adlı kitaptan alınmıştır. Kitaba şu adresten erişebilirsiniz:

https://www.kitapyurdu.com/kitap/toplumsal-cinsiyetten-toplumsal-cinnete/511945.html&filter_name=toplumsal%20cinsiyetten%20toplumsal%20cinnete

 

 

30 Haziran 2022 Perşembe

Resulullah, komşusunun davetine niçin "Hayır" dedi?


   

Resulullah Efendimiz (s.a.v.) kimsenin davetini geri çevirmez; kim çağırırsa, ayırım yapmaksızın icabet eder ve davet sahibinin hatırını kırmazdı.

Fakat bir defasında komşusunun ısrarlı davetini ısrarla reddetti. Sonunda tatlıya bağlanan bu hadiseyi, Resulullahın hizmetinde bulunan Enes bin Malik’ten (r.a.) dinliyoruz:

***

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor:

Resulullahın (s.a.v.) çok güzel çorba pişiren Farisî bir komşusu vardı. Bu adam birgün Resulullah için özene bezene bir sofra hazırladıktan sonra gelip onu yemeğe davet etti.

Resulullah, Aişe validemizi (r.a.) gösterip “Bu da gelecek mi?” diye sordu.

Adam “Hayır” dedi.

Resulullah da “Hayır” dedi.

Daha sonra adam yine dönüp geldi ve Resulullah’ı yemeğe davet etti.

Resulullah “Bu da gelecek mi?” diye sordu.

Adam “Hayır” dedi.

Resulullah da “Hayır” dedi.

Sonra adam bir kere daha dönüp geldi ve Resulullah’ı yemeğe davet etti.

Resulullah “Bu da gelecek mi?” diye sordu.

Adam “Evet” dedi.

Bunun üzerine Resulullah ile Aişe validemiz kalkarak adamla beraber onun evine gittiler.

Müslim, Eşribe: 139

28 Haziran 2022 Salı

İnsan ve müzik


  
Göz bakmak, kulak işitmek, dil konuşmak için verildiğine göre, müzik yeteneği de kullanılmak üzere verilmiştir. Ancak müziğe sadece bir eğlence olarak bakan dar telâkkiler bu gerçeği görmemizi engelliyor.

ÜMİT ŞİMŞEK
 

İnsanın en akıl almaz yönlerinden birisi konuşma ise, onun kadar esrarlı bir başka yeteneği de müzikle ilgili olanıdır. Birbirinden farklı sesler nasıl anlam yüklü kelimelere dönüşür? Kelimelerden nasıl cümleler kurulur? Sonra bu cümleler, kelimeler, anlamlar nasıl çözülür? Bunlar ve bunlara bağlı yüzlerce soru, tıpkı yüzyıllar öncesi gibi, bugün de bilime meydan okumaya devam eden muammâlar arasında yer alıyor. Müziğin durumu da hemen hemen aynıdır:

Melodiler de, tıpkı kelimeler ve cümleler gibi, ayrı ayrı seslerden yapılır. Bu sesler, tek başlarına dinlendiği takdirde, sadece birer ses olarak kalırlar, o kadar – bir taşın yere düşmesi, kapıya tokmağın vurulması gibi bir ses. Ne var ki, bir âhenk içinde dizildikleri zaman, arka arkaya gelen seslerin toplamından çıkan bir melodi vardır ki, bunun müzik olarak algılanması, konuşmanın algılanmasından aşağı kalır bir mucize değildir. Son yılların araştırmaları, bu konuda iki önemli gerçeği ortaya çıkarmıştır:

Birincisi: İnsan beyni gibi kâinatın en muhteşem eserinin bir bölgesi, özel olarak, müziği algılamakla görevlidir. Sesler, bu bölgede gördükleri işlem sonucunda bir bütün olarak algılanmakta ve ortaya çıkan melodi çözülebilmektedir.

İkincisi: Bu bölge, insan hayatının ilk aylarından itibaren faaliyettedir. Yapılan deneyler, bebeklerin çok erken çağlarda iken müziği algılayabildiğini göstermiştir. Bir başka deyişle, insan, konuşmadan çok önce, müzik dinlemeyi öğrenmektedir.

Bu iki gözlem de, bizi, insanın yaratılışında müziğin özel bir yeri olduğu sonucuna ulaştırır. Göz bakmak, kulak işitmek, dil konuşmak için verildiğine göre, müzik yeteneği de kullanılmak üzere verilmiştir. “Müzik haram mıdır?” sorusuna cevap olarak Mevlânâ’ya atfedilen “Eşeklere haramdır” sözü bu hakikate işaret etmektedir. Eğer insanın yaratılışına böyle bir yetenek yerleştirilmiş olmasaydı, eşekler gibi, ona da müziğin fıtrî şeriat tarafından haram edilmiş olduğunu söyleyebilirdik. Fakat yeteneğin varlığı, onu iki yükümlülükle karşı karşıya getirmektedir: (1) kullanmak, (2) yerinde kullanmak. Ne çare ki, önyargı ve alışkanlıklar, bu yükümlülüklerin farkına varmayı güçleştiriyor.

Müzik konusunda insanları en ziyade yanıltan şey, bunun eğlence olarak görülmesidir. Dinî açıdan incelendiğinde, müzik, çoğunlukla “eğlence” başlığı altında ele alınır ve hüküm buna göre verilir. Zamanımızın yaygın anlayışı da bu yöndedir. Hattâ durum eğlenceyi de bir hayli aşmış sayılabilir. Müzik deyince, hoplatan, zıplatan, etrafı gürültüye boğan, insanı oyalayarak düşünceleriyle veya gerçek hayatla baş başa kalmaktan alıkoyan ve bağımlılık yapan yüksek volümlü sesler akla gelmektedir. Bu durumda, müziği incelemek için, önce, onun ne olmadığı konusuna açıklık getirmek gerekiyor.

Eğlence ile müzik arasında bir ilişki vardır; ancak bu ilişki ayniyet mertebesinde değildir. Yani, müziğin eğlence aracı olarak kullanıldığı durumlar da vardır; sırf eğlence olsun diye yapılan müzik de vardır; ancak bu durum, her türlü müziği ve müziğin her türlü icrâsını eğlence kapsamına sokmaz. Itrî’nin Bayram Tekbiri veya Salât-ı Ümmiyesi bir yana, meselâ çağdaş bestekârlardan Cevdet Çağla’nın hiçbir dinî motif içermeyen herhangi bir eserinin dahi bir eğlence meclisinde icra edildiğini tasavvur etmek mümkün değildir. Faraza birisi bunu zorla yapacak olsa, o eser, her haliyle, kendisinin oraya ait olmadığını haykıracaktır. Tek başına şu vâkıa bile, insanın manevî yapısı ile müzik arasında yüce ve gizemli bir ilişkinin bulunduğunu göstermeye yeter.

Bu ilişkinin anlamını çözecek olan tek birşey varsa, o da, insanın yaratılış amacıdır. Bunun dışındaki hiçbir şey insanın müzik yeteneğini açıklayamaz. Hele evrim efsaneleriyle müzik hiç açıklanmaz; çünkü ne evrim, ne de onun dayandığı mutasyon ve tesadüf gibi şeyler müzikten anlamaz. Ancak insanın bütün varlığıyla bir kulluk görevini yerine getirmek, daha doğrusu, kâinattaki bütün kulların tesbihat ve ibadetlerine tercüman olmak üzere yaratıldığını dikkate aldığımız zaman, insan ile müzik arasındaki ilişkinin aydınlanmaya başladığını görebiliriz. Çünkü tıpkı konuşma gibi, tıpkı insanın diğer sanat yetenekleri gibi, müzik de bir ifade aracıdır, üstelik soyut ve en üst seviyede bir ifade aracıdır. Hattâ denebilir ki, sözlerin yetmediği, dilin anlatmakta âciz kaldığı şeyleri “dile getirmek” için insana böyle bir lisan ihsan edilmiştir. Bütün dünyada müziğin mâbedlerde yeşermiş olması, bu hakikatin bir şahididir.

Bediüzzaman, sanatı, “ruhtaki manevî güzelliğin, ilim vasıtasıyla eserde tezahür etmesi” şeklinde tanımlar. Müziğin yeri ve anlamı işte bu tanımda saklıdır. Bu, aynı zamanda, müzik olarak nitelenmeye lâyık olan eserde aranacak şartları da ortaya koymaktadır:

Herşeyden önce, müzik, ruhtaki bir olgunluğun, soyut bir manevî güzelliğin bir yansıması, bir tercümesi demektir. İnsanın, müzikten söz edebilmesi yahut müzik ihtiyacını hissedebilmesi için, önce ruhanî bir olgunluğu tatmış olması ve kabına sığmayıp taşmak isteyen bir güzellik dalgasını içinde hissetmesi gerekir. (Zamanımızda “müzik” adı verilen gürültülerin neyi yansıttığı şimdi daha iyi anlaşılmıyor mu? İçi boşaltılmış ruhlar daha iyi müzik yapamıyor, ama daha fazla gürültü çıkarıyor!)

İkinci olarak, her sanat dalı gibi, müziğin de temelde bir ilim meselesi olduğunu dikkate almalıyız. Müzik demek, sadece basit bir ses bilgisi ile bir enstrüman çalma becerisi demek değildir. Eğlence için bu kadarı yetebilir; ancak sanat olarak düşünüldüğünde ve yaratılış amacına yönlendirilmek istendiğinde, müzik için bundan çok daha fazlasına ihtiyaç vardır.

Ne yazık ki, zamanımızın tüketim anlayışı, bir rant aracı olma istidadında gördüğü herşeyi pençesine alıyor ve içinden ruhunu çekip bir tarafa attıktan sonra, kalan posayı allayıp pullayarak bize pazarlıyor. Her çeşit müzik, hattâ dinî müzik de bundan payını almakta çok gecikmedi. Bize kalırsa, müziğin en ziyade korkulması gereken türü işte budur. Din ile ilişkisi, güftesinde birtakım dinî kavramların kullanılmış olmasından öteye geçemeyen bu ucuz ve çirkin müzik türü etrafta rağbet buldukça, konuyla ilgili ciddî bir birikimi olmayan insanlar, aradıkları şeyin bu olduğu yanılgısına düşebiliyor ve ruhlarındaki kıpırdanışların bu tür müziklerle ifade edilebildiğini sanıyorlar. Sanat kaygısından ve ciddiyetten uzak, slogancılığa ve tüketime yakın bu tür müziğin, özellikle genç nesiller üzerindeki tahribatı asla küçümsenmemelidir. Çünkü müzik ile ruh arasındaki ilişki iki yönlüdür: Eğer ruhun olgunluğu ve manevî güzelliği müzikte yansıma imkânı bulamazsa, bu defa müzik adı verilen şeyin yansımaları ruhta görülmeye başlar.

Bir sanat olarak müzikten söz edilecekse, önce onu vücuda getirecek ve icra edecek ruhların inşa edilmesi ve tahripçi etkilerden özenle korunması gerekir. Bize emanet edilmiş olan böylesine önemli bir yeteneğin böyle bir fiyatı vardır.


26 Haziran 2022 Pazar

Kur'an'dan üç maddelik bir yol haritası


 En'am suresinin 50-51. âyetlerini okuduğumuz 356. Kur'an Buluşmasının özeti ve video kaydı

   

Fani dünyanın değerleri ile bâki âlemin değerleri arasındaki farklılıklar ve bu farklılıklar sebebiyle peygamberlere ve din büyüklerine yakıştırılan insanüstü özellikler, Haziran ayı Kur’an Buluşmasının ana konusunu teşkil ediyordu.

Bu farklılıkların ortaya çıkardığı tehlikeler karşısında bocalamamak için ise Kur’ân-ı Kerim bize üç maddelik bir yol haritası sunuyordu.

Yaz döneminin ilk dersi olarak 25 Haziran Cumartesi sabahı yayınlanan 356. Ku’an Buluşmasında, En’âm sûrelerinin şu mealdeki 50-51. âyetlerini okuduk:

De ki: Ben size “Allah’ın hazineleri benim yanımda” veya “Ben gaybı bilirim” demiyorum. “Ben bir meleğim” de demiyorum. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. “Kör ile gören bir olur mu?” de. Hiç düşünmüyor musunuz?

Rablerinin huzuruna çıkarılmaktan korkan ve Ondan başka bir velîsi yahut şefaatçisi olmayan kimseleri sen bu Kur’ân ile uyar; olur ki sakınırlar.

Bu âyetlerle ilgili olarak yaptığımız değerlendirmelerde başlıca şu tesbitler ön plana çıktı:

  • Peygamberler ve onların irşadları hakkında insanları yanılgıya düşüren en önemli sebeplerden birisi, dünya hayatının değerleri ile Allah katındaki değerleri birbirine karıştırmalarıdır. Dünya hayatında bir insana itibar kazandıran servet, nüfuz, iktidar, ihtişam, şatafat gibi şeyleri peygamberlerde ve onlara tâbi olanlarda bulamayınca, onların Allah katında da itibar sahibi olamayacaklarını zannederler.
  • Okuduğumuz âyetlerde peygamberlerin elçiliği vurgulanırken, aynı zamanda, kudret ve iradenin bütünüyle Allah’a ait olduğu da hatırlatılmaktadır. Evet, peygamberler Allah katında büyük değer ve şeref sahibi kimselerdir; ancak Allah’ın icraatında hiçbir payları yoktur. Onlar da tıpkı bizim gibi birer beşerdir ve yaratılmış olmak ve Allah’ın emir ve yasaklarına muhatap olmak açısından bizden hiçbir farkları yoktur. Gayb bilgisi de bu cümledendir.
  • İnkârcılar, beşerden bir peygamber gönderilmesini kabul etmiyorlar ve bunu Allah’ın elçiliğini yapacak kimseye yakıştıramıyorlardı. İman ehlinde de zaman zaman bir başka aşırılık görülmekte, onlar da peygamberin elçiliğini kabul etmekle beraber, onun tıpkı bizim gibi bir beşer olmasını gönüllerine sığdıramamakta, ona (meselâ gayba muttali olmak gibi) bazı beşer üstü özellikler yakıştırmak şeklinde bir aşırılığa düşebilmektedirler.
  • Gerçi âyet ve hadislerde bu tür aşırılıklar kesinlikle reddedildiği için işin hakikatini anlatmak – en azından görünüşte – o kadar zor olmasa da, bu defa, peygambere yakıştırılamayan bazı özellikler ona ümmet olan bazı kimselere yakıştırılabilmektedir. Bütün bu aşırılıklarda ortak olan özellik, Allah katında makbul olan kişileri mutlaka beşer statüsünden daha yukarılarda bir makam yakıştırma hevesidir. Oysa bu heveslerin önünü kesmenin yolu basittir:
  • Allah’tan başka kim varsa hepsi kuldur ve kulluk sıfatında eşittir.
  • Gayb bilgisinden bize lâzım olan kısmı Allah tarafından elçileri vasıtasıyla bize bildirilmiştir. Bundan ötesi bizim imtihanımızdır; bütün gücümüzü imtihandan yüz akıyla çıkmaya hasretmeliyiz.
  • Şefaat her ne kadar âyet ve hadislerle sabit olan bir gerçek ise de, bu yolla kurtuluş, kurtuluşun en zor kısmıdır. İmam Gazalî’nin dediği gibi, “Çalış ki şefaate muhtaç olmayasın. Yoksa, işin şefaate kaldığı takdirde gerçekten işin zor demektir.”
Okuduğumuz son âyet ise, bütün bu problemlerin çözüm yolunu üç madde halinde gösteriyordu:
  • Rabbinin huzuruna çıkarılmaktan korkmak.
  • Kendisini azaptan kurtaracak yegâne dost olarak Allah’ı bilmek.
  • Kur’ân ile uyarılmak.

En’âm sûresinin 50-51. âyetlerini okuduğumuz 356. Kur’an Buluşmasının video kaydını buradan izleyebilirsiniz:

https://youtu.be/BL5BwABfHFc

UTESAV organizasyonuyla düzenlenen Kur’an Buluşmaları 2013 yılından beri haftalık olarak devam ediyor. Pandemi önlemlerine kadar MÜSİAD Genel Merkezinde Cumartesi sabahları gerçekleşen Buluşmalar, Mart 2020’den bu yana YouTube’un Erdemli Hayat kanalından yayınlanıyor. Yaz dönemine mahsus olmak üzere, Kur’an Buluşmaları her ayın son Cumartesi günü 07:30-08:30 arasında yayınlanacak.

25 Haziran 2022 Cumartesi

Yeryüzünde bahar

   

Göklerde ve yerde nice âyetler vardır ki, insanlar dönüp bakmaksızın onların yanından geçer giderler.
Yusuf Sûresi, 105

ÜMİT ŞİMŞEK

KOZANIN kapısını çaldı melekler.

“Dışarıda bir âlem var” dediler.

Kelebek kapıyı açtı, dünyaya çıktı.

Çiçekten kanatlarını kuruttu.

Sonra çiçeklere doğru uçtu.

Kelebek kanadının desenleri, o gün akşama kadar binlerce çiçeğin nakışlarıyla öpüştü. İlk defa kullanılan kanatlar ve ilk defa görülen çiçekler, ezelden gelen bir beraberliği kutladı.

Aynı sanatkârın boyasıyla süslenmiş yüzler, aynı rahmetin neş’esiyle çırpan kanatlan ağırladı, misafirlerine aynı kerem çeşmesinden şerbetler sundu.

Yapraklar ve kanatlar semâya açıldı. Melekler, kelebekler­den ve çiçeklerden Arşa dualar taşıdı.

“Bu tohumlan da birer çiçek yap, ey Hâlıkımız!”

“Bu güzel yüzlerle yeryüzünün yüzünü güldür, ey Rabbimiz!”


***


SEMÂDAN Cennete bakan gözler yeryüzüne çevrildi.

“Orada bir âlem var” dediler.

Tek bir dünya bahçesinin dirilişini, bir Cennetin yaratılışı gibi seyrettiler. Toprağın gülüşünü, iskeletlerin giyinişini, tır­tılların kanatlarla süslenişini gördüler. Hava zerrelerinde tesbihatların canlanışını dinlediler. Rahmetin ışık partikülleri, yağmur zerreleri şeklinde cisme bürünüp binlerce bahçeye seller gibi yağışına, hayat kılığında görünüp yapraklar ve ka­natlarla binlerce yerden ordular gibi fışkırışına şahit oldular. Dualarla yükselen ve cevaplarla inen melek ordularının uğultularını kehkeşanlardan işittiler.

O sırada çiçeklerin, kelebeklerin ve meleklerin arasında do­laşan bir kısım insancıklar yıllık enflasyon tahminleriyle uğ­raşıyor, gazeteler ve televizyonlar “dünyanın en önemli ha­berlerini” yetiştirmek için birbirleriyle yanşıyorlardı.

Görünen ve görünmeyen âlemlerin derinliklerinde ise, kâinatın en önemli gelişmeleri ânı ânına izleniyordu:

Yeryüzüne bahar gelmişti.

Toprak haşir müjdesiyle kabarmış, çekirdekler rahmetin şevkiyle çatlamış, kozalar hayat neş’esiyle delinmiş, Yer ve Gökler Rabbinin mühürleri yeryüzü semâsına kanatlarla nakşedilmeye başlamıştı.


***


ÇİÇEKTEN kanatlar, o gün binlerce çiçeğin nakışlarıyla bu­luştu. Resimler çekildi, dualar dinlendi, zikirler kayda geçti.

Günün ışıklarıyla beraber, kayıtlar da başka bir âlemin meclislerine kaldırıldı.

Çiçekler kapandı, kanatlar uykuya daldı.

Ama yarın—

Yarın yine güneş doğacak.

Kelebekler ve çiçekler yine uyanacak.

Melekler yine kozaların kapısını çalacak.

Hergün ve her bahar, bunlar tekrar tekrar yaşanacak.

Sonra, günün birinde, ansızın başka bir güneş doğacak.

İnsanlar bir haşir sabahında uyanacaklar.

Ve dünyanın onca “önemli gelişmeleri” arasında hangi ha­berleri kaçırmış olduklarını anlayacaklar!

— Hayat Meydan Okuyor’dan

22 Haziran 2022 Çarşamba

Huzura ve doyuma giden yol: çalışmak


*

Tüketim uygarlığı insanları az çalışıp çok harcamaya özendirdiği için, bir türlü hayata huzur getiremiyor. Huzurun ve gerçek mânâda doyumun anahtarı ise, kâinatın ve Kur’ân’ın kanunlarına itaatte.


İnsan için ancak çalışmasının karşılığı vardır.
Necm Sûresi, 53:39


ÜMİT ŞİMŞEK


MADDÎ ve manevî hayatımızın her ikisini birden ilgilendiren en kapsamlı kanunlardan biri bu âyet-i kerimede dile getirilmiştir. Kâinatta zaten tüm kapasitesiyle yürürlükte olan bu yasa, eğer kulak verilir ve gereği yerine getirilirse, insanlık âlemi için de huzur ve doyum yolunu açacak bir potansiyele sahiptir. Ne yazık ki, zamanımızın egemen anlayışı, şimdilik bu hakikatin oldukça uzağında görünüyor.

Bu âlem, herkesin ve herşeyin çalıştığı bir âlemdir. Burada canlı veya cansız herşey çalışır. Zerrelerden galaksilere kadar herşey her an çalışmakta ve bu çalışmasının sonunda birşeyler üretmektedir.

Canlılar dünyasında ise bu ilke daha da ayrıntılı ve göz kamaştırıcı işbölümleri şeklinde belirir. Bir karınca yuvası veya bir arı kovanı bu gerçeğin tipik bir nümunesidir. Aslında bu dünyanın kendisi de büyük bir karınca yuvasına benzer; orada bakterilerden balinalara kadar herkesin belirlenmiş bir görevi bulunur ve herkes bu görevi eksiksiz şekilde yerine getirir. Bu gezegen üzerinde soluk alıp vermenin böyle bir fiyatı vardır.

İnsan kendi bedenine baktığı zaman da aynı hakikatle karşılaşacaktır. O bedendeki yüz trilyon hücre, onca hücrenin meydana getirdiği dokular, organlar ve sistemler, gece gündüz demeden faaliyetlerine devam ederler. Eğer bir organ faaliyetine ara verecek olursa, beden de bir süre sonra ona verdiği hizmetleri geri çekmeye başlar. Çünkü bu âlemde olduğu gibi, bu bedende de herkes için ancak çalışmasının karşılığı vardır.

Sağlıklı bir toplum hayatının temelinde de aynı ilke yatar. Eğer bugünün toplumları, eriştikleri o kadar imkânlara rağmen aradıkları huzur ve doyumu bir türlü yakalayamıyorlarsa, bunun en önemli nedenlerinden biri, bu yasanın ihmalinden ibarettir.

“İnsan için ancak çalışmasının karşılığı vardır.” Bu yasa, bir üretim anlayışının ifadesidir ve insan için, bütün kâinatla uyum içinde, üretici bir rol öngörmektedir. Gelin, görün ki, günümüzün uygarlığı bu yaratılış kanununu ters yüz etmiş ve insana tüketici rolünü biçmiştir.

Tüketici rolünü benimseyen bir insanın önünde artık başarılacak hedefler, uğrunda azmedilecek idealler, alın teri dökerek elde edilecek kazançlar, insanlığın hizmetine sunulacak eserler değil; dönülecek köşeler, zahmetsizce erişilecek servet ve şöhretler, zamanın nasıl geçtiğini hissettirmeyecek eğlenceler vardır. Kur’ân’ın ve kâinatın yasalarında asıl olan çalışmadır; dinlenme ve eğlence onun arkasından gelir. Tüketim uygarlığının yasasında ise asıl olan tüketmek ve eğlenmektir; çalışmak gerekse bile ancak bu amaçlar için gerekli olabilir. Eğer hiç zahmetsizce bu hedeflere ulaşılabilecekse niçin olmasın? Nitekim medyanın hergün yüzlerce defa tekrarlayarak insanlara örnek olarak sunduğu hayat tarzları aynen böyle bir hedefi gösteriyor. Eskiden insanlar çalışıp çabalayarak zengin olmuş kimselerin başarı hikâyelerini okurlardı. Şimdi ise emek, yetenek ve beceriden daha başka özellikler sayesinde gündeme oturan, en az emekle en çok paraya kavuşan, az çalışıp çok tüketen ünlülerin hayatlarına dair ayrıntılarla günlerini ve gönüllerini dolduruyorlar. Çalışan insan yerine, eğlenen ve tüketen insan modeli, öylesine zihinlere ve ruhlara nakşedilmiş bulunuyor ki, en dindar olanlarımız bile bu modelin cazibesinden kendisini kurtaramıyor; bu dünyada nasıl bir iz bırakacağını düşünecek yerde, ondan nasıl kâm alacağını düşünerek ömür tüketiyor!

Kâinata meydan okuyan bu anlayışın insanlığa armağanı ise ortada:

Huzurdan ve doyumdan uzak bir hayat.

Belki maddî refah imkânlarından nasibimiz pek çok. Malımız ve paramız her zamankinden fazla. Ama ihtiyaçlarımız da öyle. Bu uygarlık, insana üç şey veriyorsa, karşılığında otuz şeye muhtaç ediyor. İnsanın çalışması bu kadarına yetmeyince, kolay yoldan köşe dönmenin çareleri araştırılmaya başlıyor. Bu ise tüm kâinatta geçerli olan “çalışma” ilkesine temelden ters düşüyor.

İşte, burada, insanın ihtiraslarına gem vuracak ve ona belki kanaat ve tevazu içinde, ama o derece de huzur ve doyum içeren bir hayatı kazandıracak formülü Kur’ân sunuyor:

“İnsan için ancak çalışmasının karşılığı vardır.”

21 Haziran 2022 Salı

Bizi böyle tüketici yaptılar



  

ÜMİT ŞİMŞEK

Her çağın revaçta olan kavram ve anlayışları vardır; bunlar, belirli bir süre hüküm sürer ve sonra yerlerini yeni kavram ve anlayışlara terk ederler. Bu yer değiştirmeler sırasında, iyilerle kötülerin de yer değiştirdiği olur. Bir zamanın iyisi daha sonra gelenler tarafından horlanıp yasa dışı ilân edilebileceği gibi, bir zamanlar kötü telâkki edilen anlayış ve davranışlar da başka bir zamanda genel affa uğrayıp geri dönebilir, hattâ baş tâcı bile edilebilir: “tüketim” kavramında olduğu gibi.

Tüketme fiili ve onun ihtilâtları, insan toplumlarında her zaman bir yer edinmiş olsa da, hiçbir zaman iyi bir şöhret sahibi olmamıştı. Hemen hemen her çağda ve her toplumda, bu kavramın zıddı olan üretim üstün bir değer olarak kabul görmüş; tüketim ise, üretileni ortadan kaldırmak, yani bir değer taşıyan ve çoğunlukla bir çaba sonucu ortaya çıkarılan iyi birşeyi yok etmek anlamına geldiği için, zihinlerde hoş çağrışımlar uyandırmamıştır. Zaten lisanımızda daha önceleri “tüketim” yerine “istihlâk” kelimesi kullanılırdı ki, bu kelimenin kökü de “helâk”e dayanmaktaydı. Helâkin ise, yok oluş mânâsına geldiğini ve çoğu zaman felâket anlamını da hissettirecek şekilde kullanıldığını biliyoruz. Yeni dilimizde ise bu fiilin ister ettirgen, ister edilgen hali olsun, bütün çağrışımları, tıpkı helâk gibi, bir yok ediş veya yok oluş, bir tahrip anlamı dile getirmektedir ki, içinde bu fiili barındıran bütün deyimler, daima olumsuzluk bildirecek şekilde düzenlenmişlerdir: gücü tükenmek, ömür tüketmek, sabrı tükenmek, kendini tüketmek, nefes tüketmek, ümidini tüketmek, tükenme tehlikesi, duygusal tükenme gibi. Bu filin olumlu bir anlam kazandığı bir yer varsa, o da, olumsuzluk eki aldığı durumlardır: bitip tükenmeyen güzellikler, tükenmez hazineler, tükenmez kalem gibi.

Gel gelelim, başka kavram ve telâkkilerin başına gelmeyen şey, geride bıraktığımız yüzyıl içinde bu kavramın başına geldi ve bütün çağların kara listesindeki tükenme fiili, aklandı, paklandı ve olumlu fiiller listesine yatay geçiş yaptı. Sonra yeni yerine de razı olmadı, başarı basamaklarını üçer beşer atlayarak listenin başlarında bir yere kondu, oradan modern insanın hayatına yön vermeye başladı. Bunun sonucu olarak, bizi tanımlayan özelliklerimiz arasında mesleğimiz, yaşımız, medenî halimiz gibi, bir de “tüketici” sıfatına sahip olmuş bulunuyoruz.

Tüketim fiili aklanarak Türkçemize farklı bir kapıdan giriş yaptığında, başka pek çok fiili de yerinden etti. Maalesef bu tüketim kurbanı fiillerin sayısı hakkında kesin birşey söyleyecek durumda değiliz; çünkü sayı durmadan artıyor ve yarın hangi kavramın kimvurduya gideceği önceden kestirilemiyor. Beslenme uzmanlarımızın ağzından “Süt için, sebze ve meyve yiyin” gibi sözleri en son ne zaman işittiğimizi hatırlamıyoruz. Artık onlar da modaya uyuyor ve “Süt tüketin; sebze ve meyve tüketme alışkanlığı edinin” diyorlar. Doktor, hastasına hergün bir elma tüketmeyi öğütlüyor. Bulmacalarda içme fiili, “ağız yoluyla akışkan sıvı maddeyi tüketme” şeklinde tanımlanıyor. Ve nihayet, çalışma ve seyahat etme özgürlüğü gibi, tüketme özgürlüğü de insan hakları arasına girerek yerini sağlama aldı.

Böylesine olumlu bir muhtevâya eriştikten sonra, tüketme fiiline sınırları dar gelir oldu ve tüketilemeyen şeyleri de yutacak şekilde yayılmaya başladı. Tükettiklerimizi nasıl olsa tüketiyoruz; tüketemediklerimizi de, onlar hakkındaki niyetimizi bâki tutmak suretiyle, “dayanıklı tüketim maddesi” olarak adlandırıyoruz. Düşünecek olursanız, bu, “canlı ceset,” “diriltilemeyen canlı,” “ısınmamış ateş,” “kuru su” gibi apaçık tezat içeren bir kavram; ama düşünmediğimiz için böyle bir çelişkinin farkına bile varmadan tüketim fiilinin bütün uzak ve yakın, meşru ve gayrımeşru akrabalarıyla birden gül gibi geçinip gidiyoruz. Ve biliyoruz ki, ne kadar dayanıklı olursa olsun, herşey bir tüketim maddesi ve onun önünde de iki seçenekten başkası yok: Ya tükenecek, ya tükenecek…

Bu kelime, evvelce olduğu yerden şimdi bulunduğu yere kendiliğinden geçmediği gibi, doğal bir gelişme sonucunda da gelmedi. Onu oradan buraya dilciler ve edebiyatçılar da taşımadı. Bu küresel değişim, “küreselleşme” kavramının da hayatımıza girmesinden çok önce, dünyanın bütün insanlarını ve bütün lisanlarını kapsayan bir operasyonla gerçekleştirildi. Ve Amerika’da, Avrupa’da, Afrika’da, Asya’da, uzak-yakın, gelişmiş-gelişmemiş, dost-düşman kim varsa, hepsi birden bu ortak sıfatı benimsedi—tabii, bu sıfatla beraber, kendilerine gösterilen hedefi de! Özetle:

Bazı insanların ellerinde satılacak malları vardı; ancak insanlar bunları almakta isteksizdi veya imkânları kısıtlıydı. Onlar da mallarını satmak için, dünyanın geri kalan kısmını, tüketmenin iyi birşey olduğuna inandırdılar.

— Sade Hayat’tan alınmıştır.


  

https://www.kitapyurdu.com/kitap/sade-hayat/388018.html


19 Haziran 2022 Pazar

Kokuların dünyası


 

ÜMİT ŞİMŞEK

KOKU, hayatın en esrarengiz gerçeklerinden biridir. O âleme girdiğinizde, ışıktan daha gizemli, uzak galaksilerden daha bilinmez, atom-altı parçacıklarından daha saklı bir dünyada bulursunuz kendinizi.

“Koku nedir?” diye sorsanız, bilim bir yığın koku molekülünün formülünü önünüze serer, ama kokuyu tarif edemez.

O binlerce koku formülünün basit bir “sınıflandırılmasını” isteyecek olsanız, ışık tayfında renkleri tek tek sayan, gökte yıldızları ve yerde zerreleri kataloglara geçiren bilim öylece kalır da ana kokuların dört tane mi, yoksa kırk tane mi olduğunu ayırt edemez.

İlim, burnunuzdaki koku alıcı hücrelerin milimetrekareye 40 bin tane düştüğünü söyler; ama “Bu hücreler bu kokuları nasıl tanıyor?” diye sormayın sakın. Çünkü bütün yapacağı, birbirinden tamamen farklı yedi sekiz tane teori üretip aralarında zar atarcasına tahmin yürütmekten ibaret kalacaktır.

Milyonlarca canlı türü arasında koku hadisesinin derinlemesine incelendiği türlerin sayısı iki elin parmaklarını geçmez. Ama bu “derinlemesine” incelemenin içinde bile “Nasıl kokluyorlar?” sorusunun cevabı hâlâ yoktur.

Kısacası, kokular âlemi, yirmi birinci yüzyılın bilim dünyasının başlıca cehalet branşları arasında yer alır. Fakat bilgimiz ne kadar az olursa olsun, bir sorunun cevabı, o esrarengiz dünyanın bize bakan yüzünde açıkça yazılıdır:

Kokunun ne önemi var?


***


YERYÜZÜNDEKİ hayat için kokunun hayatî önemi vardır. Hayata kokuşmuş teorilerin arasından bakanlar bile bu gerçeği teslim etmekten kendilerini alamazlar. Çünkü canlı türlerinin büyük çoğunluğunun bu esrarengiz unsur vasıtasıyla dünyayı tanıdığı ve birbirleriyle haberleştiği biliniyor.

Balarısının petek gözleriyle 150 milyon kilometre uzaktan topladığı bilgileri tamamlayan ve işe yarar hale getiren, antenlerine yerleştirilmiş ve büyük çoğunluğu kokuları tanıyacak şekilde düzenlenmiş l milyon ana hücrenin okuduğu bilgiler ve çözdüğü şifrelerdir. Eğer çiçekler kokmasa yahut balarısı koklamayı bilmese, o olağanüstü bal makinesinden bir miligram bal çıkarmaya ne kimsenin gücü yeter, ne de böyle birşey kimsenin aklından geçerdi.

Bundan başka, anların bir de “kovan kokusu” var ki, bir balarısı toplumunun bireylerini birbirine bağlayan ve dünyadaki en göz kamaştırıcı toplumsal düzeni sağlayan sır burada yatar. Bu koku, gelmiş ve gelecek bütün balarısı cemiyetlerinden her birisi için ayrı ayrı takdir edilmiştir; her bir koku formülü, her bir kraliçenin eline, sadece kendi toplumuna mahsus bir şifre olarak verilir ve başka bir an toplumunda bir daha asla tekrarlanmaz.

Arılar gibi, binlerce karınca türünün ve hesaba gelmeyen böcek ve sineklerin sayısız toplulukları, yine kendilerine özgü kokularla birbirlerini tanırlar, yuvalarının ve besin kaynaklarının yollarını işaretlerler, tehlike halinde hava zerrelerini telefon telleri gibi kullanıp koku molekülleriyle birbirlerini alarma geçirirler.

Bir dişi pervanenin parfüm deposu, bir miligramın onda biri kadar kokuyu ancak alır. Fakat o minik depodan birkaç moleküllük bir kokuyu sürünmeyedursun: Kilometrelerce ötedeki yüzlerce erkek pervane o kokuyu alır, tanır ve birkaç saat içinde hepsi birden oraya doluşur! (Bu mesafenin 11 kilometreye kadar çıktığı deneylerle tespit edilmiştir.)

Birçok deniz yaratığında, yumurtaların ve spermlerin birbirinden tamamen bağımsız şekilde, ayrı ayrı hayvanlardan aynı zamanda suya bırakılmasında, yine o yaratıkların kendilerine ait kokuları bir haberci olarak vazife görürler.

Filin bir ağacı kökünden sökecek kadar kuvvetli ve kaba hortumundan en son beklenecek şey, bir tavşan burnunun duyarlılığıdır. Ama su söz konusu olduğunda, filin hortumu tavşanın burnunu da geride bırakır ve iki kilometre uzaktan bir su kaynağının kokusunu alır! Çünkü onun Rabbi, fili o ağır vücuduyla saatlerce su peşinde dolaştırmayacak kadar merhametli olduğu gibi, kokusuz suyu binlerce metreden ona koklatacak kadar hikmetli ve kudretlidir.


*** 


BİR YILAN BALIĞI 800 bin, bir tavşan burnu 100 milyon koku hücresi ister. İkisi de istediğini bulur.

Köpek balığı kanı, balarısı elma çiçeğini, fil suyu koklamak ister. Hepsi de istediğini kilometrelerce uzaktan koklar.

Dişi pervanenin süründüğü parfüm, erkek pervanenin antenlerinde uygun alıcılar ister. Milyonlarca türden sayısız çiçekler, renk renk kokularla çıkardıkları davetiyeleri okuyup anlayacak ve koşup kucaklarına atılacak âşıklar ister. Onlar da istediklerini her zaman bulurlar.

Biz kendi burnumuzla neyi nasıl kokladığınızı bilemezken, sayısız kokular ve sayısız canlılar arasında her an sayısız alışverişler böylece sürer, gider. Sayısız olasılıklar arasından daima en uygun olanları seçilir ve şifreli bir kasa kilidi gibi birbirine uyacak şekilde eşleştirilir. İşte, kokuların esrarengiz dünyasında sınırsız bir iradenin kokusu…


***


O SAYISIZ CANLILARIN içinden sadece bir balarısının antenlerine koku alıcılarını yerleştirmek için yeryüzünün bütün çiçeklerinin bütün kokularını tanımak, hepsinin molekül yapılarını tek tek ayırt etmek, sonra bu çiçekler arasından balarısının çalışmasına uygun olanlarını seçip onlara ait kokuların şifrelerini çözecek sistemleri icad etmek gerekir. İşte, o muammâlarla dolu kokular dünyasında, herşeyi herşeyle beraber gören, bilen ve yapan sınırsız bir ilim ve kudret kokusu…


***


HER BİR BALARISI KOVANI ve her bir karınca yuvası öyle bir koku ister ki, ne gelmiş ve ne de gelecek hiçbir kovanda ve hiçbir yuvada o kokunun bir benzeri bulunmasın. Onu da öyle birisinden ister ki, bütün kovanları ve bütün yuvaları birden görsün, hepsinin kokularını ayrı ayrı versin ve birini diğerine karıştırmasın. İşte, kokuların o harikulâde dünyasında arı kovanları ve karınca yuvaları sayısınca şahitleri olan bir ehadiyet kokusu…


***


 KOKU YAYAN her bir varlık ve koklayan her bir canlı, o sayısız davetiyeleri yerine ulaştıracak postacılar ister. Ve her bir hava ve her bir su zerresi, sanki kâinatın bütün kokularını tek tek tanıyormuşçasına, her bir kokuyu alır, gideceği yere götürür. Bir de bakmışsınız, denizlerden dağlara bulutlar taşıyan, ağızlardan kulaklara kelimeler ulaştıran aynı hava, aynı anda çiçeklerden böceklere kokular taşıyıp durmaktadır. İşte, kokuların ve havanın o mucizelerle dolu âleminde, bir unsuru bütün unsurların hizmetine koşturan bir vahdet kokusu…


***


KOKULAR HAKKINDAKİ cehaletimiz ne kadar derin olursa olsun, onun hakkındaki sorularımızı cevaplandırmakta bilim ne kadar âciz kalırsa kalsın…

Madde ile mânâ arasındaki yerini belirleyemediğimiz ve adetâ molekül cesedini giymiş bir ruh veya nûrânî bir varlık gibi karşımıza çıkan o esrarengiz varlığın bize açık seçik gösterdiği bir tek gerçek var:

Hayat tevhid kokuyor!

17 Haziran 2022 Cuma

Özel hayatın gizliliği


 

Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın..

Hucurat Sûresi, 49:12

ÜMİT ŞİMŞEK

AYETİN metninde “tecessüs” olarak geçen ifade, “araştırmak, yoklamak, dikkat ve çaba harcayarak bilgi edinmeye çalışmak” anlamına geliyor ki, “casus” sözcüğü de bu sözcükle aynı kökten gelir. Kelimenin buradaki anlamı, başkasının gizli hallerini araştırmak; onun açıklanmasından hoşlanmayacağı şeyleri, kusur ve ayıplarını öğrenip ortaya çıkarmaya çalışmak demektir.

Ayet, gayet kısa ve net bir ifadeyle bunu bize kesin şekilde yasaklıyor.

Bu yasağı birtakım sınırlar içinde hapsetmiyor. Birtakım istisnalar getirmiyor. “Şu, şu, konuları araştırmayın” şeklinde seçici bir yasak da getirmiyor.

Toptan bir ifadeyle, mü’minlere, birbirlerinin gizli hallerini araştırmayı yasaklıyor. “Tecessüs etmeyin” diyor ve işi orada bitiriyor!

Bunda, mü’minin Allah katındaki değerini iki ayrı yönden ortaya koyan bir incelik vardır.

Bir defa, bu yasak, hukuku korunmuş olan mü’minin açısından, son derece onurlandırıcı bir iltifat içeriyor. Bu yasağa riayet edilen topluluk içindeki bir mü’minin rahatlığını düşünün:

Her türlü meraklı bakıştan uzak şekilde, alabildiğine bir özgürlük içinde, özel hayatına en küçük bir müdahale endişesi taşımadan yaşamak nasıl birşeydir!

Hangi eşyanın arkasından bir böcek, mikrofon, kameri gibi bir aygıtın çıkacağından kimsenin emin olmadığı bir dünyada böyle bir rahatlığı hayal etmek bize pek zor geliyor. Ama Yüce Allah’ın bir mü’mine lâyık gördüğü hayat aynen bundan ibarettir.

İkinci olarak, bu yasağa muhatap olan mü’min de yine bir iltifata mazhar olmuş demektir. Çünkü bu yasakta, “Sen dedikodu ve tecessüs gibi aşağılık şeylerle ömrünü heba edecek birisi olamazsın” anlamı vardır.

Evet, insanda bir merak duygusu bulunur. Ve her duygu ve yetenek gibi, bu da bir hikmetle insana verilmiştir.

Eğer insan, İlâhî hikmete uygun bir şekilde merakını yerli yerinde kullanacak olursa, o duygu bir anahtar olur, ona bütün ilimlerin kapılarını açar. İnsan onunla göklerin ve yerin sırlarını çözer, kâinatı bir kitap gibi okumayı öğrenir.

Yine merak duygusu sayesinde, insan, kendi istikbali hakkında endişeler taşır ve bu endişeler, onu, hayatına çeki düzen vermeye sevk eder. Ebedî bir âlemde kendisini nasıl bir âkıbetin beklediğini merak etmeyen bir insan, bu dünya hayatına nasıl anlam kazandırabilir?

Merakını ona lâyık hedeflere yönelten ve yerli yerinde kullanan bir insan için, daha başka şeylerin zaten bir çekiciliği yoktur. Hele başkalarının gizli hallerine dair bilgiler, onun merak listesinin en sonunda bile yer almaz. Gelin, görün ki, mü’minlerin merakını bu fıtrî mecrâsından alıkoymak için insan ve cin şeytanlarının başvurmayacağı çare de yoktur. Medyanın durumu bu gerçeğin en büyük şahididir.

Gazete sayfalarını dolduran, televizyon ekranlarını işgal eden bağırtılarla dünyanın en önemli meselesiymiş gibi sunulan sözüm ona haberlerin ne kadarı bu âyetteki yasağın kapsama alanına giriyor, isterseniz bir hesaplayıverin!

Çıkacak sonuç, İslâm toplumları olarak, bu âyette ders verilen üstün ahlâk ile aramızdaki mesafeyi gösterecektir.

İtiraf etmek hoş değil belki; fakat gerçek şu ki, merakımız, peşine düşmesi gereken hedeflerin çok uzaklarında dolaşıyor. Mecrâsından sapmış, hedefini şaşırmış meraklar için ise, tecessüs ayıp olmaktan çıkıyor, bir hayat tarzına dönüşüyor. Böyle bir hayat tarzının egemen olduğu toplumlarda ise, birbirinin gizli hallerini araştıran komşulardan tutun, yurttaşlarının özel hayatlarına müdahale eden devletlere, yahut birbirinin tüm gizliliklerini uydulardan gözleyen ülkelere kadar bütün yaşama alanları, bu düşük ahlâktan nasibini şu veya bu şekilde alıyor.

Gerek şu âyetin açık ve kesin emrini, gerekse Allah Resulü ile Sahâbîlerin bu konudaki uygulamalarını önümüze koyduğumuzda ise, şu zamanın anlayışından 14 asır geride değil, belki binlerce sene ileride bir medeniyet seviyesiyle kendimizi karşı karşıya buluyoruz. Ve öyle bir seviyede bir hayatın bu dünya üzerinde gerçekten yaşanmış olduğuna inanmak bize zor geliyor.

Düşünün ki, Hz. Peygamberin “Şeytan senden korkar” hitabına mazhar olmuş bir Hz. Ömer, halifeliğinde bir adamı evi içinde içki içerken yakaladığı zaman, adam ona “Sen tecessüs ederek âyete aykırı hareket ettin” cevabını veriyor ve ondan sonra Hz. Ömer’e, adamla helâlleşerek geri dönmek düşüyor. Hz. Peygamberin terbiyesi altında yetişmiş ve tefsir ilminin bir temel direği olmuş İbni Mesud Hazretlerine de birisini getirip “İşte bu sakalından şarap damlayan adam” dedikleri zaman, o, durumu tahkik etmeye bile ihtiyaç duymadan, “Biz başkalarının kusurlarını araştırmaktan men edildik” cevabıyla meseleyi noktalıyor.

Günümüzün egemen anlayışlarına ne kadar uzak düşerse düşsün, bir mü’min için örnek alınacak davranışlar, elbette ki bunlardan ibarettir. Bir mü’min, herşeyden önce, bu konuda Rabbinin kendisine vermiş olduğu değeri düşünmelidir. Bu öyle yüksek bir değerdir ki, onun herhangi bir şekilde ihlâli, Allah tarafından gelecek “misliyle ceza” sonucunu doğurmaktadır. Peygamber Efendimiz, “Müslümanların gizli hallerini araştıran kimsenin ayıplarını Allah’ın ortaya çıkaracağını ve onu evinde bile rezil edeceğini” haber vermiştir.[1]

Bu yasağın bir tarafında başkalarının gizliliklerini araştırmamak var ise, diğer tarafında da, bir mü’min olarak, kendi özel hayatımızın İlâhî güvence altına alınmış olması gibi bir lütuf vardır.

[1] Ebû Dâvud, Edeb: 35.

Bu yazıya ait video kaydını buradan izleyebilirsiniz:

https://youtu.be/4XZF3mMMeek

16 Haziran 2022 Perşembe

Dağ dağa kavuşunca

  

 ÜMİT ŞİMŞEK
 

Bir koca gezegen, milyarlarca yıl boyunca şekilden şekle girer.

Yüzü bir deriyle kaplanır, tıpkı bir insan siması gibi.

Kıt’alar kayar çağlar boyunca. Birbirine sürtünür.

Kıvrımlar ortaya çıkar gezegenin yüzünde.

Ve heybetli dağlar vücuda gelir.

Kayalar birer kazık gibi çakılır yerkabuğuna.

Alevden bir deniz üstünde yüzen yerkabuğu onunla dengelenir.

İnsan onlara bakar, heybet ve haşmeti seyreder.

 

***

 

Heybetli dağlar öylece kalmaz yerinde.

Üzerlerinde bir âlem kurulur.

Kayalar ufalanır, Rabbinin emriyle. Toprak olur.

Toprak da bir âlem olur yine Onun emriyle.

Üstünde narin çiçekler ve heybetli ağaçlar biter.

Dağlar canlanır üstünde bitenlerle.

Ve bir heybet, binlerce güzelliğe bürünür.

 

*** 

 

Yerdekilerin benzeri, gökte de eksik olmaz.

Görünmez zerrecikler, heybetli dağlara dönüşür gözler önünde.

Bir zerre, bir zerre daha, bir zerre daha derken, görünmezler, görünür hale gelir.

Adeta hiçten çıkar bulutlar.

Toplanırlar, birleşirler, ayrılırlar, parçalanırlar.

Birkaç saat içinde dağlar kurulur, dağlar yıkılır göklerde.

Ve dağlar yürür bir diyardan diğerine.

 

***

 

Sonra dağlar dağlarla buluşur.

Semanın dağları, yerdeki dağların başına çöker.

Bir heybet, bir başka heybete bürünür.

Yerin aksi gökte, göğünki yerde seyredilir.

Aynı san’atın eserini sergiler ikisi birden.

 

***

 

Dağlar gelip geçer.

Biri, yerle beraber uçar uzayın derinliklerinde.

Diğeri, yerin üstünde uçar.

Uçarken nice dağların üstünde konaklar.

Nice tablolar çizilir her an yerin yüzünde ve uzayın derinliklerinde.

Tablolar, bir haşmet ve heybet içinde bir rahmeti müjdeler.

Ve bir münezzeh güzellikten haber verir o esrarlı heybet içinde.

 

Sen dağları görür, yerinde duruyor sanırsın. Oysa onlar bulutların geçişi gibi geçip gitmektedirler. Herşeyi sapasağlam yaratan Allah’ın san’atıdır bu. Şüphesiz ki O sizin işlediklerinizden de haberdardır.
Neml Sûresi, 88