SON EKLENENLER
latest

Güncel

Güncel

468x60

randomposts3

NOT DEFTERİ

Not defteri/block-4/

HAYATIN İÇİNDEN

Hayatın içinden/block-1

Kur'an Buluşmaları

Kur'an Buluşmaları/block-4/

Kur'an

Kur'an/block-2

Sünnet

Hadis-Sünnet/block-2

Tefekkür

Tefekkür/block-3

Kültür-Sanat

Kültür-Sanat/block-7

BASINDA

Basın/block-8

KİTAPLARDAN

Kitaplar/block-9

YAZI TEKNİKLERİ

Yazı teknikleri/block-8

DOĞRU YAZALIM

Doğru yazıp doğru konuşalım/block-9

SON YAZILAR

26 Haziran 2022 Pazar

Kur'an'dan üç maddelik bir yol haritası


 En'am suresinin 50-51. âyetlerini okuduğumuz 356. Kur'an Buluşmasının özeti ve video kaydı

   

Fani dünyanın değerleri ile bâki âlemin değerleri arasındaki farklılıklar ve bu farklılıklar sebebiyle peygamberlere ve din büyüklerine yakıştırılan insanüstü özellikler, Haziran ayı Kur’an Buluşmasının ana konusunu teşkil ediyordu.

Bu farklılıkların ortaya çıkardığı tehlikeler karşısında bocalamamak için ise Kur’ân-ı Kerim bize üç maddelik bir yol haritası sunuyordu.

Yaz döneminin ilk dersi olarak 25 Haziran Cumartesi sabahı yayınlanan 356. Ku’an Buluşmasında, En’âm sûrelerinin şu mealdeki 50-51. âyetlerini okuduk:

De ki: Ben size “Allah’ın hazineleri benim yanımda” veya “Ben gaybı bilirim” demiyorum. “Ben bir meleğim” de demiyorum. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. “Kör ile gören bir olur mu?” de. Hiç düşünmüyor musunuz?

Rablerinin huzuruna çıkarılmaktan korkan ve Ondan başka bir velîsi yahut şefaatçisi olmayan kimseleri sen bu Kur’ân ile uyar; olur ki sakınırlar.

Bu âyetlerle ilgili olarak yaptığımız değerlendirmelerde başlıca şu tesbitler ön plana çıktı:

  • Peygamberler ve onların irşadları hakkında insanları yanılgıya düşüren en önemli sebeplerden birisi, dünya hayatının değerleri ile Allah katındaki değerleri birbirine karıştırmalarıdır. Dünya hayatında bir insana itibar kazandıran servet, nüfuz, iktidar, ihtişam, şatafat gibi şeyleri peygamberlerde ve onlara tâbi olanlarda bulamayınca, onların Allah katında da itibar sahibi olamayacaklarını zannederler.
  • Okuduğumuz âyetlerde peygamberlerin elçiliği vurgulanırken, aynı zamanda, kudret ve iradenin bütünüyle Allah’a ait olduğu da hatırlatılmaktadır. Evet, peygamberler Allah katında büyük değer ve şeref sahibi kimselerdir; ancak Allah’ın icraatında hiçbir payları yoktur. Onlar da tıpkı bizim gibi birer beşerdir ve yaratılmış olmak ve Allah’ın emir ve yasaklarına muhatap olmak açısından bizden hiçbir farkları yoktur. Gayb bilgisi de bu cümledendir.
  • İnkârcılar, beşerden bir peygamber gönderilmesini kabul etmiyorlar ve bunu Allah’ın elçiliğini yapacak kimseye yakıştıramıyorlardı. İman ehlinde de zaman zaman bir başka aşırılık görülmekte, onlar da peygamberin elçiliğini kabul etmekle beraber, onun tıpkı bizim gibi bir beşer olmasını gönüllerine sığdıramamakta, ona (meselâ gayba muttali olmak gibi) bazı beşer üstü özellikler yakıştırmak şeklinde bir aşırılığa düşebilmektedirler.
  • Gerçi âyet ve hadislerde bu tür aşırılıklar kesinlikle reddedildiği için işin hakikatini anlatmak – en azından görünüşte – o kadar zor olmasa da, bu defa, peygambere yakıştırılamayan bazı özellikler ona ümmet olan bazı kimselere yakıştırılabilmektedir. Bütün bu aşırılıklarda ortak olan özellik, Allah katında makbul olan kişileri mutlaka beşer statüsünden daha yukarılarda bir makam yakıştırma hevesidir. Oysa bu heveslerin önünü kesmenin yolu basittir:
  • Allah’tan başka kim varsa hepsi kuldur ve kulluk sıfatında eşittir.
  • Gayb bilgisinden bize lâzım olan kısmı Allah tarafından elçileri vasıtasıyla bize bildirilmiştir. Bundan ötesi bizim imtihanımızdır; bütün gücümüzü imtihandan yüz akıyla çıkmaya hasretmeliyiz.
  • Şefaat her ne kadar âyet ve hadislerle sabit olan bir gerçek ise de, bu yolla kurtuluş, kurtuluşun en zor kısmıdır. İmam Gazalî’nin dediği gibi, “Çalış ki şefaate muhtaç olmayasın. Yoksa, işin şefaate kaldığı takdirde gerçekten işin zor demektir.”
Okuduğumuz son âyet ise, bütün bu problemlerin çözüm yolunu üç madde halinde gösteriyordu:
  • Rabbinin huzuruna çıkarılmaktan korkmak.
  • Kendisini azaptan kurtaracak yegâne dost olarak Allah’ı bilmek.
  • Kur’ân ile uyarılmak.

En’âm sûresinin 50-51. âyetlerini okuduğumuz 356. Kur’an Buluşmasının video kaydını buradan izleyebilirsiniz:

https://youtu.be/BL5BwABfHFc

UTESAV organizasyonuyla düzenlenen Kur’an Buluşmaları 2013 yılından beri haftalık olarak devam ediyor. Pandemi önlemlerine kadar MÜSİAD Genel Merkezinde Cumartesi sabahları gerçekleşen Buluşmalar, Mart 2020’den bu yana YouTube’un Erdemli Hayat kanalından yayınlanıyor. Yaz dönemine mahsus olmak üzere, Kur’an Buluşmaları her ayın son Cumartesi günü 07:30-08:30 arasında yayınlanacak.

25 Haziran 2022 Cumartesi

Yeryüzünde bahar

   

Göklerde ve yerde nice âyetler vardır ki, insanlar dönüp bakmaksızın onların yanından geçer giderler.
Yusuf Sûresi, 105

ÜMİT ŞİMŞEK

KOZANIN kapısını çaldı melekler.

“Dışarıda bir âlem var” dediler.

Kelebek kapıyı açtı, dünyaya çıktı.

Çiçekten kanatlarını kuruttu.

Sonra çiçeklere doğru uçtu.

Kelebek kanadının desenleri, o gün akşama kadar binlerce çiçeğin nakışlarıyla öpüştü. İlk defa kullanılan kanatlar ve ilk defa görülen çiçekler, ezelden gelen bir beraberliği kutladı.

Aynı sanatkârın boyasıyla süslenmiş yüzler, aynı rahmetin neş’esiyle çırpan kanatlan ağırladı, misafirlerine aynı kerem çeşmesinden şerbetler sundu.

Yapraklar ve kanatlar semâya açıldı. Melekler, kelebekler­den ve çiçeklerden Arşa dualar taşıdı.

“Bu tohumlan da birer çiçek yap, ey Hâlıkımız!”

“Bu güzel yüzlerle yeryüzünün yüzünü güldür, ey Rabbimiz!”


***


SEMÂDAN Cennete bakan gözler yeryüzüne çevrildi.

“Orada bir âlem var” dediler.

Tek bir dünya bahçesinin dirilişini, bir Cennetin yaratılışı gibi seyrettiler. Toprağın gülüşünü, iskeletlerin giyinişini, tır­tılların kanatlarla süslenişini gördüler. Hava zerrelerinde tesbihatların canlanışını dinlediler. Rahmetin ışık partikülleri, yağmur zerreleri şeklinde cisme bürünüp binlerce bahçeye seller gibi yağışına, hayat kılığında görünüp yapraklar ve ka­natlarla binlerce yerden ordular gibi fışkırışına şahit oldular. Dualarla yükselen ve cevaplarla inen melek ordularının uğultularını kehkeşanlardan işittiler.

O sırada çiçeklerin, kelebeklerin ve meleklerin arasında do­laşan bir kısım insancıklar yıllık enflasyon tahminleriyle uğ­raşıyor, gazeteler ve televizyonlar “dünyanın en önemli ha­berlerini” yetiştirmek için birbirleriyle yanşıyorlardı.

Görünen ve görünmeyen âlemlerin derinliklerinde ise, kâinatın en önemli gelişmeleri ânı ânına izleniyordu:

Yeryüzüne bahar gelmişti.

Toprak haşir müjdesiyle kabarmış, çekirdekler rahmetin şevkiyle çatlamış, kozalar hayat neş’esiyle delinmiş, Yer ve Gökler Rabbinin mühürleri yeryüzü semâsına kanatlarla nakşedilmeye başlamıştı.


***


ÇİÇEKTEN kanatlar, o gün binlerce çiçeğin nakışlarıyla bu­luştu. Resimler çekildi, dualar dinlendi, zikirler kayda geçti.

Günün ışıklarıyla beraber, kayıtlar da başka bir âlemin meclislerine kaldırıldı.

Çiçekler kapandı, kanatlar uykuya daldı.

Ama yarın—

Yarın yine güneş doğacak.

Kelebekler ve çiçekler yine uyanacak.

Melekler yine kozaların kapısını çalacak.

Hergün ve her bahar, bunlar tekrar tekrar yaşanacak.

Sonra, günün birinde, ansızın başka bir güneş doğacak.

İnsanlar bir haşir sabahında uyanacaklar.

Ve dünyanın onca “önemli gelişmeleri” arasında hangi ha­berleri kaçırmış olduklarını anlayacaklar!

— Hayat Meydan Okuyor’dan

22 Haziran 2022 Çarşamba

Huzura ve doyuma giden yol: çalışmak


*

Tüketim uygarlığı insanları az çalışıp çok harcamaya özendirdiği için, bir türlü hayata huzur getiremiyor. Huzurun ve gerçek mânâda doyumun anahtarı ise, kâinatın ve Kur’ân’ın kanunlarına itaatte.


İnsan için ancak çalışmasının karşılığı vardır.
Necm Sûresi, 53:39


ÜMİT ŞİMŞEK


MADDÎ ve manevî hayatımızın her ikisini birden ilgilendiren en kapsamlı kanunlardan biri bu âyet-i kerimede dile getirilmiştir. Kâinatta zaten tüm kapasitesiyle yürürlükte olan bu yasa, eğer kulak verilir ve gereği yerine getirilirse, insanlık âlemi için de huzur ve doyum yolunu açacak bir potansiyele sahiptir. Ne yazık ki, zamanımızın egemen anlayışı, şimdilik bu hakikatin oldukça uzağında görünüyor.

Bu âlem, herkesin ve herşeyin çalıştığı bir âlemdir. Burada canlı veya cansız herşey çalışır. Zerrelerden galaksilere kadar herşey her an çalışmakta ve bu çalışmasının sonunda birşeyler üretmektedir.

Canlılar dünyasında ise bu ilke daha da ayrıntılı ve göz kamaştırıcı işbölümleri şeklinde belirir. Bir karınca yuvası veya bir arı kovanı bu gerçeğin tipik bir nümunesidir. Aslında bu dünyanın kendisi de büyük bir karınca yuvasına benzer; orada bakterilerden balinalara kadar herkesin belirlenmiş bir görevi bulunur ve herkes bu görevi eksiksiz şekilde yerine getirir. Bu gezegen üzerinde soluk alıp vermenin böyle bir fiyatı vardır.

İnsan kendi bedenine baktığı zaman da aynı hakikatle karşılaşacaktır. O bedendeki yüz trilyon hücre, onca hücrenin meydana getirdiği dokular, organlar ve sistemler, gece gündüz demeden faaliyetlerine devam ederler. Eğer bir organ faaliyetine ara verecek olursa, beden de bir süre sonra ona verdiği hizmetleri geri çekmeye başlar. Çünkü bu âlemde olduğu gibi, bu bedende de herkes için ancak çalışmasının karşılığı vardır.

Sağlıklı bir toplum hayatının temelinde de aynı ilke yatar. Eğer bugünün toplumları, eriştikleri o kadar imkânlara rağmen aradıkları huzur ve doyumu bir türlü yakalayamıyorlarsa, bunun en önemli nedenlerinden biri, bu yasanın ihmalinden ibarettir.

“İnsan için ancak çalışmasının karşılığı vardır.” Bu yasa, bir üretim anlayışının ifadesidir ve insan için, bütün kâinatla uyum içinde, üretici bir rol öngörmektedir. Gelin, görün ki, günümüzün uygarlığı bu yaratılış kanununu ters yüz etmiş ve insana tüketici rolünü biçmiştir.

Tüketici rolünü benimseyen bir insanın önünde artık başarılacak hedefler, uğrunda azmedilecek idealler, alın teri dökerek elde edilecek kazançlar, insanlığın hizmetine sunulacak eserler değil; dönülecek köşeler, zahmetsizce erişilecek servet ve şöhretler, zamanın nasıl geçtiğini hissettirmeyecek eğlenceler vardır. Kur’ân’ın ve kâinatın yasalarında asıl olan çalışmadır; dinlenme ve eğlence onun arkasından gelir. Tüketim uygarlığının yasasında ise asıl olan tüketmek ve eğlenmektir; çalışmak gerekse bile ancak bu amaçlar için gerekli olabilir. Eğer hiç zahmetsizce bu hedeflere ulaşılabilecekse niçin olmasın? Nitekim medyanın hergün yüzlerce defa tekrarlayarak insanlara örnek olarak sunduğu hayat tarzları aynen böyle bir hedefi gösteriyor. Eskiden insanlar çalışıp çabalayarak zengin olmuş kimselerin başarı hikâyelerini okurlardı. Şimdi ise emek, yetenek ve beceriden daha başka özellikler sayesinde gündeme oturan, en az emekle en çok paraya kavuşan, az çalışıp çok tüketen ünlülerin hayatlarına dair ayrıntılarla günlerini ve gönüllerini dolduruyorlar. Çalışan insan yerine, eğlenen ve tüketen insan modeli, öylesine zihinlere ve ruhlara nakşedilmiş bulunuyor ki, en dindar olanlarımız bile bu modelin cazibesinden kendisini kurtaramıyor; bu dünyada nasıl bir iz bırakacağını düşünecek yerde, ondan nasıl kâm alacağını düşünerek ömür tüketiyor!

Kâinata meydan okuyan bu anlayışın insanlığa armağanı ise ortada:

Huzurdan ve doyumdan uzak bir hayat.

Belki maddî refah imkânlarından nasibimiz pek çok. Malımız ve paramız her zamankinden fazla. Ama ihtiyaçlarımız da öyle. Bu uygarlık, insana üç şey veriyorsa, karşılığında otuz şeye muhtaç ediyor. İnsanın çalışması bu kadarına yetmeyince, kolay yoldan köşe dönmenin çareleri araştırılmaya başlıyor. Bu ise tüm kâinatta geçerli olan “çalışma” ilkesine temelden ters düşüyor.

İşte, burada, insanın ihtiraslarına gem vuracak ve ona belki kanaat ve tevazu içinde, ama o derece de huzur ve doyum içeren bir hayatı kazandıracak formülü Kur’ân sunuyor:

“İnsan için ancak çalışmasının karşılığı vardır.”

21 Haziran 2022 Salı

Bizi böyle tüketici yaptılar



  

ÜMİT ŞİMŞEK

Her çağın revaçta olan kavram ve anlayışları vardır; bunlar, belirli bir süre hüküm sürer ve sonra yerlerini yeni kavram ve anlayışlara terk ederler. Bu yer değiştirmeler sırasında, iyilerle kötülerin de yer değiştirdiği olur. Bir zamanın iyisi daha sonra gelenler tarafından horlanıp yasa dışı ilân edilebileceği gibi, bir zamanlar kötü telâkki edilen anlayış ve davranışlar da başka bir zamanda genel affa uğrayıp geri dönebilir, hattâ baş tâcı bile edilebilir: “tüketim” kavramında olduğu gibi.

Tüketme fiili ve onun ihtilâtları, insan toplumlarında her zaman bir yer edinmiş olsa da, hiçbir zaman iyi bir şöhret sahibi olmamıştı. Hemen hemen her çağda ve her toplumda, bu kavramın zıddı olan üretim üstün bir değer olarak kabul görmüş; tüketim ise, üretileni ortadan kaldırmak, yani bir değer taşıyan ve çoğunlukla bir çaba sonucu ortaya çıkarılan iyi birşeyi yok etmek anlamına geldiği için, zihinlerde hoş çağrışımlar uyandırmamıştır. Zaten lisanımızda daha önceleri “tüketim” yerine “istihlâk” kelimesi kullanılırdı ki, bu kelimenin kökü de “helâk”e dayanmaktaydı. Helâkin ise, yok oluş mânâsına geldiğini ve çoğu zaman felâket anlamını da hissettirecek şekilde kullanıldığını biliyoruz. Yeni dilimizde ise bu fiilin ister ettirgen, ister edilgen hali olsun, bütün çağrışımları, tıpkı helâk gibi, bir yok ediş veya yok oluş, bir tahrip anlamı dile getirmektedir ki, içinde bu fiili barındıran bütün deyimler, daima olumsuzluk bildirecek şekilde düzenlenmişlerdir: gücü tükenmek, ömür tüketmek, sabrı tükenmek, kendini tüketmek, nefes tüketmek, ümidini tüketmek, tükenme tehlikesi, duygusal tükenme gibi. Bu filin olumlu bir anlam kazandığı bir yer varsa, o da, olumsuzluk eki aldığı durumlardır: bitip tükenmeyen güzellikler, tükenmez hazineler, tükenmez kalem gibi.

Gel gelelim, başka kavram ve telâkkilerin başına gelmeyen şey, geride bıraktığımız yüzyıl içinde bu kavramın başına geldi ve bütün çağların kara listesindeki tükenme fiili, aklandı, paklandı ve olumlu fiiller listesine yatay geçiş yaptı. Sonra yeni yerine de razı olmadı, başarı basamaklarını üçer beşer atlayarak listenin başlarında bir yere kondu, oradan modern insanın hayatına yön vermeye başladı. Bunun sonucu olarak, bizi tanımlayan özelliklerimiz arasında mesleğimiz, yaşımız, medenî halimiz gibi, bir de “tüketici” sıfatına sahip olmuş bulunuyoruz.

Tüketim fiili aklanarak Türkçemize farklı bir kapıdan giriş yaptığında, başka pek çok fiili de yerinden etti. Maalesef bu tüketim kurbanı fiillerin sayısı hakkında kesin birşey söyleyecek durumda değiliz; çünkü sayı durmadan artıyor ve yarın hangi kavramın kimvurduya gideceği önceden kestirilemiyor. Beslenme uzmanlarımızın ağzından “Süt için, sebze ve meyve yiyin” gibi sözleri en son ne zaman işittiğimizi hatırlamıyoruz. Artık onlar da modaya uyuyor ve “Süt tüketin; sebze ve meyve tüketme alışkanlığı edinin” diyorlar. Doktor, hastasına hergün bir elma tüketmeyi öğütlüyor. Bulmacalarda içme fiili, “ağız yoluyla akışkan sıvı maddeyi tüketme” şeklinde tanımlanıyor. Ve nihayet, çalışma ve seyahat etme özgürlüğü gibi, tüketme özgürlüğü de insan hakları arasına girerek yerini sağlama aldı.

Böylesine olumlu bir muhtevâya eriştikten sonra, tüketme fiiline sınırları dar gelir oldu ve tüketilemeyen şeyleri de yutacak şekilde yayılmaya başladı. Tükettiklerimizi nasıl olsa tüketiyoruz; tüketemediklerimizi de, onlar hakkındaki niyetimizi bâki tutmak suretiyle, “dayanıklı tüketim maddesi” olarak adlandırıyoruz. Düşünecek olursanız, bu, “canlı ceset,” “diriltilemeyen canlı,” “ısınmamış ateş,” “kuru su” gibi apaçık tezat içeren bir kavram; ama düşünmediğimiz için böyle bir çelişkinin farkına bile varmadan tüketim fiilinin bütün uzak ve yakın, meşru ve gayrımeşru akrabalarıyla birden gül gibi geçinip gidiyoruz. Ve biliyoruz ki, ne kadar dayanıklı olursa olsun, herşey bir tüketim maddesi ve onun önünde de iki seçenekten başkası yok: Ya tükenecek, ya tükenecek…

Bu kelime, evvelce olduğu yerden şimdi bulunduğu yere kendiliğinden geçmediği gibi, doğal bir gelişme sonucunda da gelmedi. Onu oradan buraya dilciler ve edebiyatçılar da taşımadı. Bu küresel değişim, “küreselleşme” kavramının da hayatımıza girmesinden çok önce, dünyanın bütün insanlarını ve bütün lisanlarını kapsayan bir operasyonla gerçekleştirildi. Ve Amerika’da, Avrupa’da, Afrika’da, Asya’da, uzak-yakın, gelişmiş-gelişmemiş, dost-düşman kim varsa, hepsi birden bu ortak sıfatı benimsedi—tabii, bu sıfatla beraber, kendilerine gösterilen hedefi de! Özetle:

Bazı insanların ellerinde satılacak malları vardı; ancak insanlar bunları almakta isteksizdi veya imkânları kısıtlıydı. Onlar da mallarını satmak için, dünyanın geri kalan kısmını, tüketmenin iyi birşey olduğuna inandırdılar.

— Sade Hayat’tan alınmıştır.


  

https://www.kitapyurdu.com/kitap/sade-hayat/388018.html


19 Haziran 2022 Pazar

Kokuların dünyası


 

ÜMİT ŞİMŞEK

KOKU, hayatın en esrarengiz gerçeklerinden biridir. O âleme girdiğinizde, ışıktan daha gizemli, uzak galaksilerden daha bilinmez, atom-altı parçacıklarından daha saklı bir dünyada bulursunuz kendinizi.

“Koku nedir?” diye sorsanız, bilim bir yığın koku molekülünün formülünü önünüze serer, ama kokuyu tarif edemez.

O binlerce koku formülünün basit bir “sınıflandırılmasını” isteyecek olsanız, ışık tayfında renkleri tek tek sayan, gökte yıldızları ve yerde zerreleri kataloglara geçiren bilim öylece kalır da ana kokuların dört tane mi, yoksa kırk tane mi olduğunu ayırt edemez.

İlim, burnunuzdaki koku alıcı hücrelerin milimetrekareye 40 bin tane düştüğünü söyler; ama “Bu hücreler bu kokuları nasıl tanıyor?” diye sormayın sakın. Çünkü bütün yapacağı, birbirinden tamamen farklı yedi sekiz tane teori üretip aralarında zar atarcasına tahmin yürütmekten ibaret kalacaktır.

Milyonlarca canlı türü arasında koku hadisesinin derinlemesine incelendiği türlerin sayısı iki elin parmaklarını geçmez. Ama bu “derinlemesine” incelemenin içinde bile “Nasıl kokluyorlar?” sorusunun cevabı hâlâ yoktur.

Kısacası, kokular âlemi, yirmi birinci yüzyılın bilim dünyasının başlıca cehalet branşları arasında yer alır. Fakat bilgimiz ne kadar az olursa olsun, bir sorunun cevabı, o esrarengiz dünyanın bize bakan yüzünde açıkça yazılıdır:

Kokunun ne önemi var?


***


YERYÜZÜNDEKİ hayat için kokunun hayatî önemi vardır. Hayata kokuşmuş teorilerin arasından bakanlar bile bu gerçeği teslim etmekten kendilerini alamazlar. Çünkü canlı türlerinin büyük çoğunluğunun bu esrarengiz unsur vasıtasıyla dünyayı tanıdığı ve birbirleriyle haberleştiği biliniyor.

Balarısının petek gözleriyle 150 milyon kilometre uzaktan topladığı bilgileri tamamlayan ve işe yarar hale getiren, antenlerine yerleştirilmiş ve büyük çoğunluğu kokuları tanıyacak şekilde düzenlenmiş l milyon ana hücrenin okuduğu bilgiler ve çözdüğü şifrelerdir. Eğer çiçekler kokmasa yahut balarısı koklamayı bilmese, o olağanüstü bal makinesinden bir miligram bal çıkarmaya ne kimsenin gücü yeter, ne de böyle birşey kimsenin aklından geçerdi.

Bundan başka, anların bir de “kovan kokusu” var ki, bir balarısı toplumunun bireylerini birbirine bağlayan ve dünyadaki en göz kamaştırıcı toplumsal düzeni sağlayan sır burada yatar. Bu koku, gelmiş ve gelecek bütün balarısı cemiyetlerinden her birisi için ayrı ayrı takdir edilmiştir; her bir koku formülü, her bir kraliçenin eline, sadece kendi toplumuna mahsus bir şifre olarak verilir ve başka bir an toplumunda bir daha asla tekrarlanmaz.

Arılar gibi, binlerce karınca türünün ve hesaba gelmeyen böcek ve sineklerin sayısız toplulukları, yine kendilerine özgü kokularla birbirlerini tanırlar, yuvalarının ve besin kaynaklarının yollarını işaretlerler, tehlike halinde hava zerrelerini telefon telleri gibi kullanıp koku molekülleriyle birbirlerini alarma geçirirler.

Bir dişi pervanenin parfüm deposu, bir miligramın onda biri kadar kokuyu ancak alır. Fakat o minik depodan birkaç moleküllük bir kokuyu sürünmeyedursun: Kilometrelerce ötedeki yüzlerce erkek pervane o kokuyu alır, tanır ve birkaç saat içinde hepsi birden oraya doluşur! (Bu mesafenin 11 kilometreye kadar çıktığı deneylerle tespit edilmiştir.)

Birçok deniz yaratığında, yumurtaların ve spermlerin birbirinden tamamen bağımsız şekilde, ayrı ayrı hayvanlardan aynı zamanda suya bırakılmasında, yine o yaratıkların kendilerine ait kokuları bir haberci olarak vazife görürler.

Filin bir ağacı kökünden sökecek kadar kuvvetli ve kaba hortumundan en son beklenecek şey, bir tavşan burnunun duyarlılığıdır. Ama su söz konusu olduğunda, filin hortumu tavşanın burnunu da geride bırakır ve iki kilometre uzaktan bir su kaynağının kokusunu alır! Çünkü onun Rabbi, fili o ağır vücuduyla saatlerce su peşinde dolaştırmayacak kadar merhametli olduğu gibi, kokusuz suyu binlerce metreden ona koklatacak kadar hikmetli ve kudretlidir.


*** 


BİR YILAN BALIĞI 800 bin, bir tavşan burnu 100 milyon koku hücresi ister. İkisi de istediğini bulur.

Köpek balığı kanı, balarısı elma çiçeğini, fil suyu koklamak ister. Hepsi de istediğini kilometrelerce uzaktan koklar.

Dişi pervanenin süründüğü parfüm, erkek pervanenin antenlerinde uygun alıcılar ister. Milyonlarca türden sayısız çiçekler, renk renk kokularla çıkardıkları davetiyeleri okuyup anlayacak ve koşup kucaklarına atılacak âşıklar ister. Onlar da istediklerini her zaman bulurlar.

Biz kendi burnumuzla neyi nasıl kokladığınızı bilemezken, sayısız kokular ve sayısız canlılar arasında her an sayısız alışverişler böylece sürer, gider. Sayısız olasılıklar arasından daima en uygun olanları seçilir ve şifreli bir kasa kilidi gibi birbirine uyacak şekilde eşleştirilir. İşte, kokuların esrarengiz dünyasında sınırsız bir iradenin kokusu…


***


O SAYISIZ CANLILARIN içinden sadece bir balarısının antenlerine koku alıcılarını yerleştirmek için yeryüzünün bütün çiçeklerinin bütün kokularını tanımak, hepsinin molekül yapılarını tek tek ayırt etmek, sonra bu çiçekler arasından balarısının çalışmasına uygun olanlarını seçip onlara ait kokuların şifrelerini çözecek sistemleri icad etmek gerekir. İşte, o muammâlarla dolu kokular dünyasında, herşeyi herşeyle beraber gören, bilen ve yapan sınırsız bir ilim ve kudret kokusu…


***


HER BİR BALARISI KOVANI ve her bir karınca yuvası öyle bir koku ister ki, ne gelmiş ve ne de gelecek hiçbir kovanda ve hiçbir yuvada o kokunun bir benzeri bulunmasın. Onu da öyle birisinden ister ki, bütün kovanları ve bütün yuvaları birden görsün, hepsinin kokularını ayrı ayrı versin ve birini diğerine karıştırmasın. İşte, kokuların o harikulâde dünyasında arı kovanları ve karınca yuvaları sayısınca şahitleri olan bir ehadiyet kokusu…


***


 KOKU YAYAN her bir varlık ve koklayan her bir canlı, o sayısız davetiyeleri yerine ulaştıracak postacılar ister. Ve her bir hava ve her bir su zerresi, sanki kâinatın bütün kokularını tek tek tanıyormuşçasına, her bir kokuyu alır, gideceği yere götürür. Bir de bakmışsınız, denizlerden dağlara bulutlar taşıyan, ağızlardan kulaklara kelimeler ulaştıran aynı hava, aynı anda çiçeklerden böceklere kokular taşıyıp durmaktadır. İşte, kokuların ve havanın o mucizelerle dolu âleminde, bir unsuru bütün unsurların hizmetine koşturan bir vahdet kokusu…


***


KOKULAR HAKKINDAKİ cehaletimiz ne kadar derin olursa olsun, onun hakkındaki sorularımızı cevaplandırmakta bilim ne kadar âciz kalırsa kalsın…

Madde ile mânâ arasındaki yerini belirleyemediğimiz ve adetâ molekül cesedini giymiş bir ruh veya nûrânî bir varlık gibi karşımıza çıkan o esrarengiz varlığın bize açık seçik gösterdiği bir tek gerçek var:

Hayat tevhid kokuyor!

17 Haziran 2022 Cuma

Özel hayatın gizliliği


 

Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın..

Hucurat Sûresi, 49:12

ÜMİT ŞİMŞEK

AYETİN metninde “tecessüs” olarak geçen ifade, “araştırmak, yoklamak, dikkat ve çaba harcayarak bilgi edinmeye çalışmak” anlamına geliyor ki, “casus” sözcüğü de bu sözcükle aynı kökten gelir. Kelimenin buradaki anlamı, başkasının gizli hallerini araştırmak; onun açıklanmasından hoşlanmayacağı şeyleri, kusur ve ayıplarını öğrenip ortaya çıkarmaya çalışmak demektir.

Ayet, gayet kısa ve net bir ifadeyle bunu bize kesin şekilde yasaklıyor.

Bu yasağı birtakım sınırlar içinde hapsetmiyor. Birtakım istisnalar getirmiyor. “Şu, şu, konuları araştırmayın” şeklinde seçici bir yasak da getirmiyor.

Toptan bir ifadeyle, mü’minlere, birbirlerinin gizli hallerini araştırmayı yasaklıyor. “Tecessüs etmeyin” diyor ve işi orada bitiriyor!

Bunda, mü’minin Allah katındaki değerini iki ayrı yönden ortaya koyan bir incelik vardır.

Bir defa, bu yasak, hukuku korunmuş olan mü’minin açısından, son derece onurlandırıcı bir iltifat içeriyor. Bu yasağa riayet edilen topluluk içindeki bir mü’minin rahatlığını düşünün:

Her türlü meraklı bakıştan uzak şekilde, alabildiğine bir özgürlük içinde, özel hayatına en küçük bir müdahale endişesi taşımadan yaşamak nasıl birşeydir!

Hangi eşyanın arkasından bir böcek, mikrofon, kameri gibi bir aygıtın çıkacağından kimsenin emin olmadığı bir dünyada böyle bir rahatlığı hayal etmek bize pek zor geliyor. Ama Yüce Allah’ın bir mü’mine lâyık gördüğü hayat aynen bundan ibarettir.

İkinci olarak, bu yasağa muhatap olan mü’min de yine bir iltifata mazhar olmuş demektir. Çünkü bu yasakta, “Sen dedikodu ve tecessüs gibi aşağılık şeylerle ömrünü heba edecek birisi olamazsın” anlamı vardır.

Evet, insanda bir merak duygusu bulunur. Ve her duygu ve yetenek gibi, bu da bir hikmetle insana verilmiştir.

Eğer insan, İlâhî hikmete uygun bir şekilde merakını yerli yerinde kullanacak olursa, o duygu bir anahtar olur, ona bütün ilimlerin kapılarını açar. İnsan onunla göklerin ve yerin sırlarını çözer, kâinatı bir kitap gibi okumayı öğrenir.

Yine merak duygusu sayesinde, insan, kendi istikbali hakkında endişeler taşır ve bu endişeler, onu, hayatına çeki düzen vermeye sevk eder. Ebedî bir âlemde kendisini nasıl bir âkıbetin beklediğini merak etmeyen bir insan, bu dünya hayatına nasıl anlam kazandırabilir?

Merakını ona lâyık hedeflere yönelten ve yerli yerinde kullanan bir insan için, daha başka şeylerin zaten bir çekiciliği yoktur. Hele başkalarının gizli hallerine dair bilgiler, onun merak listesinin en sonunda bile yer almaz. Gelin, görün ki, mü’minlerin merakını bu fıtrî mecrâsından alıkoymak için insan ve cin şeytanlarının başvurmayacağı çare de yoktur. Medyanın durumu bu gerçeğin en büyük şahididir.

Gazete sayfalarını dolduran, televizyon ekranlarını işgal eden bağırtılarla dünyanın en önemli meselesiymiş gibi sunulan sözüm ona haberlerin ne kadarı bu âyetteki yasağın kapsama alanına giriyor, isterseniz bir hesaplayıverin!

Çıkacak sonuç, İslâm toplumları olarak, bu âyette ders verilen üstün ahlâk ile aramızdaki mesafeyi gösterecektir.

İtiraf etmek hoş değil belki; fakat gerçek şu ki, merakımız, peşine düşmesi gereken hedeflerin çok uzaklarında dolaşıyor. Mecrâsından sapmış, hedefini şaşırmış meraklar için ise, tecessüs ayıp olmaktan çıkıyor, bir hayat tarzına dönüşüyor. Böyle bir hayat tarzının egemen olduğu toplumlarda ise, birbirinin gizli hallerini araştıran komşulardan tutun, yurttaşlarının özel hayatlarına müdahale eden devletlere, yahut birbirinin tüm gizliliklerini uydulardan gözleyen ülkelere kadar bütün yaşama alanları, bu düşük ahlâktan nasibini şu veya bu şekilde alıyor.

Gerek şu âyetin açık ve kesin emrini, gerekse Allah Resulü ile Sahâbîlerin bu konudaki uygulamalarını önümüze koyduğumuzda ise, şu zamanın anlayışından 14 asır geride değil, belki binlerce sene ileride bir medeniyet seviyesiyle kendimizi karşı karşıya buluyoruz. Ve öyle bir seviyede bir hayatın bu dünya üzerinde gerçekten yaşanmış olduğuna inanmak bize zor geliyor.

Düşünün ki, Hz. Peygamberin “Şeytan senden korkar” hitabına mazhar olmuş bir Hz. Ömer, halifeliğinde bir adamı evi içinde içki içerken yakaladığı zaman, adam ona “Sen tecessüs ederek âyete aykırı hareket ettin” cevabını veriyor ve ondan sonra Hz. Ömer’e, adamla helâlleşerek geri dönmek düşüyor. Hz. Peygamberin terbiyesi altında yetişmiş ve tefsir ilminin bir temel direği olmuş İbni Mesud Hazretlerine de birisini getirip “İşte bu sakalından şarap damlayan adam” dedikleri zaman, o, durumu tahkik etmeye bile ihtiyaç duymadan, “Biz başkalarının kusurlarını araştırmaktan men edildik” cevabıyla meseleyi noktalıyor.

Günümüzün egemen anlayışlarına ne kadar uzak düşerse düşsün, bir mü’min için örnek alınacak davranışlar, elbette ki bunlardan ibarettir. Bir mü’min, herşeyden önce, bu konuda Rabbinin kendisine vermiş olduğu değeri düşünmelidir. Bu öyle yüksek bir değerdir ki, onun herhangi bir şekilde ihlâli, Allah tarafından gelecek “misliyle ceza” sonucunu doğurmaktadır. Peygamber Efendimiz, “Müslümanların gizli hallerini araştıran kimsenin ayıplarını Allah’ın ortaya çıkaracağını ve onu evinde bile rezil edeceğini” haber vermiştir.[1]

Bu yasağın bir tarafında başkalarının gizliliklerini araştırmamak var ise, diğer tarafında da, bir mü’min olarak, kendi özel hayatımızın İlâhî güvence altına alınmış olması gibi bir lütuf vardır.

[1] Ebû Dâvud, Edeb: 35.

Bu yazıya ait video kaydını buradan izleyebilirsiniz:

https://youtu.be/4XZF3mMMeek

16 Haziran 2022 Perşembe

Dağ dağa kavuşunca

  

 ÜMİT ŞİMŞEK
 

Bir koca gezegen, milyarlarca yıl boyunca şekilden şekle girer.

Yüzü bir deriyle kaplanır, tıpkı bir insan siması gibi.

Kıt’alar kayar çağlar boyunca. Birbirine sürtünür.

Kıvrımlar ortaya çıkar gezegenin yüzünde.

Ve heybetli dağlar vücuda gelir.

Kayalar birer kazık gibi çakılır yerkabuğuna.

Alevden bir deniz üstünde yüzen yerkabuğu onunla dengelenir.

İnsan onlara bakar, heybet ve haşmeti seyreder.

 

***

 

Heybetli dağlar öylece kalmaz yerinde.

Üzerlerinde bir âlem kurulur.

Kayalar ufalanır, Rabbinin emriyle. Toprak olur.

Toprak da bir âlem olur yine Onun emriyle.

Üstünde narin çiçekler ve heybetli ağaçlar biter.

Dağlar canlanır üstünde bitenlerle.

Ve bir heybet, binlerce güzelliğe bürünür.

 

*** 

 

Yerdekilerin benzeri, gökte de eksik olmaz.

Görünmez zerrecikler, heybetli dağlara dönüşür gözler önünde.

Bir zerre, bir zerre daha, bir zerre daha derken, görünmezler, görünür hale gelir.

Adeta hiçten çıkar bulutlar.

Toplanırlar, birleşirler, ayrılırlar, parçalanırlar.

Birkaç saat içinde dağlar kurulur, dağlar yıkılır göklerde.

Ve dağlar yürür bir diyardan diğerine.

 

***

 

Sonra dağlar dağlarla buluşur.

Semanın dağları, yerdeki dağların başına çöker.

Bir heybet, bir başka heybete bürünür.

Yerin aksi gökte, göğünki yerde seyredilir.

Aynı san’atın eserini sergiler ikisi birden.

 

***

 

Dağlar gelip geçer.

Biri, yerle beraber uçar uzayın derinliklerinde.

Diğeri, yerin üstünde uçar.

Uçarken nice dağların üstünde konaklar.

Nice tablolar çizilir her an yerin yüzünde ve uzayın derinliklerinde.

Tablolar, bir haşmet ve heybet içinde bir rahmeti müjdeler.

Ve bir münezzeh güzellikten haber verir o esrarlı heybet içinde.

 

Sen dağları görür, yerinde duruyor sanırsın. Oysa onlar bulutların geçişi gibi geçip gitmektedirler. Herşeyi sapasağlam yaratan Allah’ın san’atıdır bu. Şüphesiz ki O sizin işlediklerinizden de haberdardır.
Neml Sûresi, 88


15 Haziran 2022 Çarşamba

Yazılanlar gelir başa


  

ÜMİT ŞİMŞEK

    

Kuru dallarla dolu bir ağaç, üstünde bahar ve yazdan hiçbir iz taşımaz.

Sanki hiç yeşermemiş, sanki hiç meyve vermemiş gibidir.

Kurumuş yeryüzü, üzerinden gelip geçmiş mevsimlerden hiçbir iz taşımaz.

Sanki çiçekler hiç açmamıştır onda.

Yemyeşil halılar, bir hatıra bırakmaksızın kaldırılmıştır onun yüzünden.

Fakat kimse şüphe etmez ağacın tekrar dirileceğinden.

Gün gelir, tekrar yapraklarını giyinir ağaç.

Çiçekler tekrar açar.

Halılar yeniden serilir yeryüzüne.

Kelebekler döner.

Ölmüş yeryüzü tekrar dirilir bütün ihtişamıyla.

Bir bahar geldi mi yeryüzüne, bir öncekinden hiçbir şeyi eksik bırakmaz.

Aynıyla tekrar dirilir, fazlasıyla tekrar canlanır.

Tohumlar ve çekirdekler, çiçeklerin ve ağaçların istikbalini özenle saklar mevsimler ve yıllar boyu.

Onların her birinde önceki baharların tarihi yazılır, sonrakilerin senaryosu okunur.

Ve her bahar bir tarih tekrarlanır yeryüzünde ayrı bir güzellikle.

Öncekileri yaratan, sonrakileri de aynı kolaylıkla yaratır.

Her bahar, bir haşir sabahının haberi okunur yeryüzünde.

Yeryüzü, bir tek nefis gibi dirilir.

Bir tohumda ve bir çekirdekte ne yazılıysa, dünyanın yüzünde okunur.

Herkes bilir onda yazılı olanlardan hiçbir şeyin eksik kalmayacağını.

Çünkü yazan, her şeyi en ince ayrıntısıyla yazmış ve saklamıştır.

 

***

 

Güzler ve baharlar gelip geçer dünyadan.

Öyle alışır ki insan gördüklerine, artık şaşırmaz olur.

Kimse merak etmez, bir tohumda bir tarihin nasıl yazıldığını.

Kimse ona inanmakta güçlük çekmez.

Çünkü gözü önünde olup biter her şey.

Yüzlerce defa olur, binlere defa olur.

Yüzlerce defa ölenler, yüzlerce defa dirilir.

Kimseye garip gelmez ölenler ve dirilenler.

Öylesine kolaylıkla yürür, gider her şey.

Öylesine kolaylıkla görülür hesaplar.

 

***

 

Mevsimler böylece gelip geçer dünyadan.

Sonunda, dünya da bir mevsim gibi gelir ve geçer.

O da kendi tarihini ve bir sonraki baharını kalbinde saklar, bir tohum gibi.

Ve bir gün gelir, o tohum açılır.

Açılan kitapta hiçbir şeyin eksik bırakılmadığı apaçık görülür o gün.

Çünkü yazan, her şeyi en ince ayrıntısıyla yazmış ve saklamıştır.

İnsan, o günde, bildiklerini ve unuttuklarını beraberce karşısında bulur.

Ve hiçbir şeyin boşa gitmediğini anlar bütün açıklığıyla.

14 Haziran 2022 Salı

Gökyüzünün âyetleri



Onlar gökyüzünün âyetlerine aldırmıyorlar.

Enbiyâ Sûresi, 21:32


ÜMİT ŞİMŞEK

 

GÖKYÜZÜNÜN âyetleri, Kur’ân âyetlerinin sık sık dikkatimizi çektiği âyetlerdendir. Kur’ân’da göklerin ve yerin yaratılışı, güneş, ay, gezegenler, yıldızlar, semânın korunmuş bir tavan halinde düzenlenmesi gibi pek çok varlık ve hadise, kâinatın ibret levhaları halinde gözlerimizin önüne serilir.

Bu ibret levhaları, tıpkı Kur’ân âyetleri gibi okunacak ve tefekkür edilecek âyetlerdir. Onlar, yine Kur’ân âyetleri gibi, Yer ve Gökler Rabbinin varlığına, birliğine, herşeyi kuşatan kudret ve hikmetine tanıklık ederler.

Fakat Rabbine karşı inkâr ve isyan içinde olanlar, Kur’ân âyetlerinden yüz çevirdikleri gibi, göklerin âyetlerinden de yüz çevirmişlerdir. Enbiyâ Sûresinin âyeti, işte insanın bu gaflet ve nankörlüğüne işaret ediyor.

Gerçi âyetin hedefinde inkârcılar vardır. Ama şehirleşme ile birlikte doğadan, özellikle gece semâsının ışıklarından uzaklaşan bizler de bu uyarının kapsama alanından pek uzak düşmüyoruz.

İsterseniz şöyle soralım:

Bulutsuz ve mehtapsız bir gecede, şehir ışıklarından tamamen uzak bir yerde en son ne zaman gökyüzünü seyretmiştiniz?

Böyle bir geceyi hatırlayanlar, hiç şüphesiz, onu ürpertiyle hatırlayacaklardır.

Gerçekten de gece semâsı, bu dünya üzerinde seyredilebilen başka hiçbir şeyle kıyaslanamayacak kadar muhteşem bir manzaradır. İnsan, başını kaldırdığı anda, kendisini ışıl ışıl bir sonsuzlukla kuşatılmış bulur. Neredeyse bir parmak kadar boşluk bırakmayacak bir zenginlik içinde her renkten yıldızlar insanın yüzüne gülümsemekte, son derece fasih bir lisanla konuşmaktadır.

Yıldızlar güler, insan seyreder.

Yıldızlar konuşur, insan dinler.

Dünya küçülür. Dünyanın dertleri yok olur.

Sadece gökler ve yıldızlar kalır.

Herşey bir sonsuzluk olur.

İnsan ürpertiyle dolar.

Ve sormaya başlar:

Nedir bütün bunlar? Niçin bütün bunlar? Biz neyiz, kimiz? Ne oluyoruz? Nereden gelip nereye gidiyoruz? Kim bizi getiren? Kim bu yıldızları göklere dizen? Kim bizi ve yıldızları konuşturan?

Bunlar, gece semâsıyla baş başa kalan bir insanın mutlaka soracağı sorular, hiç kuşkusuz yaşayacağı anılardır.

Fakat şehir hayatı bize bu imkânı vermez.

Uygarlığın ışıkları gökyüzünü kalın bir gaflet perdesiyle örter.

Yıldızlar görünmez.

Sonsuzluk bilinmez.

Herşey insandan ve onun küçücük dünyasından ibaret kalır.

Dört duvar arasında yaşananlar, kâinatın en büyük sorunlarına dönüşür.

İnsanlar çocuk kavgalarıyla ömür tüketirler.

Gökler ışıl ışıl yıldızların tesbihatıyla yankılanırken, yerde, küçücük insanlar, bir anlık hevesler için birbiriyle boğuşur.

Küçük sevdalara kapılan, küçük kavgalarda boğulan insanlara, bir adım ötelerindeki istikbal çok uzak görünür. Ebedî âlemler, ebedî hakikatler, sonsuzluk gibi kavramlar zihinlere sığışmaz.

Öyle topluluklar içinde Kur’ân’ın mesajına kulak verebilen pek az kimse bulunur. Çünkü Kur’ân ve kâinat, birbirinden ayrı düşünülmeyecek iki kitaptır. Onlardan birinin hayatımızdan çıkması, diğeriyle de bağlarımızın büyük ölçüde zayıflaması anlamına gelir. Kâinat kitabının en göz kamaştırıcı sayfası olan göklere dönüp de bakmayan, baksa da birşey göremeyen insan, Kur’ân derslerinde başarılı olma şansını büyük ölçüde yitirmiş demektir. Belki alışageldiğimiz hayat tarzı içinde insan böyle bir durumun farkına varmayabilir. Fakat gece semâsı altında geçirilecek birkaç saatten sonra, bu ihtiyaç kendisini bütün şiddetiyle hissettirecektir.

Gökyüzünü seyretmek için şehirleri karanlığa gömmek elbette ki mümkün değildir. Ancak eldeki fırsatları da değerlendirmek gerekir. Turistik seyahatler için zaman ve imkân ayıran insanlar, Yer ve Gökler Rabbinin ışıl ışıl eserleriyle dolu muhteşem bir tabloyu doya doya seyredecek zemini de, zamanı da, isterlerse bulabilirler. Meselâ, hiç değilse senede bir veya birkaç defa, gece semâsının bütün ihtişamıyla seyredilebileceği yerlere geziler düzenlenebilir.

Bunun dışında, şehir hayatının elverdiği ölçüde de olsa, yine göklerle irtibat kesilmemelidir. Hilâl, dolunay, gezegenler, en azından bir kısım yıldızlar, hemen hemen her türlü şartlar altında zevkle izlenebilecek tablolar çizmektedirler. Yeter ki bizde gökyüzüne karşı bir alâka bulunsun.

Veya, Kur’ân’ın tabiriyle, gökyüzünün âyetlerine sırt çevirmiş olmayalım.

Şurası bir gerçek ki, gözlerimiz göklerin âyetlerine odaklanmış bir şekilde geçireceğimiz her dakika, bizi Rabbimize biraz daha yaklaştıracaktır.

12 Haziran 2022 Pazar

HAVADAN, SUDAN BİR KASIRGA

  
ÜMİT ŞİMŞEK
HER ZAMANKİ yolundan iskeleye doğru yürüyordu Cem. Hava serin ve rüzgârlıydı. Hattâ biraz fazla rüzgârlıydı. Bir sonbahar sabahı için olağan dışı sayılmazdı. Yakalarını kaldırdı. Ellerini cebine sokup adımlarını hızlandırdı. Yol boyunca yapraklar, kâğıtlar, çöpler uçuşuyor; ağaçlar bir o yana, bir bu yana eğilip duruyordu.
Esen rüzgâr yaprakların ecellerini çabuklaştırır gibiydi. Kendi hallerine bırakılsa belki bir iki gün daha dallarda sallanıp duracaktı yapraklar; ama rüzgâr onları birer birer dallarından söküyor, önüne katıp savuruyordu.
“Kim dedin?”
“Rüzgâr.”
“Kim?”
“Rüzgâr.”
“Rüzgâr da kim?”
İçindeki Uzaylı yeni bir varlık keşfetmişe benziyordu.
Dünyalı Cem, Uzaylının işaretini aldıktan sonra etrafa bir daha bakındı. Savrulanları, sürüklenenleri inceledi. Bütün bunları yapanı görmeye çalıştı.
“Hiç,” dedi. “Hiçbir şey.”
“Ama adı var.”
“Adı var, kendisi yok.”
Olmayan şey, Cem’e karşı tam cepheden harekete geçmiş, yüzüne yüzüne vuruyordu.
“Olsun,” dedi Cem. “Rüzgâr diye birşey yok.”
“Ama birşeyler olmalı.”
“Hava var sadece. Bildiğimiz hava. O kadar.”
***
Ekvator yakınlarında bir yerde buldu kendisini Cem. Okyanusun üzerinde dolaşıp duran bir hava akımının ortasındaydı.
Önceleri tatlı tatlı esen bir rüzgâr kılığındaydı hava. Sıcaktan bunalmış olanlar için bir ferah, bir soluklanış demekti o esinti.
Bir ara, ortalık fazlaca ısınmaya başladı. Havanın ısınması, suyun da ısınması anlamına geliyordu. Isınan suyun ise yapacağı birşey vardı: buharlaşmak.
Isınan su zerreleri birer birer uçtu. Buharlaşan su zerreleri havaya karıştı.
Cem, tam denizin yüzeyinde bir yerlerden seyrediyordu olup bitenleri. Dört bir tarafında peş peşe zerreler havalanıyordu. Her yer, göz alabildiğine paraşüt birlikleriyle doluydu. Yalnız, çıkarma yere değil, havaya doğru cereyan ediyordu. Ardı, arkası kesilmek bilmiyordu paraşütlerin.
Milyar kere milyar kere milyarlarca su zerresi böylece kanatlandı, peş peşe dalgalar halinde yükseldi, yükseldi. Bir yandan sıcaklık, diğer yandan aşağıdaki hava akımları, onları uçurdukça uçuruyordu.
Bu arada rüzgâr şiddetini de, huyunu da çoktan değiştirmişti. Artık tatlı tatlı esen meltemler yoktu denizin üzerinde. O bildiğimiz hava, kılığını değiştirmiş, delicesine bir coşkuya bürünmüştü. Artık her taraftan esiyor, her yöne doğru esiyor, estikçe hızlanıyor, hızlandıkça coşuyordu. Önünde durabilecek, hızını kesebilecek hiçbir şey yoktu.
Uzunca bir süre rüzgârlar çarpıştı okyanusun üzerinde. Aksi yönlerden hücuma geçen hava zerreleri kafa kafaya tokuştular.
Bu arada buharlar yukarılarda yoğunlaşıp yağmur bulutları oldular.
Yoğunlaşırken, ısılarından soyunup, onları havaya emanet ettiler.
Hava ısındı, genişledi, yayıldı. Böylece, aşağıdan yükselen yeni buhar ordularına yer açıldı.
Yukarılarda bunlar olup biterken, aşağılarda da rüzgârların çarpışması büyük ölçüde bir güç birliğine dönüşmüştü. Artık her yönden gelişigüzel esen rüzgârlar yerine, bir ortak nokta etrafında dönen dev bir girdap vardı denizin üzerinde. Girdap döndükçe hızlanıyor, hızlandıkça daha fazla buhar emiyor, emdikçe bulutları besliyor, bulutlar büyüdükçe rüzgâr da şiddetini arttırıyordu.
Girdap, bir yandan da hareket halindeydi. Döne döne ilerlerken, ortasındaki deliğe doğru kabaran ve metrelerce yüksekliğe erişen dev dalgaları da beraberinde sürüklüyordu. Bir halı üzerine yapışarak hareket eden güçlü bir elektrikli süpürge hortumundan farksızdı girdap—yalnız, halı niyetine okyanusları kabartıyordu!
Birer birer yükselen mütevazi buhar zerrelerinden, gökte heybetli dağlar kuruldu. Bunlar, yüzlerce kilometre çapında bir alanı kaplayan ve 15 kilometre yukarılara kadar uzanan dağlardı.
Heybetli dağları, mütevazi hava zerreleri omuzladı. Birliğin ne demek olduğunu, hayatında ilk defa o gün gördü Cem. Zerrelerden, sadece zerrelerden, görünmeyen zerrelerden ibaretti bütün âlem. Onların her biri , tek tek ele alındığında “var” bile denemeyecek kadar hafif, zayıf, çelimsiz birşeydi. Fakat hiçbiri durmak bilmiyordu. Ve el ele tutuşup, saf saf olup geliyorlardı denizlerin, karaların üzerine. O zerrelerden her birinin hem kendi etrafında bir dönüşü vardı, hem de saflar halinde, gökyüzündeki o dev girdabın merkezi etrafında. Bir adım geri kalan da yoktu, bir adım öne geçen de. Hep birlikte dönüyor, hep birlikte hızlanıyor, hep birlikte güçleniyorlardı. Göklerin talimli ordularından bir ordunun muhteşem bir manevrasıydı Cem’in gözleri önünde uzayıp giden.
***
Dakikalar, saatler derken, iki gün böylece geçti. İki gün boyunca hava, kılığın birini çıkardı, diğerine girdi. Şiddetlenmeye başladığında, bir fırtına topluluğu halindeydi. Sonra tropikal bir depresyona dönüştü. Bu arada hızı saatte altmış kilometreyi bulmuştu. Fakat burada da durmadı, tropikal fırtına halini aldı; yine hızlanmaya devam etti. Saatte yüz yirmi kilometreye eriştiğinde, onun adı kasırga idi!
Çelimsiz hava zerresinin coşkusu saatte iki yüz kilometre sınırına dayandığı zaman, sinesinde yüzlerce trilyon beygir gücüne denk bir enerji taşıyordu. Bu gücün onda birinden daha da az bir kısmı bütün dünyanın enerji ihtiyacını yıllarca karşılayabilirdi. Başka bir deyişle, her on saniyede bir atom bombasının gücü açığa çıkıyordu saf saf olmuş görünmez zerrelerin elinde.
Kasırga kılığına bürünmüş hava ve su zerreleri sahile ulaştıklarında, boyu sekiz metreyi, uzunluğu yüz kilometreyi aşan dalgaları de beraberlerinde getirmişlerdi. O sırada kıyılarda bulunan hiçbir şeyin bu dalgalardan kurtulmasına imkân yoktu. Birbiri ardınca tokatlar şakladı karaların yüzünde. Dalgaların eksik bıraktığını gökten inenler tamamladı. Yerden ve gökten seller boşandı. Caddeler, sokaklar, birer nehir yatağına döndü. Su zerrelerinin denizden ve havadan saldırısına karşı insanların yapabileceği tek şey, saldırıyı önceden haber alıp kaçmaktan ibaretti! Çünkü insan uygarlığının elinde, zerreye karşı koyabilecek bir güç yoktu.
***
Hava zerrelerinin saldırısı ise daha da amansızdı.
Bir hava zerresinin içinde uçarken, önünde hiçbir engelin bulunmadığını fark etti Cem. Karşısına çıkan ilk binanın içine dalmak için yapacağı şey, bir dokunuştan ibaretti, o kadar. Camlar tuzla buz oldu, kasırganın öncü kolları evin içine doluştu.
Oturma odasıyla mutfağı şöyle bir dolaşıp raflarda ne varsa yere indirdikten sonra, Cem ve beraberindekiler, evin karşı duvarından çıkıp gittiler. Onlar çıktıktan sonra, evden geride kalan, üç duvar ile bir çatıdan ve içindeki kırık dökük eşyalardan ibaretti.
Zerrelerden ordular, bir sonraki binayı temelinden yokladılar. Gelen vurdu binaya, giden vurdu. Saatler boyunca koca bina depreme tutulmuş gibi sallandı. Tepeden tırnağa binanın bütün çivileri bu dokunuşlara sesli cevaplar verdi. Camlar birer birer indi, kapılar söküldü, hava zerrelerinin bina içinde girip çıkmadığı bir santimetrekarelik bir yer bile kalmadı. Binanın çatısını söküp almak ise, saatte iki yüz kilometreye yakın bir hızla uçan ordular için, bir şapka çıkarmak kadar kolay bir işti.
Birkaç bina, birkaç çatı ile duracak gibi değildi hava zerreleri. Onlardan her biri bir hedefe kilitlenmişti. Kimi dalları yere indirdi, kimi yerde bulduğunu kaldırıp birer güdümlü füze halinde önüne kattı. Kiminin görev listesinde ağaçları yerinden sökmek vardı. Kimi kamyonları devirecek, kimi de araçları tutup köprüden aşağı fırlatacaktı.
***
“Olsun,” dedi Cem. “Yine de rüzgâr diye birşey yok.”
“Ya kasırga?” dedi Uzaylı.
“Havadan, sudan ibaret.”
“Ya bütün bunlar?” Uzaylı Cem, harabeye dönmüş kasabaları işaret etti.
“Sadece bir emir!”
***
Cem pardesüsünün yakasını indirdi, yönünü rüzgâra döndü, derin bir nefes aldı, âheste adımlarla yürümeye başladı.
Esen rüzgârın her zerresini teninde hissetmek istiyordu.
Havanın her zerresinden, bedeninin her zerresine esrarengiz bir gücün boşaldığını hissetti Cem.
Her zerre, gökten inen bir âyet gibi, imanına iman katıyordu.
***
[Herşeyin Hikâyesini Merak Eden Adam: Tefekkür Gezileri]